Parçalanmış ülkelerde demokrasi olmaz

Parçalanmış ülkelerde demokrasi olmaz

Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Heper'den “Kürt açılımı” için önemli uyarılar.

 

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un 14 Nisan’da Harp Akademileri Komutanlığı’nda yaptığı yıllık değerlendirme konuşmasında “Devlet ve Kürtler” kitabına atıfta bulunarak referans aldığı Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Heper de, “Kürt açılımı” tartışmalarına katıldı. Prof. Dr. Heper “İdeolojik, dini ve etnik boyutlarda ciddi olarak parçalanmış ülkelerde demokrasinin yaşama şansı yoktur. Ana dilde eğitim gibi kolektif -grup hakları- ve federasyon gibi siyasi haklar ikincil kimliklerin birincil kimliğe dönüşmesine, bir milletin içinden birden çok milletin ortaya çıkmasına yol açar. Oysa her devletin tek bir milleti olur“ dedi. Prof. Dr. Heper Kürt açılımına ilişkin “Yeni açılımlar, ülkenin milli birliğini ve devletin toprak bütünlüğünü tehlikeye atmamalıdır ve Türkler ile Kürtlerin paylaştıkları idealleri, değerleri ve tutumları azaltmamalı, paylaşmadıklarını arttırmamalıdırlar. Amaç, ‘kültürel çoğulculuk’ değil, kültürel zenginlik olmalıdır” uyarısında bulundu.

 

Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Heper, Kürt açılımına ilişkin görüşlerini Star Gazetesi’nin Açık Görüş köşesinde “Bıji bıratiya turk u kürda“ başlığı altında aktardı. 1920’lerin başından bugüne kadar zaman zaman ‘Kürt sorunu’nun Türkiye’ye çok pahalıya mal olduğunu, şimdi artık bu meselenin çözümlenmesi için önemli ve kararlı adımların atılmasına başlandığını vurgulayan Heper, çözüm sürecinin iki boyutu olduğunu söyledi. Bunlardan ilkinin süreçte kimlerin ve hangi kurumların rol oynayacağı olduğunu ve devlet, siyaset ve toplum katlarında uygun bir psikolojik ortamın hazırlanması çabalarının sürdüğünü kaydeden Heper, muhalefetin Kürt açılımına tepkisini ise, ”Bu husus ile ilgili aşılması gereken bir durum, Parlamentoda grubu bulunan iki önemli muhalefet partisinden birinin bir günden diğerine konuya bakış açısının değiştiği izlenimi vermesi, diğerinin ise konuya hayli olumsuz yaklaşmasıdır. Umulur ki kısa zamanda bu durum değişir ve sorunun gerektirdiği konsensüse en azından Parlamento düzeyinde varılır” sözleriyle değerlendirdi.

 

“İsabetli olmayan varsayımlar üzerine çözüm bina edilemez”

 

Çözüm sürecinin ikinci boyutunun hangi açılımların yapılacağı olduğunu kaydeden Heper, değişik düzeylerde çeşitli öneriler sunulduğunu hatırlattı. Heper, “Sözkonusu varsayımlar şöyle özetlenebilir; Türkler ve ‘onların devleti’ bu hatalarını kabul etmeli, Öcalan’ı, PKK’yı ve veya DTP’yi muhatap almalı, söz konusu kişi ve veya kurumlar ile durumu müzakere etmeli ve Kürtlere kültürel –kişisel- haklar yanında kolektif –grup-haklar -ana dilde eğitim ve çeşitli düzeylerde siyasi haklar- vermeli ve tüm bu haklar Anayasada da tescil edilmelidir. Bu varsayım kümesi yalnızca ana hatları ile belirtilen çözüm önerilerine yol açmamakta aynı zamanda muhtemelen bazı Kürtlerin ve Türklerin birbirlerini hasım olarak görmelerine yol açmakta ve giderek Türkler arasında da husumet doğurmakta onların da birbirlerini giderek ‘vatan hainliği’ ile suçlamalarına sebep olmaktadır. Bu varsayımların isabetli olmadıklarını, bu nedenle de bunlar üzerine bina edilmiş çözüm önerilerinin sorunun halledilmesine yardımcı olamayacağını, aksine sorunu daha da çözümsüz hale getirebileceklerini düşünüyoruz” dedi.

 

“Amaç kültürel çoğulculuk değil kültürel zenginlik olmalı”

 

Türkiye Cumhuriyeti devletinin etnik anlamıyla sadece Türklerin devleti olmadığını ifade eden Heper, Kürt kimliğinin 1930’ların sonları ve 1940’ların başlarında sadece bir grup ‘entelektüel’ tarafından inkâr edildiğini söyledi. Bu yaklaşımın da hiçbir zaman resmi devlet politikası olmadığını belirten Heper, yaşanan süreçte devletin haksız yere suçlandığını Kürtler arasında devlete karşı gereksiz bir husumet yaratıldığını ve bugün adeta ‘devletten hesap sorulma’ raddesine gelindiğine işaret etti. Heper, şunları kaydetti:

 

“Burada gözden kaçırılan husus şudur; ideolojileştirilmeye veya dinileştirilmeye çalışılan demokrasiler gibi etnikleştirilmeye çalışılan demokrasiler de demokrasi olarak idame ettirilemezler. Çünkü demokrasi son tahlilde bir müzakere rejimidir. Oysa ideoloji de, din de ve etnisite de müzakere edilemez; bu konularda karşılıkla ödünler verilemez ve dolayısıyla konsensüse varılamaz. İdeolojik, dini ve etnik boyutlarda ciddi olarak parçalanmış ülkelerde demokrasinin yaşama şansı yoktur. Ana dilde eğitim gibi kolektif (grup hakları) ve federasyon gibi siyasi haklar ikincil kimliklerin birincil kimliğe dönüşmesine, bir milletin içinden birden çok milletin ortaya çıkmasına yol açar. Oysa her devletin tek bir milleti olur. Yeni açılımlar, ülkenin milli birliğini ve devletin toprak bütünlüğünü tehlikeye atmamalıdır ve Türkler ile Kürtlerin paylaştıkları idealleri, değerleri ve tutumları azaltmamalı, paylaşmadıklarını arttırmamalıdırlar. Amaç, ‘kültürel çoğulculuk’ değil, kültürel zenginlik olmalıdır. Bu nedenle ana dilde eğitim gibi kolektif haklar çeşitli düzeylerde özerklik sağlayacak siyasi haklardan uzak durulmalıdır. Yapılacak yeni açılımlar, dört temel amacı hedeflemektedir; 1) terörün tamamen son bulmasını sağlamak; 2) Kürtlere şimdiye kadar verilmemiş yeni kültürel haklar vermek, 3) süratle bölgenin sosyo-ekonomik bakımdan kalkınmasını sağlamak ve 4) Kürtleri kucaklamak, aksi tür davranışları muhakkak önlemek. Bundan sonraki açılımlar, bu 4 amacı gerçekleştirecek açılımlar olmalıdır."

 

Genelkurmay Başkanı Başbuğ Heper’i referans göstermişti

 

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, 14 Nisan’da Harp Akademileri Komutanlığı’nda yaptığı yıllık değerlendirme konuşmasında “Devlet ve Kürtler” kitabına atıfta bulunarak Prof. Dr. Metin Heper’i referans göstermişti. Başbuğ, konuşmasında şöyle demişti:

“Prof.Dr. Metin Heper’in de belirttiği üzere, anılan üç aşamalı etnik çatışma modeli Türkiye için geçerli ise, 1938-1984 yılları arasındaki huzur ve barış ortamını nasıl izah edebilirsiniz? Dolayısıyla bu model, Türkiye için geçerli değildir. Gerek Osmanlı İmparatorluğu gerekse Cumhuriyet döneminde, Kürt kökenli vatandaşlarımıza devletçe sistematik asimilasyon politikası uygulanmamıştır. (...) Sonuç olarak, esas itibarıyla Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan ayaklanmalar etnik temelli değildir.Türkiye, bazılarının görmek istediği gibi, etnik farklılıkları nedeniyle ayrışmış bir ülke değildir. Vatandaşlarımızın güçlü ve derin bir ortak geçmişi ve umutlu bir geleceği paylaştığını görmekteyiz. Türk milletinin, bir bütün olarak ülkenin ana ulusal konulara bakışında da büyük farklılıklar yoktur. “
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.