Türkiye'de Yugoslavya Sendromu

Türkiye'de Yugoslavya Sendromu

(Özer Çetinkaya-Eurasia Critic)

Ortadoğu’nun en kilit ülkesi Türkiye, 100 yıla yaklaşan Kürt sorununda sancılı bir sürecin içinde. Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Kürt sorununa dair güzel şeyler olacak” açıklamasıyla alevlenen tartışma, hükümetin somut girişimleriyle geri dönülmez bir yola girmiştir. Türk İçişleri Bakanı sivil toplum kuruluşları, yazarlar, muhalefet partileriyle kapsamlı toplantılar yaptı. Başbakan Tayyip Erdoğan da yıllardır randevu bile vermediği PKK’nın siyasi kolu DTP’nin lideri ile TBMM’de buluştu. Erdoğan, DTP ile her ne kadar Başbakan sıfatıyla değil, parti lideri sıfatıyla görüştüğünü söylese de, herkes görüşmenin anlamının farkındadır.

Türk Hükümeti bütün görüşmelerinde ve attığı adımlarda planıyla ilgili net bir yol haritası çizmedi. Yolun başında Erdoğan’ın ağzından “Kürt açılımı” tanımı çıkmıştı. Bir süre sonra Kürt kelimesini çıkardı ve “demokratik açılım” olarak ifade etmeye başladı. Bu durum Kürt kelimesine bile tahammül edilmeyen bir noktada, sorunun nasıl çözüleceği eleştirilerine neden olmaktadır.

MUHATAP

Kürt açılımı ilk kez Ağustos ayındaki MGK’da görüşüldü. İki ayda bir toplanan, askeri kanat ile hükümetin cumhurbaşkanı başkanlığında bir araya geldiği Türkiye’nin en üst danışma organı MGK, açılıma destek veren bir bildiri yayımladı. Bu durum asker ve sivil kesimin uyum içinde olduğunu gösterir bir kanıttı.

Ağustos sonu ve Eylül başında PKK’nın gerçekleştirdiği saldırılar, sürecin köküne konulmuş dinamit gibi etki yarattı. Erdoğan, durumun farkına vardı ve saldırıları “sürece sabotaj” olarak lanetledi. Oysa objektif olarak bakıldığında, saldırılar PKK’nın muhatap alınma gayreti olarak değerlendirilebilir. Zira DTP Kürt sorununda muhatabın PKK’nın hapisteki lideri Abdullah Öcalan olduğunda ısrarcıdır. Türk hükümeti ise bunu şiddetle reddetmektedir. Erdoğan için muhatap demokratik yollardan seçilerek Türk Meclisi’ne giren DTP’dir.

KÜRTÇE ENSTİTÜ

Aradan geçen zamanda somut adım olarak ortaya atılan birkaç kırıntı bile hala belirsizliğini korumaktadır. Bunların en başında üniversitelerde Kürtçe eğitim verilmesine ilişkin çalışmalar vardır. Türkiye’nin güneydoğusundaki Mardin’de kurulan Artuklu Üniversitesi Kürtçe bölümü açmak istemiş, kararı onaylayacak olan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) işin içinden bir türlü çıkamamıştı. Günler süren görüşmeler sonunda YÖK Genel Kurulu 8 saat süren bir toplantı yaptı ve 10 Eylül’de Kürtçe bölüme şartlı izin vermiştir. Şart, bölümün adının Kürtçe değil “Türkiye’de Yaşayan Diller Enstitüsü” olmasıdır. Şubat 2010’da kurulması planlanan Enstitü’de Kürtçe’nin yanı sıra mevcut yaşayan diller arasında yer alan Farsça, Süryanice, Lazca, Arapça ve Ermenice de eğitim verilecektir. Sadece Kürtçe bölümünün açılamamasının nedeni, 1982 tarihli Türk Anayasası’dır. Zira Anayasa’nın 3. Maddesinde Türkiye’de dilin Türkçe olduğu belirtilmektedir. 4. Maddede ise bu hükmün değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği vurgulanmaktadır. Bu şartlar altında Kürtçe okullarda hangi şekilde öğretilecektir:

·     Yabancı bir dil olarak mı,

·     İkinci bir resmi dil olarak mı?

Şayet yabancı bir dil olarak öğretilecekse, bu hangi ülkenin dilidir? Türkiye, Kuzey Irak’taki Kürdistan Hükümeti’ni bile “Bölgesel Kürt Yönetimi” adıyla tanımaktadır.

Kürtçenin ikinci resmi dil olması ise, bugünden bakıldığında koyunları bulutlarda otlatmak kadar imkansızdır. Türk hükümetinin ikilemi de buradadır. Bunu hayata geçirmek için Anayasa değişikliği yapmak zorunludur. Aslında Erdoğan hükümetinin yeni bir anayasa için çalışması uzun süredir vardır. Ancak bir türlü olgunlaşamamıştır.

ORDUNUN TUTUMU

Güçlü Türk Ordusu’nun başındaki Generaller ise, ilk olarak Türk tanımına yeni bir anlayış getirerek tartışmalara dahil oldular. Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” tarifiyle yeni bir pencere açmış oldu.[1] Geçmişte “Türkiye Halkı” demek siviller için bile korku sebebiydi. Çünkü Türkiye halkı bazı kesimler tarafından Türkiye’de Türkler dışında halkların da yaşadığının kabulü olarak görülüyor ve şiddetle karşı çıkılıyordu. Ne ironi ki; bugün iktidardaki Türk hükümeti de aynı muhafazakar gelenekten gelmektedir.

AKTÖRLER

İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın basın toplantısıyla başlayan açılımın ilk günleri epey hareketliydi. Çalıştaylar, toplantılar, demeçler bir yana Başbakan’ın TBMM Grubu’nda yaptığı konuşmayla son “Ulusa Sesleniş”i, devletin yıllardır uygulaya geldiği Kürt politikasının sıkı birer özeleştirisiydi ve devletteki paradigma değişimini gösteriyordu. Fakat muhalefetten gelen direnç, DTP’nin radikalizmi gibi nedenlerle frene basıldı.

Ana muhalefet Partisi CHP’nin lideri Deniz Baykal başından itibaren açılımı sert bir şekilde eleştirdi ama kapıları asla tam anlamıyla kapamadı. AKP liderinin Atalay yerine bizzat CHP ile görüşmek istediğini ve bunu sonuna kadar zorlayacağını beyan etmesinden bu buluşmanın muhtemelen gerçekleşeceği sonucuna varabiliriz. Tabii böylesi bir durumda CHP “daha avantajlı” bir pozisyonda olacaktır.

Milliyetçi MHP’nin lideri Devlet Bahçeli her vesileyle açılım sürecinde hiçbir şekilde yer almayacaklarını vurguluyor. Bahçeli bu sert tutumuyla, özellikle AKP ile MHP seçmenlerinin içiçe olduğu Anadolu taşrasında etkili olmayı, hatta CHP seçmeninin de bir kısmına ulaşmayı hesaplamaktadır. Bu stratejinin başarısı, Kürt açılımının başarısıyla orantılı olacaktır. Eğer hükümet Kürt sorununun çözümünde belli bir gelişme kaydederse MHP’nin silahı elinde patlayabilir; fakat tersi bir durumda MHP’nin kârlı çıkacağı da açıktır.

Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ, açılım hakkındaki sessizliğini 30 Ağustos Zafer Bayramı vesilesiyle yazılı olarak bozdu ve kırmızı çizgileri iyice kızıllaştırdı. Her ne kadar TSK o günden beri sessizliğini korumaya özen gösterse de hükümetin işini pek kolaylaştırmadığı yolunda söylentiler giderek artıyor. En azından TSK’nın açılım sürecinde “aktif” olarak yer almadığını ve bunun sorumluluğuna ortak olmak istemediğini net olarak söyleyebiliriz.

Başlangıçta açılımı hararetle destekleyen PKK’nın siyasi kolu DTP’liler, Öcalan ve PKK’nın dışlandığını fark eder etmez dillerini radikalleştirdiler. Fakat bu tutumlarının, açılımı yürütenler ve ona destek verenlerin sert tepkisiyle karşılaşması, hatta Öcalan’ın bile DTP’lileri “ne yaptıklarını bilmiyorlar” diye eleştirmesi geri adım atmalarına neden olmuştur.

SOMUT ADIMLAR

Türk Hükümeti’nin planladığı  ve Ağustos ayı MGK’sında tartışıldığı anlaşılan somut adımlar şu başlıklar altında toplanabilir:

1. Temel Şart Silah Bırakma:

Türk hükümetinin ve kamuoyunun en temel beklentisi PKK’nın silah bırakmasıdır. Ancak PKK ve DTP’nin bunun için hükümetin atması gereken adımlar olduğunu söylemeleri süreci kilitlemektedir. Zira bu tutum Erdoğan’ın hareket alanını daraltmaktadır. Zaten atılacak diğer adımlar da bu şartın yerine getirilmesine bağlıdır. Ancak Müslümanlar için kutsal olan Ramazan ayı sonuna kadar uzattığını söylediği ateşkes döneminde PKK’nın saldırıları sürmüştür.

2. Mahmur Kampı’nın boşaltılması:

Körfez Savaşı sonrasında çeşitli nedenlerle Kuzey Irak’a göz eden Türkiye Kürtleri, Türkiye-Irak sınırına yakın Mahmur Kampı’nda yaşamaktadır. BM verilerine göre kampın nüfusu 11.350’dir. Kamp, PKK’nın lojistik ve militan yuvası olarak 11 yıl boyunca genişledi. 2004 yılında Türkiye ile ABD-Irak hükümeti arasında yapılan anlaşma ile Mahmur’un kapatılması ve kampta yaşayanların geri dönüşü resmi belgeye bağlanmıştı. Ancak uygulama bir türlü gerçekleşmedi. Şimdi Türkiye, PKK’nın üssü haline gelen Mahmur’un BM Mülteciler Yüksek Komiserliği kanalıyla boşaltılmasını istiyor. Kampta yaşayanların Iraklı eşleri ve çocukları dahil hepsinin yasal hakları Ankara tarafından güvence altına alınacaktır.

3. Kürtçe Yayının Genişletilmesi:

Aslında Türkiye, AB süreci çerçevesinde son 10 yılda Kürt sorunu ile ilgili çeşitli somut adımlat attı.  Bunlardan en dikkat çekeni devlet televizyonu TRT’nin Kürtçe kanal açmasıydı. TRT ŞEŞ (ŞEŞ: Kürtçe’de 6) yayınları daha da genişletilecektir.

4. İlköğretimdeki Türklüğe vurgu yapan müfredatın değiştirilmesi. İlkokul öğrencilerinin her sabah okudukları andın kaldırılması (andın sözleri Türklüğe vurgu temelinde yurttaşlık ödevlerini içermektedir).

5. Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulması:

Yasal/anayasal değişiklik gerekmeksizin, MEB’in, Kürtçeyi de; takviyeli İngilizce, Drama, Futbol, Medya Okuması ve Bilişim dersleri gibi, seçmeli ders olarak müfredata yerleştirmesi. Türkiyeli Kürtlerin yaşadığı Güneydoğu Anadolu Bölgesine 200 yeni okul yapılması.

6. AB müktesebatı çerçevesinde yapılacak yasal değişikliklerle, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi. (Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki kentlerin yönetimi çoğunlukla PKK’nın siyasi kanadı DTP’nin elindedir.)

7. PKK’nın tutuklu lideri Abdullah Öcalan’ın hapis koşullarının değiştirilmesi. Marmara Denizi’nde bulunan İmralı adasındaki hapishanede tek başına kalan Öcalan’ın yanına yeni mahkumların gönderilmesi.

8. Af:

Kuzey Irak’ta ya da Türkiye’deki dağlarda yaşayan teröristlere yönelik kapsamlı bir af çıkarılması.  Bunun için Türk Ceza Kanununda yer alan 221. Maddenin daha etkin hale getirilmesi. Böylece suça bulaşmamış PKK’lıların Türkiye’de affedilmesi, lider kadronun Irak ve Türkiye dışında üçüncü bir ülkeye (muhtemelen İskandinavya) gönderilmesi.

SENARYOLAR

A. Kürt Açılımı Başarılı Olursa:

Sürecin başarılı olması  durumunda Türk hükümetinin beklentileri ışığında muhtemel gelişmeler şu başlıklarla özetlenebilir:

- Terör eylemleri sona erecek,

- Terör nedeniyle güvenliğe ayrılan kaynaklar yatırıma aktarılabilecek,

- Türkiye-Irak-Suriye arasındaki ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal işbirliği sağlam zemine oturacak,

- Bölgesel kalkınma için Türkiye’nin eli güçlenecek,

- Türkiye’de iki halkın (Türkler ve Kürtler) yaşadığı yarı resmi olarak tanınmış olacak,

- Türkiye ve Kuzey Irak tek bir ekonomik bölge haline gelecek,

- Türkiye’nin AB süreci ivme kazanacak,

- Erdoğan’ın partisi (AKP) batı ve orta Anadolu’da kısmi oy kaybına uğrayacak,

- Türk hükümeti kemikleşen sorunu kendisinin çözdüğünü söylerken, PKK devlete istediklerini yaptırdığını söyleyecek,

- Irak ve Suriye sınırı boyunca konuşlanan 230 bine yakın Türk askeri sayısı azaltılacak.

- Türk Ordusu savunma alımlarında daha esnek davranacak,

- Türkiye kademeli olarak yarı-profesyonel orduya geçecek, asker sayısı azaltılacak.

B. KÜRT AÇILIMI BAŞARISIZ OLURSA

1. Statüko Sürecek:

- Terör eylemleri devam edecek,

- Türk Ordusu’nun terörle mücadelesi sürecek,

- Türkiye ile Irak arasındaki ilişkiler zaman zaman gerilecek,

- Irak petrol ve gazının batıya sevk edilmesinde engeller yaşanacak,

- Kürtlere yönelik sosyal açılımlar korunacak; ancak tartışmaya açılacak,

- Erdoğan, statüko yanlılarının çözümü engellediğini, PKK Erdoğan’ın samimi davranmadığını söyleyecek,

- DTP ve AKP’ye yönelik siyasi baskı  oluşacak,

- İki parti de oy kaybına uğrayacak,

- Türkiye’nin AB süreci sürüncemede kalacak.

2. İç Savaş

1990-91-92-93 yıllarında yaşanan süreç ile 2003 yılından bu yana yaşanan süreç şaşırtıcı benzerlikler göstermektedir. Muhtemel bir iç savaş senaryosunu bu çerçevede ele almak gerekmektedir.

PKK, 1. Körfez Savaşı sonrasında Suriye’nin kontrolündeki bölgeden çıkmış, Kuzey Irak’a yerleşmiş, burada güçlenmiş ve saldırılarını buradan artırmıştı.

Şartları oluşturan en temel faktör Kuzey Irak’taki otorite boşluğu idi. Otorite boşluğunu sağlayan en temel faktör ise, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 Nisan 1991 tarih ve 688 sayılı kararıydı. Zira bu kararla Irak merkezi hükümetinin 36. Paralel’in kuzeyindeki Irak toprakları üzerindeki otoritesi ortadan kaldırılmıştı. Bu bölgeyi koruma görevi ise Türkiye’nin Güneydoğusuna konuşlandırılan ABD, İngiliz ve Fransız koalisyon askerlerine verilmişti. Türkiye'de İncirlik (Adana) ve Pirinçlik'e (Malatya) konuşlanmış 77 uçak ve helikopter ile 1862 kişilik personelden oluşan güç, Türk askeri otoriteleri ve siyasiler tarafından PKK’ya lojistik sağlamakla suçlandı. O dönemde terörle mücadeleden sorumlu Türk birliklerinin komutanı Org. Eşref Bitlis’in görevi sırasında şaibeli bir uçak kazasında ölmesi suikast iddialarını gündeme getirdi. Konu mahkemeye taşındı ve saygın bilim adamlarının Türk Ordusu için hazırladığı bilirkişi raporlarında suikast olasılığı ele alındı. Org. Bitlis’in, Amerikan, İngiliz ve Fransız koalisyon güçlerinin PKK’ya lojistik sağladığını Cumhurbaşkanı’na rapor ettiği gündeme geldi.

1992 yılında Kuzey Irak’taki yerini sağlamlaştıran PKK, Türkiye’nin Güneydoğusunda bir halk ayaklanması planladı. Abdullah Öcalan’ın 17 Ocak 1992 tarihli “Ayaklanma Taktiği Üzerine Tezler ve Görevlerimiz” başlıklı emriyle Ağustos ayında ayaklanma başlatıldı. Stratejiye göre, Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı Elazığ, Bingöl, Muş, Diyarbakır, Siirt, Batman ve Bitlis kentleri PKK’lılar tarafından dağlardan kuşatılacaktı. Kentteki gerillalar sıradan halkın yaşadığı yerlerden güvenlik güçlerine ateş açacak, güvenlik güçlerinin karşılık vermesi üzerine, ‘Türk Ordusu halkın üzerine ateş açtı’ denilerek halk ayaklanması başlatılacak, dağdaki gerillalar da yardıma gelerek bu kentlerde kontrolü ele geçirecekti. Bu strateji bir yere kadar uygulandı. Ancak başarısız oldu.

Bunun üzerine 1993 yılında PKK’nın ateşkes ve silah bırakma talebi gündeme geldi. Bu talebi gündeme getiren bugün Irak Cumhurbaşkanı olan, o dönemde Kuzey Irak’taki siyasi liderlerden Celal Talabani idi.

Abdullah Öcalan’ın Türkiye tarafından ele geçirilmesiyle birlikte 1997-2003 arasında Türkiye’ye yönelik terör durdu. Irak’ın işgaliyle birlikte yeniden arttı. Türkiye özellikle askeri kanattan en üst düzeyde PKK’yı ABD’nin desteklediği suçlamasını yaptı. [2] Saygın Türk gazetelerinde ABD’li yetkililerle PKK’lıların Kuzey Irak’ta birlikte çekilmiş fotoğrafları yayımlandı. [3]

Terörün artmasıyla birlikte ABD-Türkiye-Irak üçgeninde siyasi çözüm gündeme geldi. PKK geçici bir süre ateşkes yaptığını ve “onurlu bir barış” istediğini ilan etti. Gelinen aşamadaki açılım bu sürecin sonucudur. Ancak başarısız olması halinde iç savaş senaryolardan biridir:

·     PKK saldırıları artar,

·     Türk Ordusu operasyonlarını yoğunlaştırır,

·     Olağanüstü hal geri gelir,

·     Türkiye-Irak sınırı kapatılır,

·     Türk Ordusu Kuzey Irak’a askeri operasyonlara başlar,

·     Türk Ordusu Kuzey Irak’a yerleşir,

·     Türkiye, ABD ile Irak’ta karşı karşıya gelir,

·     PKK İran’a kaçmaya çalışır,

·     Türkiye ve İran arasında yeni bir ittifak doğar,

·     Son 3 yılda gelişen Türkiye-Irak ilişkileri tahrip olur,

·     DTP kapatılır (halen Anayasa Mahkemesi’nde kapatma dosyası bulunmaktadır),

·     DTP milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırılır ve tutuklanırlar,

·     DTP’li belediye başkanları görevlerinden alınır ve tutuklanırlar (haklarında soruşturmalar sürüyor),

·     PKK saldırılarını Türkiye’nin batısına yaymaya başlar,

·     Batıda artan milliyetçilik çatışmaya dönüşür (Kürt nüfusun büyük bölümü İstanbul, İzmir, Antalya, Bursa, Sakarya gibi zengin batı illerinde yaşamaktadır),

·     Erdoğan seçime gitmek zorunda kalır; iktidarı kaybeder.

·     Türkiye-AB ilişkileri kopar, Ankara siyasi baskı altına alınır,

·     Batı Türkiye’ye silah ambargosunu ağırlaştırır,

·     Türkiye, Irak’tan çekilecek ABD askerlerine üslerini kapatır (1 Mart 2003 kararı gibi)

·     Türkiye’nin NATO üyeliği tartışmaya açılır,

·     NABUCCO projesi tamamen ortadan kalkar,

·     Türkiye batıdan uzaklaşır; Rusya, Çin, Hindistan, İran bloğuna yanaşır.

SONUÇ

Türkiye, uluslar arası dengelerin de etkisiyle, kabuk değiştirmektedir. Bu değişimde geriden gelen en ciddi engel olarak PKK terörü ve Kürt sorunu görülmektedir. Son 10 yılda Ankara Kürt sorunu ile ilgili ciddi adımlar atmıştır. Türk Ordusu dahi özeleştiri yapmaktadır. Türk hükümeti ise geri dönülmez bir yola girmiştir. Türkiye’yi 1980’lerin Soğuk Savaş gözlüğüyle izlemek yanlış bir strateji olacaktır. Bu açıdan bakıldığında dışarıdan Türkiye’ye yapılacak müdahaleler karşıt sonuçlar doğuracaktır. Türkiye ile müttefikleri arasında 1990’dan sonra yeniden düzenlenmeye çalışılan dengelerde, artık Türkiye farklı bir konumdadır. Her hayal kırıklığında boynunu büken Türkiye’den yakın çevresi farklı seçeneklerle çevrelenmiş bölgesel bir güce dönüşmüştür. Yaşanan sürecin Türkiye’yi götüreceği yer; tıpkı 35 yıl önceki gibi kendi kararını alıp, kendi yoluna gitmesi olacaktır.

Türkiye’nin gerçek demokratikleşme sorunu, kültürel haklardan öte feodal kalıntıları tasfiye etme sorunudur. Peki bunu kimler başarabilir: Feodal kalıntıların temsilcileri mi, yoksa çağdaş Türkiye’nin değerleri mi? 

Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.