2B, ormanlarımızın idam fermanıdır

2B, ormanlarımızın idam fermanıdır

 

Orhan Özkaya

 

Tapu ve Kadastro eski Genel Müdür Yardımcısı

 

Haberiniz.com- 2644 sayılı Tapu Kanunu’nda yapılan değişiklikle 15.01.2009 tarihinde TBMM’si tarafından kabul edilen “5831 sayılı Tapu Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile orman kadastro komisyonunca orman sınırları dışına çıkartılan 2B alanlarının kadastrosu yapılarak tesciline olanak verilmektedir. Hazine adına orman sınırları dışına çıkartılan yerlerin, “fiili kullanım durumları dikkate alınmak ve varsa üzerindeki yapının kime ve kimlere ait olduğu ve kim veya kimler tarafından ne zamandan beri kullanıldığı” belirtilmek suretiyle Hazine adına tescil edileceği belirtilmektedir. 2B uygulaması ülkemiz ormanlarının idam fermanı olacaktır. Bu uygulama yabancıların orman arazilerini de yağmalamasına ve daha önce çıkartılan şu anda Anayasa Mahkemesi’nde bulunan “Vakıflar Yasası” ile yabancı cemaatlerle, tarikat yuvalarının bu alanları ele geçirmelerine ve gizli amaçları için yıkıcı faaliyetlerine zemin ha zırlayacaktır. Bu alanlarda okullar, üniversiteler, yerleşim siteleri, sayısız tesisler v.s kurabileceklerdir. Hiçbir kontrol olanağı bulunmayacaktır. Artık ülkede satacak yer kalmadı; sıra ormanlar, sular, Dicle, Fırat, GAP, Boğaz köprüleri, müzeler, otobanlar, oto yollar ve İslam hukuk sisteminin uygulaması olan ve basına yansıyan bilgilere göre;  “Sukuk’u İcra” sistemi ile kamu binalarının Arap Şeyhleri’ne “mülkiyeti”nin uzun süreli (20-30 yıllığına) devredilmesine gel di. Yani devlet Arapların mülkiyetindeki binaların kiracısı olacak. Tekrar bu binaları alma hak kının bulunması gelecek için bir muamma… Faizsiz bono ya da tahvil... Bu uygulamada mülki yet hakkı da verilmektedir. Aslında faizsiz uygulama bir aldatmaca. İşleri İslam hukukuna uy durmak için yapılmış bir çözüm. Körfez sermayesinin ülkeye çekilmesi… Ülke “anahtar teslimi” satıldı; şimdi, kendi vatanımızda “kiracı devlet” haline getirileceğiz…

 

Ülkemizde 2B ile orman dışına çıkarılan alan miktarı 4.500 km2’dir. Bu da Türkiye yüz ölçümünün %o 5’i demektir. 200.000 km2 olan Türkiye ormanlarının %o 20’ sidir. Bu miktar 3600 km2 olan KKTC’den büyüktür.

 

En yüksek 2B alan miktarı Antalya’da: 450.000 dekar. Daha sonra Balıkesir: 348.000 dekar, Sakarya: 296.000 dekar, Muğla: 291.000 dekar, Aydın: 280.000 dekar, İstanbul: 182.000 dekar, İzmir: 147.000 dekar, Bursa: 145.000 dekar, Mersin: 92.870 dekar olarak devam ediyor. Kadastro çalışmalarının tamamlanmasının sonucunda bu alanların miktarı 600..000 hektara, yani 6.000.000 dekara çıkması söz konusudur. Bu da 6.000 km2 demektir. Türkiye yüz ölçümünün %o7.5’u demektir. Yani KKTC’nin 1.5 misli alan 2B kapsamında orman alanı olmaktan çıkmış olacaktır. Ancak işin ilginç tarafı; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 2B kapsamın da orman dışına çıkarılmış alanın bulunmaması… Bu kapsama giren kentler: Hakkari, Van, Kars, Ağrı, Ardahan, Erzurum, Mardin, Erzincan, Iğdır, Şırnak, Batman’dır. Bu da, ülkenin siyasal ve ticari rant getiren bölgelerinin, kıyı kesimlerinin ve özellikle, Antalya, İstanbul, İzmir, Muğla, Bursa, Aydın gibi bölgelerinin ne kadar yağmaya açık olduğunun göstergesidir. ( Dilek Filizoğlu, Tusam, Cumhuriyet Strateji Eki, 09.02.2009)

 

11-12 milyon orman içi ve orman kenarı köylüyü ilgilendiren bu alanları, güncel ( rayiç) değer üzerinden köylü alamayacağı için iş yine İstanbul, İzmir, Ankara, Antalya, Bursa, Adana, Mersin, Yalova, Muğla, Aydın, Balıkesir, Tekirdağ, Edirne, İzmit, Adapazarı gibi sahil kesimlerin deki yakılarak konuta dönüştürülmüş, rant aracı haline gelen orman alanlarındaki kaçak ultra-villalara yarayacak. Acar- İstanbul, Acar-Kent, Unakıtan villaları, Çavuşbaşı, Beykoz v.s. gibi elit sınıfın rantiyesine hizmet edecek. Halkımız ümitle yine bekleme odasında on yıllarca bekleyecek. 1990 öncesinde çıkartılan 4070, 4071, 4072 sayılı yasalarla 2B arazileri güncel değer üzerinden zilyet edenlere satılmak istenmiş, fakat köylü ekonomik yetersizlik nedeniyle alamamış tır. Bu konu köylüyü düşünmekten öte bir durumdur. Orman köylüsü, kendi arazisinden “miktar fazlası” kesilen ormandaki tarlasını atalarından bu yana kullanıyor. Bunu ondan geri almak yerine sembolik bir değer üzerinden tarıma kazandırmak gerekir ya da orman köylüsü ormana uyum sağlayabilir. Orman sanayi kurularak çözüm bulunabilir. Yağmalanan orman alanları da yine yabancıların eline geçecek…

 

Kurulacak “Ulusal Hükümet”le bütün bu halk yararı taşımayan uygulamalar yeniden gözden geçirilerek, halkın elinden alınmış ormanlarımız, yine halkın malı haline getirilmeli; bunun için her türlü olanak kullanılmalı ve Türkiye Ormanları bir “MİLLİ SERVET” olarak hak ettiği yeri almalıdır...

 

Yetkililer tarafından, çeşitli kitle iletişim araçları aracılığı ile zaman zaman ülke ormanlarına sahip çıkıldığı ve bunun için çok önemli önlemler alındığı açıklanır. Özellikle, yaz ayların da, orman yangınlarının alabildiğince yoğun olduğu dönemlerde medyatik demeçlerin, palyatif önlemlerin arttırıldığını hep birlikte izleriz. Orman yangınlarının söndürülmesi amacıyla su atan üç beş uçak ve helikopter alınacağı belirtilir. Yanan orman alanlarının hemen ağaçlandırılacağı açıklanır. Bu da Buraların arazi mafyasının ilgi alanından uzak tutulacağı vurgulanır. Oysa, ülke ormanlarının yarısı 40-50 yılda kül olmuş, çimento sanayin de rant aracı hali ne dönüşmüştür.

 

Her yıl binlerce hektar orman alanı, halkımızın içini sızlatarak yanmaktadır. Bu konuda alınması gereken önlemler, duyarlı kamuoyunu tarafından defalarca dile getirilirse de, sağır bir duvar halindeki yetkililere ulaşamaz. 17 Ağustos Marmara depremi, doğayı acımasızca ve sorumsuzca, aç gözlülükle yok etmenin ne korkunç bedeller ödenmesine sebep olduğunu göstermiştir. Toplumumuza dayatılan İstanbul’a ve batıya yoğunlaştırma politikasının ne denli iflâs ettiği ortaya çıkmıştır. Ülke nüfusunun %25’i İstanbul’a tıkıştırılmış, %47’si Marmara’ya doldurulmuş ve sonunda korkunç facia ile yüz yüze gelinmiş, gemi karaya oturmuştur.

 

Anayasal Açıdan Ormanlar

 

1982 Anayasası’nın 169.maddesi; “Devlet, ormanların korunması ve ormanlık sahaların genişletilmesi için gerekli kanunları, koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerine yeni orman yetiştirir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir.

 

Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zaman aşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz.

 

Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilme sine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek ve daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kap samına alınamaz.

 

Orman olarak, muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından Orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz ” demektedir.

 

Anayasa’nın 170.maddesi:

 

“Orman köylüsünün korunması, ormanlar içinde veya bitişiğindeki köyler halkının kalkındırılması, ormanların ve bütünlüğünün korunması bakımından, ormanların gözetilmesi ve işletilmesinde Devletle bu halkın işbirliğini sağlayıcı tedbirlerle, 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tamamen kaybetmiş yerlerin değerlendirilmesi; bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında yarar görülmeyen yerlerin tespiti ve orman sınırları dışına çıkartılması; orman içindeki köyler halkının kısmen veya tamamen bu yerlere yerleştirilmesi için Devlet eliyle alınan yerlerin ihya edilerek, bu halkın yararlanmasına tahsisi kanunla düzenlenir.

 

Devlet, bu halkın işletme araç ve gereçleri ile diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırıcı tedbirleri alır. Orman içinden nakledilen köyler halkına ait araziler, Devlet ormanı olarak derhal ağaçlandırılır” şeklinde hükümler taşımaktadır.

 

Bu maddelerin getirdiği hususlar, mevcut ormanların daha da daralmasına katkıda bulunmaktadır. Ülkemizde 1950 yılında başlayan kente göç olgusu ile orman alanlarının yok olması bir milât oluştur muştur. Kimi resmi çevrelerin ormanların veriminin arttığını belirtmesi karşımızdaki koca gerçeği ortadan kaldıramamaktadır. Yedi tepeli, o güzelim, yemyeşil Boğaz, Beykoz, Tarabya, Emirgân, Çamlıca vs. taş ocaklarına dönüşmüş ortada dur maktadır. İstanbul, bir taş yığını mezarlığa gömülmüştür. Şimdiler de ise yok olan İstanbul’u aramaktayız. Ülkenin diğer kentleri de aynı durumdadır. Ankara, İzmir, Adana, Bursa, Eskişehir, Diyarbakır gibi kentlerimiz, yeşil kuşakları sökülüp, taş kuşaklarla sarılmıştır.

 

Ülkemizde ormanlarının yarısı elli yılda yok olmuştur. Bu konuda, orman köylüsünü de suçlamak yanlıştır. Ormanların açmalarla kaybı, kente göç olgusunun getirdiği hızlı ve acımasızca ve vahşice yok ediliş kadar olmamıştır.

 

Yine Anayasa’nın 44.maddesi “Devlet topraklarımızın verimli kılınmasını sağlamakla yükümlüdür” demektir. Öyleyse, orman dışına çıkarma, orman niteliğini kaybetme, çorak arazi, fundalık, harnupluk, makilik alanların konut alanlarına, tarım alanlarına kaymasına göz yummak yerine, ağaçlandırmaya tabi tutulması bu alanların orman olarak kullanılmasından amaç bu olmalıdır. Toprağın sırtını, derisini kazımak, inceltmek yerine çok daha güçlü ağaç organizmaları ile beslemek vazgeçilmez koşul olmalıdır.

 

Ormancılık ile ilgili hükümler ilk defa 1924 Anayasa’sında yer almıştır. İlk Anayasa olan 1921 Anayasası’nda bu konuda herhangi bir hükme rastlamak mümkün değildir. 1924 Anayasası’nda 05/02/1937 tarih ve 3115 sayılı yası ile 74.maddenin 2.fıkrası aynen şöyle demektedir: “Çiftçiyi toprak sahibi yapmak ve ormanları Devlet tarafından idare etmek için istimlak olunacak arazi ve ormanların istimlâk bedelleri ve bu bedellerin tediyesi sureti, mahsus kanunlarla tayin olunur.”

 

Bu madde ile ormancılık bir sistem altına alınmak istenmiştir. Daha sonra da 3116 Sayılı Orman Kanunu yürürlüğe sokulmuştur. Bu yasa ile ormancılığın düzenlenmesi belli esaslar çerçevesinde ve daha geniş bir perspektif içerisinde ele alınmıştır. Anayasanın sadece bir maddesiyle bu konunun çözümlenemeyeceği belirlenmiş ve 1956 yılına kadar uygulamada kalacak olan 3116 Sayılı yasa çıkarılmıştır. 1945 yılında özel ve tüzel kişiler elinde bulunan tüm ormanlar 4785 sayılı yasayla devletleştirilmiştir. Belediyelerdeki, özel idareler elindeki vakıflara ait ve kamu tüzel kişilerine ait ormanlara devlet el koymuştur.

 

1956 yılında ise bugün uygulamada yer alan 6831 Sayılı Orman Kanunu yürürlüğe konmuştur. Daha sonra 1961 Anayasa’sının 131.maddesinde ormanlarımızla ilgili daha kapsamlı bir düzenleme getirilmiştir. Tüm bu çabalar ormanların korunması ve geliştirilmesini amaçlamıştır.

 

1961 Anayasa’sının 131.maddesi hükümlerinin son derece net ifadelerle ormanların daraltılmasına, özel mülk haline dönüştürülmesine, tarla, bağ, bahçe gibi tarım amaçlı kullanıma açılmasına olanak vermemektedir.Yanan ormanların yerine yenisinin oluşturulması ve bunların kültür arazisi olarak kullanılmasının mümkün olmaması vurgulandığı halde ülke ormanlarının yarısı çeşitli amaçlarla yağ malanmış, yok edilmiştir.

 

1961 Anayasa’sı 15/10/1961 tarihini baz kabul ederek geriye doğru af getirmiştir. Oysa orman suçlarının hiç bir şekil ve şartta affedilmesi olanaksız olduğu halde, bu getirilen hükümle, “15/10/1961 tarihinden önce, bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş yerlerden, tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi tarım alanları, hayvancılıkta kullanılmasında yarar bulunan yerler; şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler orman dışına çıkartılabilir.”Bir af gündeme gelmektedir. Burada amaçlanan, ormanın korunması ve geliştirilmesinden ziyade oluşan fiili deformasyonun popülist yaklaşımlarla kabulü ve olaya teslimiyettir. Öyleyse, yasalarda kesin hükümler koyarak, hiçbir surette affedilemez engelleri neden yer almaktadır?

 

Dünyanın teknolojik açıdan her alanda büyük gelişmelere girdiği şu günlerde, çöller yeşile dönüştürülebilirken bir yerde domates, patlıcan fidanı yetişebiliyorsa, bu açıdan yakılan orman arazilerinde meşe türü, kaktüs türü ağaç neden yetiştirilmesin?..

 

Maksat orman köylüsüne tarım arazisi sağlamak ve onun ekonomik yapısını geliştirmek ise, hali arazilerden, hazine arazilerinden, orman olmayan alanlardan bu gereksinim karşılanabilir.

 

Ayrıca, orman kıyımını, ormanda yaşayan köylümüz yapmamaktadır. Onun neden olduğu açma ola yı, kent ormanları ile kıyı ormanlarındaki kıyımın yanında son derece küçük ölçektedir. Zaten orman köylüsü göç olgusunun mağduru durumunda, yerini yurdunu terk etmekte ya da terk etmeyi hedeflemektedir.

 

Olayın akıl almaz boyutu, İstanbul’un ve diğer kıyı kentlerimizin, turizmi teşvik yasası adı altında İzmir, Kuşadası, Çeşme, Selçuk, Kemalpaşa, Foça, Dikili, Muğla, Marmaris, Bodrum, Fethiye, Dalaman, Köyceğiz, Antalya, Alanya, Mersin, Karadeniz Marmara, Sapanca ve daha birçok kentimizdeki kent ormanlarının taş yığınlarına dönüştürülmesi ve bir metal yığını haline getirilmesidir.

 

1974 yılından itibaren yoğun olarak ormandan çıkarma olayı devam etmiştir.1982 Anayasası’nın 169. maddesinin 4.fıkrası olayın daha da içinden çıkılamaz hale gelmesine neden olmuştur. 31.13.1981 tarihini baz alarak geriye doğru af çıkarmış, bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen aksine tarım alanlarına dönüşmesinde fayda görünen tarım alanları, hayvancılık yapılan alanlar konuta dönüşmüş orman alanları orman dışına çıkarılmıştır. 31.12. 1981 tarihinden geriye doğru 20 yıllık bir süre af kapsamına alınmıştır. Yine, 1961 yılı ile 1981 yılı arasında 20 yıllık bir zaman aşımı dilimi, bir “af” unsuru olarak gündeme gelmiştir. Bütün bu orman affına karşı Anayasa ve yasa engellerine, katı kurallara rağmen orman yağması önlenememiştir.

 

1982 Anayasası’nın 169.Maddesi hükümleri 1961 Anayasa’sı gibi devlet ormanlarının özel mülkiyete konu olamayacağını ve devletçe bu alanların yönetilip, işletileceğini vurgulamaktadır. Diğer taraftan da 15.10/1961 tarihinden geriye dönük giderek orman alanlarının elden çıkarılmasına göz yumulmaktadır. Bu 31/12/1981 tarihinde de tekrar yinelenmektedir. Gerekçe olarak da, orman niteliğini yitirme ve orman olarak kalmasında bilimsel ve teknik açıdan fayda sağlamayan tanımı ile son derece çarpıcı bir çelişki ortaya konmaktadır. Amaç olarak “Orman köylüsünü kalkındırmak” gibi soyut bir gerekçe öne sürülmektedir. Ancak Bebek sırtlarında, Sarıyer’de Boğaz’ da, Beykoz’da, Çavuşbaşı’nda Şile’de ve ülkenin en güzel kıyı ormanları ile kent ormanlarında orman köylüsü domates, biber yetiştirmek için tarla açmış değildir. Bu yerler ülkenin en güçlü rant ekonomisinin kadeh tokuşturduğu çevrelerin yağmasına açık haline gelmiştir. Orman köylüsünün orman toprağını tarım toprağına dönüştürmesi olanak dışıdır. Köylü mümkün mertebe ormanını korumaktadır.

 

Zira ormanın odunu, havası ve yağışı onun en değer verdiği özelliktir. Ayrıca arıcılık içinde ormanı bilinçle korumaktadır. Ormandan açma ile kazandığı alan kendisinden kadastro esnasında “miktar fazlası” olarak kesilmektedir. Bunun bilincinde olduğu için ormandan kazandığı kültür arazi sözü edilemeyecek kadar az olmaktadır.

 

31/12/1981 tarihinden önce tarım alanına dönüştürülmüş, imar ihya yapılarak işgal edilmiş orman alanları, konuta dönüşmüş ve yerleşim yeri haline gelmiş ormanlar orman tanımından çıkarılmaktadır. Yine ormanlara ekonomik rant aracı olarak bakılmaktadır. Şayet tarım alanı olarak kullanılması daha ekonomik değer taşıyorsa, orman alanı olarak kalması gerekmez denilerek bu alanlar orman dışına itilmektedir. Oysa orman alanının değerinin ne ekonomiyle ne de parayla ölçülemeyecek kadar yüksek olduğu göz ardı edilmektedir. Sadece oy aracı olarak bu alanlar popülist yaklaşımlarla kurban edilmektedir.

 

Son yıllarda, çevreci örgütlerin etkinliği nedeniyle “sit” alanları  bu kadar kolay yağmalanamamakta ve “sit” alanından çıkarma işlemi de söz konusu olamamaktadır. Orman alanlarımızı da “sit” alanları gibi çok yerinde bir hassasiyetle korumamız gerekmektedir. Geleceğimize, yeni gelecek kuşaklara son derece büyük haksızlık, vefasızlık etmekteyiz. Onlara karşı suç işlediğimizin farkında değiliz.

 

Orman Toprağı, Orman Olarak Kalmalı

 

31/08/1956 tarihinde kabul edilen daha sonra 05/06/1986 tarihinde değiştirilen 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 2.maddesinin (A) ve (B) fıkrası aynen şöyle demektedir:

 

A) “Öncelikle orman içindeki köyler halkının kısmen veya tamamen yerleştirilmesi maksadıyla, orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde yarar olduğu tespit edilen yerler ile halen orman rejimi içinde bulunan fundalık ve makilerle örtülü yerlerden tarım alanlarına dönüştürülmesinde yarar olduğu tespit edilen yerler.”

 

B) “ 31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş yerlerden; tarla, bağ, bahçe, meyvelik, zeytinlik, fındıklık, fıstıklık, (Antep fıstığı, çamfıstığı) gibi çeşit li tarım alanları veya otlak, kışlak, yaylak gibi hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler ile şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerleşim alanlar orman sınırları dışına çıkartılır. Orman sınırları dışına çıkartılan bu yerler devlete ait ise Maliye Hazinesi adına, hükmü şahsiyete haiz amme müesseseleri ise bu müesseseler adına, hususi orman ise sahipleri adına orman sınırları dışına çıkartılır. Uygulama kesinleştikten sonra tapuda kesin tahsis ve tescil işlemi yapılır.

 

Bu yerler dışında orman sınırlarında hiçbir suretle daraltma yapılamaz. Bu madde hükümleri; muhafaza ormanı, milli park olarak ayrılan, irtifak hakkı tesis edilen ormanlık alanlarda ve 3. ncü madde ile orman rejimi içine alınan yerlerde bu niteliklerin devamı yanan orman sahalarında ise hiçbir şekilde uygulanmaz.”

 

Madde hükmünden anlaşılacağı üzere, orman olarak korunmasında bilim ve teknik yönden hiçbir yarar görülmeyen, tanımı oldukça soyut bir anlam taşımaktadır. Son derece yanlış ve bozuk bir tanım lamadır. Yani, ormanın korunması mutlaka bir fayda amacı mı taşımalı? Sırf orman olduğu için korunması gerekmemekte midir?.. Bu ifade tarzı oldukça yanlış ve çarpık durmaktadır. Ormanın bilim ve teknik açıdan ziyade insanlık açısından, ekolojik açıdan, güzellik, estetik açıdan, insanlık değerleri açısından, doğaya saygı açısından ele alınması gerekmez mi? İşe sadece rant değerleri, ekonomik çıkarlar açısından bakmak “anamalcı” bir anlayışın ifadesidir. Kaldı ki bir yerin orman olarak kalması, ihya edilmesi, yeniden ormana dönüştürülmesinin faydalarının bilim ve fen açısının çok üstünde değerler taşıması düşünülmelidir.

 

Bu durum bilim ve fen açısından da çok büyük bir değer ifade eder. İnsanlığın oksijene, yağmura, erozyonun önlenmesine, ormandaki doğal canlı türlerine ihtiyacı söz konusu olmamakta mıdır ki, gözden çıkartılabilecek bazı orman arazilerini tarım arazisine dönüştürmek icap etmektedir?

 

Kaldı ki, Anayasa maddelerine taşıdığımız orman suçlarının affedilemezliği ilkesi de havada kalmak tadır. Zira daha önceleri orman alanı bir yeri bazı tarihler saptamak suretiyle, orman dışına çıkarta bilme affı getirilmiştir. Daha önce 15/10/1961 tarihi olan ormandan çıkartma tarihi popülist politikalar sonucu 31/12/1981 tarihine kaydırılmıştır. Bu tarihler arasında 20 yıllık bir af sureci getirilmiştir. Yine 15/10/1961 tarihi baz alınarak, ondan öncesi için de ormandan çıkartma işlemi için af getirilmiştir. Yani orman alanları politik malzeme aracı haline dönüştürülmüş, siyasi rant objesi yapılmıştır. Başka bir yandan da, “orman suçları hiç bir suretle af kapsamına alınamaz, ormandan açılan yerler orman dışına çıkarılamaz, ormandan yakılan yerler yine orman dışına çıkarılamaz” şeklindeki hükümleri, Anayasa’nın hükümleri içerisine alıp en ağır yaptırımlarla donatmışız. Peki, orman alanlarının, konuta, tarım alanına dönüşmesi insan unsuru dışında, doğal dengelerin bozulması sonucumu olmuştur? Bu alanlara yapılan konutları uzaylılar mı yapmıştır? Bu alanlardaki üzüm bağlarının, domates tarlalarını bizler ormanı yakarak oluşturmadık mı? Sadece çalılık, makilik alanları mı bu sözünü ettiğimiz şekle dönüştürdük? Ülke ormanlarının yarısından fazlası taş kentlere nasıl dönüştü? Olay orman içi ve orman kenarı köylünün ekonomik yapılanmasına daha rantabl seçenekler sunmak düşüncesinin çok uzağındadır. Orman alanlarından ziyade tarımsal amaçlı alan kazanıp da daha rantabl ekonomik değer hedeflemek ilkesi son derece yüzeysel ve bilimsellikten yoksundur. Kanada gibi ülkelerdeki orman köylüsü orman endüstrisi sayesinde zenginleşmiştir.

 

Bizim insanımızda bu amaca yöneltilebilinir. Bergama’nın Kozak yaylasında fıstık çamı üretimi yapan köylümüz, domates, patlıcan üretimine geçmeyi herhalde düşünmemektedir. Orman içi ve orman kenarındaki köylünün topraktan sağladığı rantı ele alacak olursak; genelde, orman köylüsü, pazara en uzak köylüdür. Bir avuç toprağından “artan rant” ve “ürün rant” ekonomisi kategorisinde yerini ala bilir. Toprağında yetiştirmiş olduğu ürününün cinsine, kalitesine ve kantitesine bağlı olarak bir rant elde edebilir. Eğer tütün yetiştiriyorsa ve iyi kalite bir tütünse, ya da haşhaş veya bağcılık üretimi yapmakta ise sebze üretiminden daha fazla rant elde edebilir.

 

Ancak bu üretimden elde ettiği gelirde, sadece onun günlük yaşamını belirler. Bir anlamda bu rant “emek rant” oluşumunu sağlayabilir. Ancak tüm bu gelirlerini de kasaba ve kent ekonomisinde tüccar, tefeci, ağa üçgeninde yitirir gider ve yoksulluğun çemberini kıramaz.

 

Yani, orman içi ya da orman kenarı köylünün ormanlarımıza yönelik olumsuz tutum ve davranışları, ormandan açarak tarım alanlarını yükselterek ekonomik fayda sağlamaları son derece zayıftır. Orman dışına çıkarma işleminin en önemli göstergesi, kente göç olgusunun 50 yıldır hızla sürmekte olmasının olumsuz yanlarının sonuçları olarak karşımıza çıkmaktadır. Sanayi toplumuna geçmemiş tarım toplumlarında, üretim ekonomisinin toprağa bağımlı olması sonucunda, yetersiz tarım topraklarının genişletilmesi köylüyü orman alanlarına yöneltmiştir. Bunun nedeni ise gayet basit bir gerekçeye da yanmaktadır. Orman toprağının son derece verimli olması, bire karşı birkaç ürün alınmasını sağlamasıdır. Taşlık, makilik ve diğer alanların imar ihya yönünden çok masraflı, ekonomik olmaması, emeğe yoğun bir çaba getirmesi, köye bitişik yanan ormanın cazibesini arttırmıştır. Tüm bunlara rağmen, bu tür açmaların oranı, “parasal rant” açısından baş döndürücü çekiciliği ortada olan kent arazisinin, kent ormanlarının, kentsel orman alanlarının yağmalanması yanında son derece düşüktür, devede kulak kalmaktadır. Orman köylüsünün elindeki topraklar küçük tarım işletmesi halindedir. Bu topraklar için ne kadar fazla sermaye yatırmış olsa da, elde edeceği rant onun ülkedeki tatlı rant ekonomisine katılmasını sağlayamaz. Bu toprakları genişletmesi de onun toprak emekçisi niteliğini yok etmez. Ayrıca, ürününü pazarlayacağı pazarın uzak olması onun üretim maliyetini attırmaktadır. İşte bu olumsuz objektif etmenler orman köylüsünün hızla kente göç etme güdüsünü beslemektedir.

 

Önceleri, kentsel tarım alanları hızla konut alanlarına dönüşmüş, kent toprağının en verimli, mümbit arazilerin acımasızca yok edilmesi, yetersiz imar plânlarının yaz boz tahtasına dönüştürülmesi, plân dışına itilmesi, kağıt yığını olarak görülmesi ve yeni imar plânlarının üretilmemesi sonucu ülkenin akciğerleri birer birer kömüre dönüştürülmüştür. Daha sonra da buralara taş yığınları yerleştirilmiştir. Bu acımasız “parasal rant” ekonomisi taş dikecek, betonlaştıracak tarım alanı bulamayınca, kent ormanlarına saldırmıştır. Ormanların düşman olarak nitelenen keçilerin yanında insanoğlunun düşmanlığının büyüklüğü anlatılamayacak kadar büyüktür.

 

Buradan da şu sonuca ulaşmak mümkündür. Elli yıllık ülke yönetimi, “parasal rant” ekonomisini körüklemiş, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi bilinçli bir şekilde önlemiştir. Kente göç olgu suna bir çözüm üretmemiş, aksine bu göçün hızlanması “siyasal rant” açısından onun işine yaramıştır. Kentlerin yeşil kuşakları, gecekondulaşmaya, kaçak yapılaşmaya göz yumularak süratle dönüşmüş, varoş kültürü oluşmuş ve buraları oy depoları haline getirilmiştir. Ancak, sanayi toplumuna geçeme menin verdiği sancılar demokratik toplumun oluşmasını da engellemiştir. Tarımsal üretimin arttırıla maması, tüketim toplumunun acımasız pragmatik yapısı kendi içinde yalnızlaştırılmış, kaderci toplum lar oluşturmakta ve bu toplum giderek radikal isteklerini hayata geçirmek istemektedir. Günümüz koşulları bunu açıkça ortaya koymaktadır.

 

Tüketim ekonomisinin yaratmış olduğu milyonlarca genç işsizler ordusu, kent kültürüne geçememiş, sanayi kültürünü oluşturamamış ve ülkemizin, en düşündürücü sorunu olmuştur. Bu sorun bir an lamda demokratik barış ortamından uzaklaşılmasına araç olabilmektedir.

 

Asya tipi üretim tarzını henüz aşamamış bir toplum, tarımsal üretimin doyumuna ulaşmadan yirminci yüzyılın hastalığı olan tüketim toplumuna, kent ve kır karışımı şehirleşmeye yoğunlaşınca, kalkınma yı, medeniyeti egzoz gazı ile demir yığını boğaz köprülerinde aramaktadır.

 

Telaşla, yıllardır düşülen bu yanlışı önlemenin çarelerini aramaya başlamak da, geç kalınmış bir yöntem olmaktadır. Bir torba gibi batıya sarkmış toplum yapısını, yeniden tarımı canlandırma, nüfusu tarımsal alanlara yayma projeleri yaratma çabaları olan GAP, DAP gibi projeler topraktaki feodal yapıyı kırmayı hedeflemediği gibi, halkın ırgatlıktan kaçışını da önleyememektedir.

 

Tüm bunlar düşünüldüğünde 6831 Sayılı yasanın 2B maddesinin uygulama alanının, ülkenin “parasal rant” getiren turistik, tarihi ekonomik ve sosyal kültürel açıdan en yüksek düzeyde olan alanlarında uygulandığını görmemek biraz saflık olur. Halkımızın belleklerine yerleşmiş o ünlü deyişi şöyle değiştirmek gerekir artık: “İstanbul’un taşı, toprağı ve ormanı altın”, Karadeniz, Marmara, Ege, Akdeniz ormanları yeşil adalar, yatay ve dikey yapılaşmanın, sınırlı sorumlu vs.lerin işgali altında, teslim olmuş tur. Yedi tepeli yeşil, mavi İstanbul, tepesinden taşların açtığı deliklerle kanayan İstanbul’a, ağlayan İstanbul’a dönüşmüştür.

 

Ülkemizde yılda 1,5 milyon/ton arazi parçası erozyonla yok olmaktadır. Bu da tarım alanındaki körelmeyi daha da arttırmakta, verimsizleştirmekte ve sonuçta karnı doymamış toprak ana, üzerindeki insanını besleyememektedir. Kente göçü hızlandıran bu etken, halkın arsa ve arazi rantçılarının eline düşmesine neden olmaktadır. Böylece İstanbul kocaman bir taş kavanoza dönüşmüştür. 6831 Sayılı yasanın orman dışına çıkarma işlemlerine en çok maruz kalan alanları İstanbul, Karadeniz Kıyıları, Antalya, Akdeniz’in kıyı kentleri, Marmaris, Bodrum, İzmir, Kuşadası, Çeşme, Muğla, Fethiye, Datça, Dalaman, Trakya ve çok fazla ada topluluklarıdır.

 

Orman bir ülkenin ikliminin yumuşamasına, bitki örtüsünün canlanmasına, insanlarının daha stressiz topluluklar oluşturmasına, kar ve yağmur sularının boşa akıp gitmemesine, depremlerin daha az aktif duruma gelmesine yardımcı olmaktadır. Toprakta biriken enerjinin ağaçlar kanalı ile alınması ve bunların yapraklar tarafından atmosfere iletilmesi sonucunda meydana gelen elektrik enerjisinin bulutlar tarafından emilerek yağmura dönüşmesi sağlanmakta, yer kabuğundaki fay hareketlerinin hafifletilmesine etki etmektedir.

 

Yoğunlaşan suyun yer kabuğunun katı ve sıcak hareketlerini bir anlamda apsorbe etmesi, olası şokları önlemekte olduğu varsayımı dahi yapılabilir.

 

Yani yeşil örtü, iklimlerin bozulmasını önlemekte, toprağın elden çıkmasını durdurmakta, jeolojik yapıyı dengede tutmaktadır. Doğal varlıklarımızın yok olması nesiller boyu telafi edilemeyecek yaralar açmaktadır.

 

Ortaya çıkan bir başka olgu ise, yok edilen doğal çevre ve yeşil örtü sonucunda dünya ısısı 0,5 santigrat derece artmış bulunmaktadır. Bu küresel ısınmadan dünya iklimi de nasibini almaktadır. Atmosferdeki değişimler ve sera etkisi buna örnektir. Küresel ısınmayı bir anlamda sera etkisi meydana getirmektedir. Bu da ormanların, yeşilin yok edilmesi sonucu oluşan karbondioksit artışı ve diğer gazların artışı dünyanın doğal yapısını dengesini bozmaktadır. Giderek çölleşen yeryüzü büyük toprak kaymalarına, sel felâketleri ne sahne olmaktadır. Yakıp yıktığımız Karadeniz’in yeşil örtüsü, tarihin büyük sel facialarına, toprak kaymalarına tanık etti bizi.

 

Ormanlar, atmosferde bulunan karbondioksit miktarının dengeli olarak bulunmasına katkıda bulun maktadır; ancak, günümüzde artık bundan söz etmek olanaksızdır. Orman varlığının yok edilmesi sonucu meydana gelen büyük toprak kaymaları, sel felâketleri, topraktaki karbondioksitin atmosfere aktarılmasına sebep olmaktadır. Bunun sonucu olarak da iklimlerin değişmesi, okyanusların ısınması gün deme gelmektedir.

 

Yağmur ormanlarının yok olmaya yüz tutması, dünya yeşil kuşağının çözülmeler göstermesi insanlığın kendi kendisine yapabileceği en büyük kötülük olarak ortada dur maktadır. Bu nedenle, buzulların erimesi gündeme gelmekte, denizler 20 ile 40 cm arasında yükselmeler kaydetmekte; 20-25 yıl içeri sinde deniz kıyısındaki plaj ve yerleşim yerlerinin sular altında kalacağı, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün 1995 yılında düzenlediği, “Hükümetler Arası İklim Değişikliği” panelinde (IPCC) rapor olarak ortaya konmaktadır. Yine bu raporda belirtilen hususlar arasında; küresel ısınmanın çok daha büyük boyutlarda hızlanacağı ve kuzey yarı küredeki enlemlerde yer alan alanların yoğun ve düzensiz yağışa maruz kalacağı Asya’ da muson yağmurlarının artarak devam edeceği, buralardaki arazi kaymalarının büyük zararlara yol açacağı vurgulanmaktadır. Yine yeryüzündeki bölgeler arasındaki nem oranı farklılıklarından dolayı iklim farklılıklarının büyük boyutlara ulaşacağı belirtilmektedir. Bunun sonucunda da fırtınalar, kasırgalar, seller ve kuraklıklar kaçınılmaz olacaktır.

 

Küresel ısınma sonucunda oluşan El Nino gibi kasırgalar üç beş yılda bir görülmekteyken, artık sık gündeme gelecek özelliktedir. Bunun yanında şiddetinin de artacağı belirtilmektedir. Amerika kıtasın da yaşanan hortumların, kasırgaların dünya üzerinde yer değişikleri göstereceği yine bilim çevrele rinde dile getirilmektedir.

 

Günümüzde, gelecek yeni nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak kaygısı tüm insanlığın ortak değerleri olması gerekirken; buna karşı koyan doğa ve çevre tanımazların yarattığı katliamlar karamsarlığın artmasına neden olmaktadır. Elektrik enerjisinde %04-5’lik bir artış elde etme uğruna yok edilmeye çalışan Fırtına Deresi’ne karşı halkın verdiği savaş insanı bazen umutlandırmakta ama bir başka alanda mikro milliyetçilik oyunlarının tezgâha konduğu Yugoslavya’daki cennet doğanın bombalanması, tüm insani değerlerin aşındırılarak yok edilmesi, aklın ve her şeyin buzullaşmasını su yüzü ne çıkarıyor.

 

6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 2/B maddesi kapsamın da orman dışına çıkarılan alanlar içinde son derece küçük arazilerin bulunması, bu konudaki yanlışlıkların ne denli bilimsellikten uzak olduğunu göstermektedir. Çok yoğun orman alanlarının içinde birkaç dekar kültür arazisini orman kapsamı dışına çıkarmak hiç de doğru bir yaklaşım olmamaktadır. Yine her türlü hukuksal ve teknik problemleri incelemeden, araştırmadan, çözmeden orman için de veya kenarında, kıyı ormanlarında kooperatifler kurarak, gerek kaçak ya da yerel yönetimlerin gerekli denetimi yerine getirmemesi sonucunda, ülkenin en güçlü ekonomik katmanlarının mantar gibi ortaya çıkarttığı tel örgülü elit siteler, villalar, turistik tesisler, olayın ne denli kangrenleştiğini ortaya çıkarmaktadır. Ülke topraklarının, ormanlarının egemen güçlerin, mafyaların, çıkar güçlerinin sınır tanımaz işbirliği ile yağmalandığını gözler önüne sermektedir.

 

Bu yasanın, halkın  çıkarlarından ne kadar uzakta olduğu nu görmemek, anlamamak biraz saflık olur. Olayın esas ana hedefi orman köylüsünün kalkındırılması yutturmacası ile kamufle edilmiştir.

 

2924 Sayılı Yasa Orman Köylüsünün Yararına Olamaz

 

Orman köylülerinin kalkındırılmaları amacıyla çıkarılmış olan 2924 sayılı  yasa, köylüye yükten başka bir getirmemektedir.

 

2924 Sayılı Orman Köylülerinin Kalkındırılması Hakkındaki Yasanın 1.nci maddesi, “Bu yasanın amacı, nakline karar verilen orman içi köyler halkının yerleştirilmesi ve orman sınırları dışına çıkarılmamış ve çıkarılacak yerlerin değerlendirilmesi suretiyle orman köylülerinin kalkınmalarının desteklenmesidir” hükmünü içermektedir.

 

Yine aynı Yasanın 11.nci maddesi: “Bu yasanın 2.nci madde (c) bendi kapsamına giren tarla bağ, bahçe, meyvelik, zeytinlik, fıstıklık gibi tarım alanları ve buralardaki yapı ve tesislerin yerleri orman sınırı dışına çıkarıldıkları tarihteki fiili durumlarına göre ifraz edilerek, bu yerleri kullanan kişilere rayiç bedelleri peşin veya on yıllık süre içinde eşit taksitle almak üzere Orman Bakanlığı’nca satılır. Yararlanacak kişilerin hak sahibi olabilmesi için orman köyü nüfusuna kayıtlı olmaları ve bu Yasanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren geriye yönelik en az 5 yıl müddetle o yerde ikamet etmiş bulunmaları gerekir” hükmünü içermektedir.

 

Yani bundan da, orman sınırı dışına çıkarılan arazilerin orman köylüsünü korumak amacıyla köy nüfusuna kayıtla ya da 5 yıl köyde ikamet eden şahıslara takdir edilecek bedeli karşılığında satılabileceği ifade edilmekte ise de bugün uygulamanın, mevzuatta yer aldığı şekli ile yürümediği orman sınırı dışına çıkarılan arazilerin köy nüfusuna kayıtlı olmayan şahıslara satıldığı, varlıklı kişilere orman içi villa arazisi olarak dağıtıldığı gözlenmektedir.

 

Böylece ORKÖY’ün, bilerek ya da yeterli araştırma yapmadan yaptığı uygulamalarla, yasa koyucunun amacının dışına çıktığı gözlenmekte; üstelik 2924 Sayılı Yasada, orman sınırı dışına çıkarılan arazilerin zilyetlerine satıldığı ifade edilmekte ise de, zilyet olmayan şahıslara da satıldığı görülmektedir. Bütün bunlar 2924 Sayılı Yasa uygulamasının amacı dışında kullanıldığını gündeme getirmektedir.

 

Serbest Bölgeler Orman Alanlarına Yöneliyor

 

İpek Yolu Vadisi Serbest Bölgesi’nin EGS Holding tarafından kurulması, 15 Aralık 1998 tarihli Resmi Gazete ile yayınlanan Bakanlar Kurulu Kararı ile gerçekleşme safhasına girmiştir. Oysa bu alan, hem kıyı kenar çizgisini ve hem de orman ve tarım alanlarını, fındık bahçelerini içine almaktadır. Karadeniz kıyı kuşağını sarıp sarmalamakta, 700 m genişliğinde 30 km uzunluğunda kıyı kenar çizgisi ni içine almakta. Serbest bölge alanı olarak 100 bin dönümlük bir alan kapatılmaktadır. Tüm bu araziler orman alanlarını içine almaktadır. EGS, Sakarya’da yeni bir Hong Kong meydana getireceğini belirtmektedir. Yani koskocaman bir serbest şehir, ülkemiz topraklarında hem de ormanlar, kıyılar yok edilerek yükselmektedir. Bu bölge, “1.Derece Doğal SİT ALANI” olarak ilan edilmesine karşın. Bu serbest  bölge içinde, Acarlar gölüne dökülen dereler, su kaynakları yer alacaktır.

 

Bunun yanında, Mersin, Malatya, İzmir, İstanbul, Zonguldak (Filyos Serbest Bölgesi), Adana-Yumurtalık, Çorlu, Erzurum, Trabzon, Kocaeli, Bursa, Şanlıurfa, Gaziantep, Kayseri serbest bölgeleri kimisi kurulmuş kimisi kurulma aşamasında olan yerler. Bu alanların çoğu ya orman arazilerini, ya kıyıları ya da tarım alanlarını içine almaktadır. Orman alanlarındaki uygulamalar daha sonra (2B) kapsamında orman dışına çıkarılacak yerlerden sayılacaktır. Bunun dışında, bu alanlara ve jeolojik yapılarına, 1.derece deprem kuşağında olup olmamasına önem bile verilmemektedir. Kurulacak bu tesislerin çevresinde, çalışan emek çilerin yerleşim amacıyla oluşturacakları düzensiz yapılaşma, gecekondulaşma, kaçak yapılaşma göz ardı edilmektedir. Devingen, aktif deprem zonunda yaşayacak olan hal kın yaşamına hiçbir değer verilmemekte, doğal katliamlara davetiye çıkarılmaktadır.

 

Sonuç

 

1-) Ormanlar, ulusal boyutta ele alınması gereken değerler olarak algılamanın ötesinde, insanlığın ortak mirası ve geleceği olarak ele alınmalı. Bu konuda bilimsel düşünce ye değer verilmeli.

 

2-) Ormanla ilgili tüm olumsuz yasa ve yönetmelikler iptal edilmeli, Anayasa’nın 169. ve 170.maddeleri yerine 6831 Sayılı Orman Yasası güçlendirilmeli, özellikle 6831 Sayılı Yasanın 2B maddesi ve 2924 Sayılı “Orman Köylülerinin Kalkındırılmalarının Desteklenmesi Hakkında Kanun” yürürlükten kaldırılmalı.

 

3-) 3194 Sayılı  İmar Yasası yeniden ele alınmalı. Orman alanlarına tecavüz  önlenmeli. Orman alanlarının talanına neden olan “Mevzii İmar Plânı”, “Plân Tadilâtı” gibi uygulamalar tamamen yasaklan malı. Yerleşim alanları, yeşil alanlardan, orman alanlarından uzakta ve deprem analizleri dikkate alınarak seçilmeli.

 

4-) Deprem zonları özellikle yeşil alan ve ormanlık alan haline dönüştürülerek, yer kabuğundaki fay hareketlerinin zararları bu alanlarda kalması sağlanmalı. Enerjinin rahatça açığa çıkması bu alanlarda daha kolay hale getirilmeli.

 

5-) İmar aflarının çıkarılması, gecekondu ve kaçak yapıların oturtulduğu hazine arazileri, ormanlara tecavüz edilerek yapılan yapılar, yeşil alanların yapılaşması, mera, kışlak, yaylak ve otlak, harman yerlerinin yapılaşarak imar affı kapsamına alınması sonucu karşımıza içinden çıkılmaz bir ülke yerleşim çarpıklığı ortaya koymuştur. Bütün yönetimler bu alanları nasıl satıp paraya çeviririz hesabı yapmıştır. İmar yasasında, bitişik nizam yapılaşmanın yerine bahçeli ve üç katı geçmeyen yapılaşma tercih edilmeli. İmar Yasa sının 18.maddesi uygulamasında kat yüksekliği ve kat sayısı sınırlandırılmalı. Yüksek kat tercihi yapılmamalı ve üç kat bahçeli nizama göre uygulama yapılmalıdır.

 

6-) Yapılaşma dikey olarak değil, yatay olarak yurt geneline yayılmalı. Ülkemiz toprakları buna imkân verecek düzey dedir. Sanayi yapıları da Anadolu’ya kaydırılmalıdır. Güneydoğu ve Doğu’da elverişli zeminler seçilerek nüfusun Batı’da yoğunlaşması önlenmeli. Yaşanabilir, çağdaş, doğanın kucağında yer alan köyler özendirilmeli. Ülkenin hali hazır haritaları, imar planları, havadan alınan fotoğraflarla, fotoğrametrik yöntemlerle ivedi olarak tamamlanmalı ve bu imar plânlarına kent deprem haritaları çıkartılarak aplike edilmeli. Yine bu plânlara kent orman alanları, yeşil kuşaklar işlenmeli ve “Coğrafi Bilgi Sistemleri” “Kent Bilgi Sistemleri” ülke genelinde zaman geçirilmeden gerçekleştirilmelidir.

 

7-) Orman alanları  “SİT” alanları gibi “Koruma Alanı”, “Ulusal Park”, “Doğal Sit Alanı”, “Çevre Koruma Alanı” adı altında kesin kurallarla korunmalı.

 

8-) Kesilen, yanan ağaç yerine yenisi dikilmeli, ormanın vasfını değiştirmesi diye anlamsız bir bahane türetilme den, yine orman olarak bu alanlar değerlendirilmeli.

 

9-) Orman alanları havadan ve karadan kesintisiz olarak, “Orman Güvenlik Örgütü” tanımıyla kurulacak çok güçlü bir organizasyonla korunmalı.

 

10-) Üniversite, Orman Bakanlığı, Çevre Bakanlığı ve Demokratik Kitle Örgütlerince kurulacak dayanışma ile yeni orman alanları, halkın katkıları ile oluşturulmalı.

 

11-) Orman alanlarında yapılaşma ağır yaptırımlarla kesin olarak önlenmeli. Kıyılarımızı, ormanları mızı, yeşil alanlarımızı, denizlerimizi, ancak sevgi ile koruyabiliriz. Doğaya karşı savaşarak, doğayı yok etmek, doğal afetleri yenmek olanaksızdır. Doğa kendisinden koparılan parçalarını, sonra tekrar geri toplamaktadır. Doğa ile birlikte hareket ederek onun verebileceği zararları önleyebiliriz. Doğal afetleri, doğaya karşı vereceğimiz savaşla değil, onunla birlikte vereceğimiz savaşla yenebiliriz.

 

12-) Kurulacak “Ulusal  “ bir hükümetle bütün bu halk yararı  taşımayan uygulamalar yeniden gözden geçirilerek, halkın elinden alınmış ormanlarımız, yine halkın malı haline getirilmeli bunu için her türlü olanak kullanılmalı ve Türkiye Ormanları bir milli servet olarak hak ettiği yeri almalıdır..

 

2924 sayılı “Orman Köylülerini Kalkındırma Yasası” ve 3573-4086 sayılı “Zeytinciliği Koruma Yasası” ve 6831 sayılı Orman Yasası’nın 2b maddesi ile orman niteliğini yitirmiş alanların tarıma kazandırılması amacıyla çıkartılan yasalar hep, köylünün kalkındırılması gayretlerini taşıyor!.. Ancak, ne hikmetse köylü de bir türlü kalkınamamakta, güzelim orman alanları, süper lüks villalar yapanların eli ne geçmektedir.Köylü eline tutuşturulan mahkeme kararları ile, rayiç değer tebligatları ile bu tür arazileri alamamakta… Zilyetlikle atalarından beri ekip biçtiği topraklarını söz konusu yasaların getirdiği rayiç değer üzerinden satılması koşulu nedeniyle alamamaktadır. Oysa o topraklar kendisinin yıllardır kullandığı zeytinlikler, tarım alanları, kültür arazileri olmasına karşın miktar fazlası gerekçesiyle elinden alınmak isteniyor. Yasa onun yararına olmaktan çıkmış, toprağını elden çıkarmasına sebep olmuştur. Özellikle 2b diye bilinen ve orman vasfını yitirdiği iddia edilen orman alanlarının satışı ile ilgili yasa defalarca çıkartılmış olma sına karşın köylünün yoksulluğu dolayısıyla kaçak yapılaşma yapanlara yaramıştır. Son olarak iktidar,2b satışlarından 25 milyar dolar beklediğini açıklamış ve önce ki Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmesine, Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmiş olmasına karşın tekrar yeni bir tasarı ile gündeme getirmek son derece sakıncalı ve üzücüdür.

 

Türk tarımı  çöküşle birlikte yabancıların eline geçerken, yeniden halkımızın kurtuluş savaşı yıllarında emperyalist işgalcilere karşı yapmış olduğu dayanışmayı, direnci ve en önemlisi de kendi öz gücüne güvenci göstermesi gerekir. Bu gücüne sarılmak zorundadır. Onu bir başka yabancı güç kurtaramaz. Kurtuluş, yüce Atatürk’ün ilkelerinde olup, pırıl pırıl etrafını aydınlatarak durmaktadır. Tam bağımsızlığa, halkçılığa, cumhuriyetçiliğe, laikliğe, milliyetçiliğe, devrimciliğe ve en önemlisi de, devletinin her alanda kendisini kanıtlamış sarsılmaz yapısına, gücüne geri dönmek ve devletini toprağının, bayrağının yıkılmaz güvencesi yapmak zorundadır.Tıpkı askere giden gençliğin,”En büyük asker bizim asker!..” diye düğüne uğurlanır gibi vatana canını fedaya hazır oluşunun haykırışı gibi...Halkımız vatanın her köşesinde “En büyük vatan, bizim vatanımızdır.Vatan satılmaz,devlet yıkılmaz!..” diye bütün dünyaya haykırmalı ve ezilen uluslara yeniden örnek olmalıdır.Tıpkı, Atatürk Türkiyesi'n de olduğu gibi…  
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.