Fikirlerimizin babası Ziya Gökalp ve müzesinin düşündürdükleri

Fikirlerimizin babası Ziya Gökalp ve müzesinin düşündürdükleri

      Ziya GÖKALP’İN 1876 yılında doğduğu 1808 yapım yılı tarihli bu ev ilk olarak 1956 yılında müze olarak hizmete açılmıştı.2012 yılında onarılarak modern müze anlayışında düzenlenen müze 6-7 Ekim 2014’te Ayn el-Arap bahanesi ile Diyarbakır’da düzenlenenen izinsiz gösteride PKK’lı teroristlerce yakılıp kullanılamaz hale getirilmişti.Aslında bu saldırı Türk birliğine, Türk kudret ve kabiliyetine, Türk vatanseverliğine inanç ile iç dünyasını ve ruh halini şekillendiren Ziya GÖKALP’in şahsında asil Türk milletinin kendisine yapılmıştı.2018 yılının sonlarına doğru tekrar ziyarete açılan bu müzeyi gezdikten sonra duygu, düşünce ve tespitlerimi yazının ruhların bir aynası olduğunu ifade eden büyük düşünürü anmak için kaleme aldım.

   Diyarbakır’ın tipik sivil mimari örneklerinden olan ev haremlik ve selamlık iki bölüm halinde bazalt taşlarla 1808 yılında inşa edilmiş.Müze Evi’nde Ziya Gökalp’in özel eşyaları, mektupları, makaleleri, aile fotoğrafları, kitapları ve gazete yayınlarının yanı sıra; Ziya Gökalp’in çocukluk yılları ve Diyarbakır, Edebi Kişiliği, Malta Mektupları, Geleneksel Diyarbakır El Sanatları, Kardeşi Nihad GÖKALP, 18 Yaşından sonraki Ziya GÖKALAP, Geleneksel Diyarbakır Evleri ve Gökalp Ailesi hakkında bilgiler bulunmaktadır.(1)

    Türkün büyük başbuğu Atatürk “ Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir.” demişti.İlk olarak bu sözü aradı gözlerim sonra da Mustafa Kemal ile yan yana olabileceği bölümleri. Müze genel olarak güzel olmasına rağmen Atatürk ve Ziya Gökalp’in gelecek nesillere aktarılması bakımından hemen hemen eksik ve yetersiz idi.Yani müzenin ruhu yarım kalmıştı.

    Bu müze etnik ayrılıkçıların saldırısına uğramıştı.” Türklük, hem ülküm hem de kanımdır” diyen Türkler ile bu topraklardaki diğer etnik unsurları bin yıllık bir ortak din, ortak tarih ve orta coğrafya sonucunda maddi ve manevi bakımdan birleşmiş olarak gören, Çermikli bir Türk çevresinden gelen, “Dedelerimin bir Kürt ya da Arap çevresinden geldiğini anlasaydım, gene de Türk olduğuma karar vermekte duraksamayacaktım.”  Diyerek birlik ve beraberlik vurgusu yapan büyük filozof, düşünürü etnikçilerin gözüne sokmak , gelecek kuşaklara anlatmak gerekmez mi? Eksikti…Ruhun parçaları eksikti….

      “Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir.”    düşüncesi ile Türkçülüğün Esasları kitabının ikinci kısmında dilde, sanatta, ahlakta, hukukta, dinde, ekonomide, siyasette ve felsefede Türkçülüğü savunmuş bir ülkücü devin kitaplarını sadece raflarda göstermek ve fikirlerini akılda kalacak ve görülecek şekilde gelecek kuşaklara aktarmamak bu müzenin ruhunu yarım bırakmak, eksik bırakmak, ruhsuz bırakmak değil midir?  

     “ Millet dilce, dince, ahlakça zevkçe bir olan yani aynı şartlar altında yetişmiş fertlerden mürekkep bir topluluktur.”, ”Türküm diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe hiyaneti görülenler varsa, cezalandırmaktan başka çare yoktur.”    diyerek  “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!”  sözü ile fikir evladı Mustafa Kemal’i yan yana göstermemek nedendir?
       Ziya Gökalp 1895’te İstanbul’da Baytar mektebi öğrencisi iken İngiliz işgaline karşı bugün Tıp Bayramı olarak kutladığımız günü hazırlayan işgal ve direnişin öncüleri Askeri Tıbbıyeliler ile de beraberdir.İşte o günlerde “Padişahım çok yaşa!” yerine “Milletim çok yaşa!”  diyerek baskı yönetimine karşı çıkmıştır. Hürriyet şiiri ile “Toplanın kardeşler bayrak açalım.Yıldız’ın üstüne ateş saçalım!” diyerek meşrutiyeti savunmuştu.Dokuz ay kadar hapis yatan devrimci Gökalp ve “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” sözünün sahibi kurucu lider Başkomutan Atatürk nasıl beraber anılmaz?

                          “Güzel dil Türkçe bize
                             Başka dil gece bize
                            İstanbul konuşması
                            En saf, en ince bize.”

mısralarda hayat bulan Türk dili sevgisi; yine;

                           “Uydurma söz yapmayız            
                              Yapma yola sapmayız
                             Türkçeleşmiş, türkçedir
                             Eski köke tapmayız”  mısralarındaki Türk dilinin rehber edinilmesi fikri ile;

“Ülkesini, yüksek istikbalini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” , “Hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihataleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?”  Atatürk’teki anlayışı yan yana göstermeden bu müzenin ruhunda yara açılmaz mı?

     11 KASIM 1920’de Malta esaretliği günlerinden kızı Seniha Hanıma yazdığı mektupta “ … ruhumuz meserreti (sevinci) kedere çevirdiği gibi, kederi de meserret yapabilir; ümitten ye’s  ( ümitsizlik)  doğurabildiği gibi ye’sten de ümit doğurabilir. …” demişti. Felsefesinin temeli ümit ve sevgi idi. Tebessüm en çok sevdiği şeydi. Üzüntüden nefret etmesi ülkücü oluşunun tabii sonucuydu.Karamsar çevresine ümit ve iman saçardı.Geleceğe güvenir ve en kara günlerde bile Türklüğün asla ölmeyeceğine iman ettiğini söylerdi. “Ümit, benim ruhumun zaruri ihtiyacıdır. Bir nebat nasıl gıdasız havasız ziyasız duramazsa, benim ruhum da ümitsiz yaşayamaz. Maddi kuvvetlerin yapamadığı işlerde ruhi kuvvetler muvaffak olur. Ruhi kuvvetlerin en tesirlisi ümittir. Ümit altın gibidir, hiçbir muhitte paslanmaz. Ümit elmas gibidir, hiçbir kesici madde onu kesemez. Ümit ruhun gençliğidir. Bu memleket bihassa ümitle kurtulacaktır.”  derdi. Mustafa Kemal’de “ Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.” felsefesi ile Türkiye Cumhuriyetini kurmamış mıydı? İşte bu müzenin ruhu eksikti….Ziya Gökalp’in  fikirleri ile neler başarılmıştı?

         Ziya Gökalp’e göre Avrupalı tarihçiler Oğuz Han ve Atilla’ya  haksız bir şekilde zalim ve barbar sıfatlarını yakıştırıken, kahramanlıklarını anlatırken de bir o kadar eksiklerdi. Zalim ve barabar sıfatları ile tarihi haksızlara uğramış başbuğlar Ziya Gökalp’in ruhunda isyan duyguları uyandırmış, ona tarihlerin yazmadığı Oğuz Han’ı kalbinin çok iyi tanıdığını söyletmiş, damarlarında akan kanın eski Oğuzların kanı olduğunu söylemek ihtiyacı duyurmuş ve bu çoşku içinde

“ VATAN NE TÜRKİYE’DİR TÜRKLERE, NE TÜRKİSTAN;

  VATAN BÜYÜK VE MÜEBBET BİR ÜLKEDİR: TURAN!”

 dizelerinin olduğu TURAN şiiri 22 şubat 1910’da Genç Kalemler  dergisinde yayınlanmıştır.Aynı ülkü Kızılelma, Alageyik, Altun Yurt,  Altun Ordu şiirleri ile de açığa çıktı.İşte bu müzenin duvarlarında bunlar gözümüze çarpsa , bir ok gibi kalbimizi delip geçse, beynimizde şimşekler çaktırsa, gözyaşlarımız sel olup aksa güzel olmaz mı?

         “Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur;
           Köylü anlar manasını namazdaki duanın..
          Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kuran okunur,
         Küçük, büyük, herkes bilir buyruğunu Huda’nın

         Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın….”  1918 yılında Yeni Hayat kitabındaki VATAN şiiri dili dini ve ülkü birliği ile birleşmiş bir millet düşünür. İkinci VATAN şiirindeki;

       “Bir ülke ki çarşısında dönen bütün sermaye,
        Sanatına yol gösteren ilimle fen Türkündür.
        Hirfetleri birbirini daim eder himaye,
       Tersaneler, fabrikalar, vapur, tiren Türkündür
       Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!…”

 dizeleri Türkleşmek-İslamlaşmak- Muassırlaşmak kitabındakine benzer olarak Avrupa medeniyetinden alınması gereken ilim, fen ve teknoljiyi işaret etmektedir. Her fabrikanın bir kale olduğu yer altı ve üstü kaynaklarımıza sahip çıkmamız düşüncesi hele dini ticaret yapanların gözlerine bu sözleri sokmak müzenin ruhunu canlandırmaz mı?
 
   Hakkı Süha (Gezgin) Ziya Gökalp’i, kendisini idam için yargılayan Divan-i Harb huzurunda verdiği yiğitçe cevapları şöyle anlatıyor:

“ Reis (Nazım Paşa) soruyor.
-Ermeni katliamına siz fetva vermişsiniz, buna ne diyeceksiniz?
Bu soru ona, yanardağın kapağını fırlatan bir hız verdi:
-Milletimize iftira etmeyiniz.Türkiye’de bir Ermeni katliamı değil bir Türk- Ermeni mukatelesi vardır.Bizi arkadan vurdular, biz de vurduk…dedi.
 Böyle cevap alacaklarını ummamışlardı. Nazım Paşa’nın ağzı açık kaldı.Kaşları alnına tırmanmış, gözleri faltaşına dönmüştü.”

Malta’ya sürgünlüğüne giderken sorulan sorulardan biri de bu. Sözde soykırım iftiraları ile 600 yüzyıl boyunca egemenlik sürdüğü Balkanlarda kimseyi asimile etmeyen Türkün şefkatinden bahsetmek bu yalanlara bir köşede yer vermek gerekmez mi?

      Gökalp’in temel fikirleri ve en çok kullandığı terimler arasında bir de ülkü vardır.Ergenekon, Yaradılış, Arslan Basat, Ötüken, Savaş, Türk’ün Tufanı gibi bir çok şiiri ile Türk milli şuurunu yükseltmek amacını taşımıştır.

                                  “….
                                   Demirciye Bozkurt dendi.
                                   Han tanıldı, taç giyildi.
                                   Yoldan önce kendi indi,
                                   Sağ elinde bayrağımız!
 
                                   Börteçine kurdun adı,
                                   Ergenekon yurdun adı,
                                   Dörtyüzsene durdun hadi,
                                   Çık ey, yüzbin mızrağımız!
                                               ….”
İşte bu Ergenekon şiiri ile Başbuğ Atatürk’ün İbrahim Çallıya yaptırdığı şuan Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesinde sergilenen Ergenekon’dan Çıkış tablosunun bir örneği yan yana olsa, ruhumuzu titretse, kalbimizi parçalasa, bizi alsa o Demir Dağ’ın içine götürse olmaz mı?

    “Bana yol gösteren benden olmalı! Türke baş olamaz Türküm demeyen!” diyen Ziya Gökalp ile “Hangi istiklalvardır ki, ecnebilerin nasihatlariyle, ecnebilerin planları ile yükselebilsin?”  Başkomutan Atatürk’ün bu sözü ile yan yana gelse;  milli beka problemi yaşadığımız bu günlere ışık tutsa olmaz mı?

        Vatanın bir bütün olduğu, milli gücü kullanmak ve milli iradeyi hakim kılmanın temel ilke olarak değerlendirildiği, her türlü manda ve himayenin kabul olunamaz olduğu Erzurum Kongresi kararları ile

 “BEN SEN YOKUZ, BİZ VARIZ.
Ziya GÖKALP “
 
yan yana gelse vatanın ve milletin bölünmez bir bütün olduğu Sivas Kongresi kararı etnikçilerin ve işbirlikçilerinin gözüne sokulsa dik duruşumuz perçinlenmez mi?

        Konusunda uzman edebiyatçı ve tarihçiler tarafından Şah İsmail, Aşık Garip, Kerem ile Aslı gibi halk kültürümüzü yansıtan değerlerin ayrıca Divan-ı Lugatit Türk ve Dede Korkut kitapları ile Ziya Gökalp’in eserleri arasındaki bağlantı incelenip değerlendirilse Türk kültür tarihine ışık tutmaz mı?

    “Mefkürelerin en küçüğü, en kadimi, en samimisi, en yakını aile birliğidir.İnsan beraberlik zevkini, birlik lezzetini ibtida aile zümresinde tadar.İnsan aile hayatının lezzetini tattıktan sonradır ki, milletini ve mesleki zümresini de aileye benzeterek daha çok sever…” Malta Mektuplarında bu sözler ailesine yazılmıştı. Ailesi Ziya Gökalp’in ERGENEKON’u idi. Ruhunun sığındığı limanı, Türk’ün sığındığı Demir Dağ gibi gördüğü ailesiydi. Tarihi şan ve şerefle dolu Türk milletinin ailesi de yine TÜRK MİLLETİ idi. Mustafa Kemal ATATÜRK Gençliğe Hitabede ” Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”  diyerek ailemizi hatırlatmıştı.

     Ziya Göklap Müzesi değinilen konuların pekiştirlmesi ile milletin bölünmez bütünlüğüne karşı sarsılmaz yıkılmaz bir KALE, Türk milli kültürünü ve şuurunu durmadan besleyen bir milli kimlik makinesi haline sokulmalıdır.

BEN SEN O YOK BİZ VARIZ.
TÜRK MİLLETİ VAROLSUN!
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
                                                                                                Op.Dr. Tayfun ÖZDEM


KAYNAKLAR
1)T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Diyarbakır Müzesi ve Müze Tanıtım Kaynakları(Broşür, Resim vb..)
2)Resimli Türk Edebiyat Tarihi , Nihat Sami BANARLI
3)Türk Edebiyat Tarihi , Ahmet KABAKLI
4)”Atatürk ve Ziya Gökalp” konulu konferans, Dicle EROĞUL
5) https://www.aydinlik.com.tr/turkiye/2017-mart/ataturk-ve-ziya-gokalp ,Abdullah GÜRGÜN
6)Osman KARABABA
                     
 
            
 
              
 
 
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.
Feyzullah Öztürk 5 ay önce
sevgili tayfun çok müthiş bir yazı yazmışsın. seni kutluyor bu çalışmaların devamını diliyorum