Ümit Özdağ: Türkiye Önü Açılan Cemaatlerden Dolayı Ağır Güvenlik Sorunları Yaşayacak

Ümit Özdağ: Türkiye Önü Açılan Cemaatlerden Dolayı Ağır Güvenlik Sorunları Yaşayacak
Odatv'den Furkan Karabay İYİ Parti İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Ümit Özdağ ile bir söyleşi gerçekleştirdi.

Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın yeni kitabı “Kaçınılmaz Çöküş” Destek Yayınları’ndan çıktı.

Ümit Özdağ, aşama aşama “AKP rejim”nin devlete nasıl yerleştiğini, AKP'nin halk üzerinde nasıl bir algı yarattığını, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu ağır ve çoklu krizi inceledi.

Odatv olarak Ümit Özdağ ile yeni kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik ve Türkiye’nin içerisinde bulunduğu kriz üzerine konuştuk.

İşte o söyleşi:

-Yeni kitabınız Kaçınılmaz Çöküş yayımlandı ve burada Türkiye’nin kaçınılmaz olarak yüzleşeceği bir ‘çoklu kriz’den söz ediyorsunuz. Ama daha önce bir rejim değişikliğini olduğunun altını çiziyorsunuz. Öncelikle buradan başlayalım mı, bahsettiğiniz bu rejim değişikliği nedir?

AKP’nin iktidara gelmesinden sonra yaşanan ilk süreç Avrupa Birliği tam üyelik süreciydi ve 2007-2008’e kadar AB’ye tam üye olacağız yaklaşımı ile AKP önce dış müttefikler edindi ve bu dış müttefikleri ile de Cumhuriyet’in temel kurumlarına karşı bir ittifak süreci geliştirdi. 2007’den sonra Ergenekon ve Balyoz adı verilen hukuk görünümlü FETÖ destekli bir operasyonla devletin temel kurumlarına yönelik içerden çökertme süreçleri geliştirdi. Bu arada AKP aynı zamanda diğer partileri ağır bir baskı altına alıp aynen bir komünist parti modeliyle neredeyse hücre zemininde örgütlenecek şekilde bir örgütlenme gerçekleştirdi. 2011 senesine gelindiğinde artık Türkiye’de AKP’nin temsil ettiği parti modeli yarı hegemonik parti modeli adını almayı hak ediyordu. Esasen ben de 2011 yılında Türkiye’de Tek Parti Dönemi – Yarı Hegemonik Parti Modeli diye bir kitap yazdım. Kitap iki bölümden oluşuyordu; birinci bölümde parti sistemleri teorik olarak anlatılıyordu. İkinci bölümde de AKP’nin nasıl bir yarı hegemonik parti olduğu anlatılıyordu.
 
“BEN DAHA ÇOK GENCİM BENİ YOK EDERLER”

Kitap yayınevine giderken birinci bölümü asistanım yazmıştı, asistanıma dedim ki “bak senin adını da koyuyorum”, “aman” dedi, “benim adımı koymayın”;“neden” dedim ya “sen yazdın birinci bölümü”, dedi ki; “hocam, haklısınız da ben daha çok gencim, beni yok ederler!” Demek ki o zaman doğru bir kitap yazmışız. Fakat bu yarı hegemonik modelin kurumsallaşması başkanlık rejimine geçişle gerçekleşti. Özü şu; artık Türkiye’de öyle bir siyasal rejim var ki Erdoğan muhalefet partilerinin seçime girme hakkını kabul ediyor ama seçimi kazanma haklarını kabul etmiyor. Bu sadece kendisini muhalefet seçimleri kazanırsa ülke varlık krizine girer, beka krizine girer şeklindeki tehditlerle ifade etmiyor. Ben ölürsem ülke parçalanır şeklindeki tehditlerle ifade etmiyor. Fiiliyatta da muhalefetin seçimi kazanmasını engelleyici müdahaleler yapılıyor. Üstelik 2011 seçimlerinden bu yana Türkiye’de seçimler bir tarafta iktidardaki AKP diğer tarafta da muhalefet partileri arasında gerçekleşmiyor. 2011’den bu yana seçimler Türkiye’de devletle muhalefet partileri arasında gerçekleşiyor. Devlet bütün imkân ve kabiliyetleriyle AKP tarafından istismar edilirken bütün bürokrasisiyle sahada AKP lehine çalışırken muhalefete kanunen tanınmış olan haklarını kullanma izni dahi verilmiyor.

“TEK TARAFLI MEDYA OLUŞTURULUYOR”

Abartılı gelebilir ilk bakışta ama açın TRT’nin referandum öncesinde AKP’ye ne kadar yayın saati verdiğine ve muhalefete ne kadar yayın saati verdiğine bakın orada da göreceksiniz ki devletin tanımış olduğu haklar dahi şimdi muhalefete tanınmıyor. Bir tek taraflı medya oluşturuluyor ve böylece muhalefetin kendini dile getirmesi de engelleniyor. İşte bugün ulaşmış olduğumuz nokta kurumsallaşmış bir yarı hegemonik parti sistemi ve bunun adını ben AKP rejimi olarak koyuyorum, artık demokratik rejimden söz etmemiz mümkün değil. Bu tür bir rejimle karşı karşıyayız.


-“AKP Rejimi” olarak tarif ettiğiniz bu yeni sistemde yapılan yerel seçimlerin ardından değişiklik olacak mı sizce?

“SEÇİMLERİ KAZANMAK ERDOĞAN’A RAĞMEN MÜMKÜN”

Tabii bu yerel seçimlerin büyük önemi var. Şu anlamda; kitabımın başında diyorum ki seçmen artık sandığa oyunu atıp evine dönüp televizyonda sonuçları seyretmeye kalkarsa seçimleri kaybettiğinden emin olsun. Seçimleri artık kazanmak iktidara karşı sadece oy kullanmaya değil attığınız oyu muhafaza etmeye bağlı. Bu önerimin ne kadar önemli olduğunu İstanbul ve Ankara’daki seçimler gösterdi. İlk defa Ankara ve İstanbul’da muhalefet bütün sandıklarda ıslak imzalı tutanakları alınca daha önce yapılan aslında biz kazanmıştık ama bilgisayarlara müdahale ettiler şeklindeki zayıf izaflar ortadan kalktı ve aradaki fark aslında çok küçük olmasına rağmen AKP rejimine karşı İstanbul’da İmamoğlu seçimleri kazanabildi. Demek ki Erdoğan bize seçimi kazandırmak istemeyebilir ama muhalefet halkla bütünleşerek, iyi örgütlenirse seçimleri kazanmak Erdoğan’a rağmen mümkün.


-Kitabınızda ilk olarak devlet geleneğinin çöküşünü anlatıyorsunuz ki görünen tablo gerçekten anlattığınız kadarıyla çok kötü. Peki, bu kötüye gidiş değiştirilebilir mi?

Tabii kötüye gidiş değiştirilebilir ve sanıldığı kadar zor da değildir kötüye gidişi değiştirmek. Ama önce şunu tespit etmek lazım ki, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca yaşadığı en zayıf dönemden geçiyor. Bir taraftan Erdoğan’da vücut bulan baskıcı, ceberrut bir devlet var sanki. Ama öte yandan, aslında bu devlet içten içe ne yazık ki Erdoğan’ın izlemiş olduğu politikalardan dolayı çok zayıf. Ankara’da Rus Büyükelçisi öldürülüyor. Peki, öldüren polis türü FETÖ ve benzeri örgütlere mensup kaç tane polis olduğunu biliyor muyuz?Bilmiyoruz. Ben bilmiyorum, siz de bilmiyorsunuz, Erdoğan da bilmiyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne FETÖ ile birlikte yapılan operasyonlar sırasında tamamen FETÖ’cü kadroların doldurulmasına müsaade edilmiş ve Cumhuriyet’e sadık olan subaylar ve Harp Okulu öğrencileri tasfiye edilmiş zaten, şimdi onun yerine başka cemaatlere kapı açılmış. Bu ülkenin yurttaşı olmaktan başka özelliği olmayan insanlar bu ülkede belli makamlara, mevkilere, görevlere gelemeyecekler mi?


“TÜRKİYE ÖNÜ AÇILAN CEMAATLERDEN DOLAYI AĞIR GÜVENLİK SORUNLARI YAŞAYACAK”

Bu cemaatler de başka pazarlıkların içerisindeler. Bakın göreceksiniz, bunun altını çizerek söylüyorum, yarın öbür gün Türkiye şimdi önü açılan cemaatlerden dolayı ağır güvenlik sorunları yaşayacak. Buna Erdoğan da dahildir. Erdoğan en önde gelen sorunlardan bir tanesini yaşayacaktır. Çünkü devlet kendi içinde ayrıca örgütlü olan bir yapıyı kabul ederse devlet olarak güç tekelinden vazgeçer. Devletin güç tekelini içine sızan örgüt kullanır. FETÖ’nün yaptığı odur. Türk Ordusu’nun silahlarını Türk halkına karşı kullanmış, Türk Ordusu’nun savaş uçağıyla Türk milletinin parlamentosunu bombalamıştır. Ama bunun önünü açan, altını çizerek söylüyorum, Recep Tayyip Erdoğan’ın izlemiş olduğu yanlış politikalardır.


-Beka sorunu söylemi ülkemizdeki birliği bozuyor mu? Toplumdaki bu iç çatışmadan nasıl bir yarar sağlanıyor ki bu söylemlere devam ediliyor?

Türkiye izlenen yanlış politikalardan dolayı zayıflamıştır. Böyle sürdürülürse bu politikalar daha ağır sıkıntılarla karşı karşıya kalacağız. Ama biz bin seneden beri bu coğrafyadayız ve gelecek bin sene de bu coğrafyada olacağımıza inanıyorum. Büyük sıkıntılar aştık, bundan sonra da bu sıkıntıları aşacağız. Vatandaşı tehdit etmekten vazgeçip onun yerine Türkiye’nin önündeki sorunları, krizleri çözelim. O zaman bugün karşı karşıya olduğumuz ağır tehditler ortadan kalkacaktır.


-Kitapta ekonomik kriz konusundaki bölümde, “Yap-İşlet-Devret” modelinin “Yap-İşlet-Soy” modeline dönüştüğünü anlatıyorsunuz. Krizin faturasının yıllardır halka çıkarıldığı gerçeğini de göz önünde bulundurursak bu krizden çıkış nasıl mümkün olacak?

Önce; tasarruf, tasarruf, tasarruf. Sonra; üretim, üretim, üretim. Çünkü Türkiye 2002’den beri üretmiyor.Türkiye 2002’den beri israf ediyor. Kaynaklarını israf ediyor, insanını israf ediyor ve hâlâ da krizin en ağır noktasında israfa devam ediliyor. Oysa devletler rasyonel şekilde yönetilirlerse zenginliğe kavuşurlar. Bakın krizin en ağır noktasında -basit bir örnek ama çarpıcı olduğu için ifade ediyorum- Yeni Zelanda’da yapılan katliamdan sonra Yeni Zelanda’ya giden Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı özel uçakla gidip geldiler. Oysa Batılı bir ülkede olsaydı bu her ikisi de özel uçakla değil, resmi tarifeli uçakla giderlerdi. O zaman devlete maliyetleri 5 bin-15 bin dolar olurdu, daha fazla olmazdı. Ama şimdi devlete maliyetleri git gel 5 milyon TL. Kabul edilebilir mi? Hayır, kabul edilemez. Bu kadar ağır bir krizden geçen bir ülkede cumhurbaşkanına uçak alınmaz, bu millete hakarettir. Milleti tanzim satış kuyruklarına dizip kendinize uçak alamazsınız.


“MİLLETİ TANZİM SATIŞ KUYRUKLARINA DİZİP KENDİNİZE UÇAK ALAMAZSINIZ”

Milleti tanzim satış kuyruklarına dizip kendinize sarayınızın etrafında, yazlık sarayınızın etrafında 200 hektar daha araziyi kamulaştırarak daha rahat yüzecek yer inşa edemezsiniz. Özetle israf politikası hala devam ediyor. Yap-İşlet-Soy modeli ya da Yap-Soy-İşlet modeli de devam ediyor. Rakamlar ortada. Erdoğan iktidara gelmeden önce yapılan bütün Yap-İşlet-Devret’lerde 10 milyar dolarlık kabaca yatırım yapılmış, kâr 454 milyar dolar; yani yüzde 4 kar yapılmış. Erdoğan döneminde yapılan Yap-İşlet-Devret veya Kamu Özel İşbirliği modellerinde ise kâr oranı yüzde 143. Bunu konuştuğun zaman bu diyorlar servet oluşturma, servet aktarımı. Bunu lütfen Türk halkının cebinden yapmayın, milletin kasasından yapmayın. Eğer onlar da yüzde dörtle yapılsaydı şimdi bugün biz çok daha küçük faturaları öderdik. Tabii şu yalan da söyleniyor, milletin cebinden beş kuruş çıkmıyor. Bu büyük bir yalan, milletin cebinden çıkıyor bu para.


-Suriyeli sığınmacıların ülkemiz açısından bir tehdit oluşturduğunu söylüyorsunuz. Kitabınızda kapsamlı şekilde anlatıyorsunuz bu tehdidi ama kısaca burada da konuyu açıklar mısınız?

Suriyeli sığınmacılar son bin senede yaşadığımız dört büyük tehditten bir tanesidir. Birincisi; Haçlı Seferleri’dir, bizi Anadolu’dan atabilirdi. İkincisi; Ankara Savaşı, 1402’den sonra girdiğimiz Fetret Devri’dir, devletimiz yıkılabilirdi. Üçüncüsü; Mondros Mütarekesi sonrasıdır, Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulamayabilirdi. Bize biçilen kader İngiliz başbakanı tarafından; “Türkler Asya’nın Kızılderilileridir, akıbetleri de onlar gibi olacaktır” şeklindeydi.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde biz bu emperyalizmin projesini çöplüğe attık. Şimdi yine Türk milletinin Anadolu’daki egemenliğini ve hukukunu tehdit edecek bir gelişme yaşanıyor. Bu bir demografik istila. Altı milyonun üzerinde insan Türkiye’de sığınmacı olarak bulunuyor. Bunların 3.8 milyonu Suriyeliler ve kayıtlılar. 1 buçuk milyonu Suriyeli, kayıtsız; 900 bini de değişik uluslardan insanlar. Erdoğan Suriyelilerin Türkiye’de kalması sürecini destekliyor, onlara vatandaşlık verilmesini istiyor. Bugün 3.8 milyon üzerinden hesaplarsak her 20 kişiden 1 tanesi Suriyeli. Bunlara vatandaşlık verirseniz 20 sene sonra her 13 kişiden 1’i Suriyeli olacak, 3.8 milyon olan sayıları 7.2 milyona çıkacak. Eğer kayıt kapsamında olmayan 1 buçuk milyon Suriyeliye de vatandaşlık verirseniz o zaman 10 milyona çıkacaklar.


-Suriyelilere gerçekten vatandaşlık vermek istiyorlar mı yoksa onları her krizde Batı’ya karşı, ”açarım kapıları, gönderirim” diyecekleri bir tehdit unsuru olarak mı görüyorlar?

Hayır, zaten artık o gündemden kalktı. Vatandaşlık vermek istiyor. Böylece Türkiye’de milli devletin temelini oluşturan demografik yapıyı değiştireceğini ve millet bilincinin yerine zaman içinde ümmet bilincini oluşturacağını düşünüyor. Ondan dolayı, evet vermek istiyor.


-Suriyeli sığınmacıların ülkemizde kalmaya devam etmesi “Batı” tarafından da destekleniyor, bunun en önemli nedeni nedir?

“BÖLGEYE KÜRDİSTAN KURULUYOR”

Suriye'nin kuzeyinden geliyor yüzde 67’si İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre. Bizim tespitlerimiz de o doğrultuda. O bölgeden geliyorlar, o bölge boşalıyor, o bölgeye Kürdistan kuruluyor, Suriyeliler de Türkiye’ye getiriliyor. Özetle, bu bir “PKK-İstan” kurma projesinin yan ürünü ve ileriki aşamada olacak şey de Türkiye’ye getirilen Suriyeliler üzerinden Türkiye’de bir iç savaşı kışkırtacak ortam üretmek. Bu da çok kolay yapılabilir ne yazık ki.

Suriyelilerin bu jeopolitik riskler dışında farklı tehditler de var. Türkler işlerini kaybediyorlar, Arap istihbarat servisleri Türkiye’de çok rahat eleman bulabiliyorlar, Türk sağlık sistemi iflas etti, Türkiye’de bir Suriye mafyası oluşuyor. Bu sonuçları da Türk toplumu yaşıyor. Erdoğan mümkün olduğunca bunların tartışılmamasını istiyor çünkü AKP seçmeni dahil seçmenlerin yüzde 85’i Suriyeliler Suriye’ye diyorlar. Mesele bunu gerçekleştirmek için bizim de ciddi şekilde konuyu gündemde tutmamız.”

Furkan Karabay
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.