Çöküşten Çıkış Mümkün mü?

Orta vadede, ülkemize yakışanı; çağdaş, tam demokratik, özgürlükçü bir Anayasadır. Anayasa bir ülkenin temelidir, binanın temelidir. Binanın temeli doğru yapılmazsa o bina güçlü olamaz.

Önce bir soruyla başlayalım: Bir Ceza hukukçusu Anayasa hukuku sorunları ile neden ve nasıl ilgilenir?
 
A.        Genel Olarak
 
Yukarıdaki sorunun önce genel cevabından başlamak yerinde olur.
 
1) En genel boyutuyla bakarsak, özellikle bireysel başvurunun 2012 yılından bu yana anayasal düzenimizin önemli bir unsuru haline gelmesinden sonra, yalnız ceza hukuku değil, hukukun tüm dallarında bir “anayasallaşma” süreci başlamıştır. Bu süreç, içinde bulunduğumuz anayasasızlaştırma aşaması ölçüsünde aksasa bile, uzun vadede ve nesnel yaşam ilişkilerinin siyasal boyuttan uzak kaldığı oranda kaçınılmaz bir gelişme gösterecektir. Bu anlamda hukuk düzeninin normal işleyişinde, hangi hukuk dalının unsuru olduğuna bakılmaksızın, bir düzenlemenin AİHS kapsamındaki anayasal hak ve özgürlükleri ihlâl eden uygulaması, bireysel başvuruya konu olabilir ve ilgili hukuk dalının iç uygulamasında normal bir müdahale olarak değerlendirilse bile, anayasa hukuku perspektifi ile bireysel başvurunun konusu olan temel hak ve özgünlüğün ihlâli olarak değerlendirilebilir. Hukukta görülen bu anayasallaşma sürecinin yargılama usulü açısından belirleyici özelliği, dava yollarının tüketilmesi koşulunda kendini gösterir. Bu koşul, son tahlilde Anayasa Mahkemesi’nin vereceği kararın, henüz Anayasa Mahkemesi önüne gelmeden çözülmesi gerektiği varsayımı ve beklentisinden kaynaklanır. Dava yollarının tüketilmesi aşamasında hakkın ihlâli sonucunu doğuracak derecede hatalı bir değerlendirme, Anayasa Mahkemesi’nin bağlayıcı kararı ile düzeltilir. İşte bu hak eksenli tespit süreci, bireysel başvuru ile temyiz aşaması arasındaki nitelik farkının da belirleyici unsurudur.
 
Bundan tam 2 yıl önce, Şubat 2017’de,”Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” şeklinde “yapay” bir terim seçilerek Partili Cumhur Başkanı Tartışılırken, Prof. Dr. Şule Özsoy’un Başkanlı parlamenter sistem adlı Kitabını okumuş ve “Çare Başkanlık mı?” diye düşünmeye başlamıştım.  O dönem söylenenlerin tam aksine, yeni “sistemin”; (1) sürekli koalisyon/ittifaklara yol açacağını, (2) Meclis’i sembolik bir konuma getireceğini, (3) adalet, hak ve özgürlüklere ve (4) özellikle de ekonomiye olumsuz etki yapacağını (işsizlik ve enflasyonu körükleyeceğini)Katıldığım tüm akademik toplantılarda ayrıntılı şekilde anlatmıştım. Hatta bu konuda eleştiri de almıştım “neden hukuku sürekli ekonomiyle ilişkilendiriyorsunuz!” diye… Bugün ise maalesef sonuçlar ortada.


 
Üstelik Ekim 2016’da başkanlık sürecinin başlamasından hemen önce; 1 Dolar 3 TL’ydi.
 
Örneğin, enflasyon neden bu seviyelere çıktı? Sistem güven vermediği için yatırımlar durdu (tam tersine sermaye göçü oluştu), sermaye girdisi olmayınca ve büyüme de harcamalarla gerçekleşince, borçlanma ihtiyacı arttı, risk algısı artınca borçlanma da çok pahalıya yapıldı; güven azalınca TL de değer kaybetti tüm girdiler (çoğu döviz bazlı olduğu için) arttı; üretim maliyetleri patladı, enflasyon korkunç seviyelere ulaştı… Hukuk bir bilimdir ve güçler ayrılığı ve denge-denetim olmayan bir sistemin bu sonuçlara yol açacağını öngörmek zor değildi.
24 Haziran sonrası bilinçli olarak aylarca sustum; samimiyetle bir “şans” vermek için, izlemek için. Ama artık sonuç (maalesef) çok net ortadadır. Bunları şimdi hatırlatmamın sebebi, bizi yönetenlerin, bugün söyleyeceklerime kulak vermeleri içindir.  Bu ülke hepimizin ve amaç gemiyi yakmak değil, amaç hep birlikte gemiyi tekrar sakin sulara çıkarmaktır. Ama bunun için konulara samimiyetle yaklaşılması şart.
 
Orta vadede, ülkemize yakışanı; çağdaş, tam demokratik, özgürlükçü bir Anayasadır. Anayasa bir ülkenin temelidir, binanın temelidir. Binanın temeli doğru yapılmazsa o bina güçlü olamaz.
 
Ancak şu an kısa vadede de her şeye rağmen çözüm üretmeliyiz. Bir hukukçu olarak ilk aşamada önerebileceklerim şunlardır;
 
1. Güveni tekrar oluşturmak şart! Enflasyonu olağanüstü seviyelere getiren unsurların en başında oluşan güven krizi ve sonrasındaki kur krizidir. Güveni tekrar oluşturmak için birçok adım atmak gerekecektir. Bunlardan bazılarını sayıyorum;
 
2. Beyin ve sermaye göçünü durdurmak şart! Bunu sağlamak için iktidar, ötekileştiren söylemlerine son vermeli. Devletin başı, birleştirici bir rol oynamalı, Anayasamızda halen yazdığı üzere “tarafsız” kalmalı. Her vatandaş istediği siyasi partiye oy verebilir; Devlet her vatandaşa eşit mesafede durmalıdır. Diğer siyasi partileri “düşman” gibi göstermek, ülkemizin birlik beraberliğine yapılacak en büyük kötülüktür. Ötekileştiren söylemler, “dışlayıcı ekonomi” yaratıyor ve ülkenin ciddi kesimi (yaklaşık yarısı) ülkeye emek ve yatırım yapma konusunda yeterince motive edilmiyor. Türkiye ekonomisinin %70’ini oluşturan kentlerin ‘hayır’ oyu kullandığını unutmayalım; bu %70’i dışlamak, ekonomiye zarar vermez mi? Ayrıca, beyin ve sermaye göçünü durdurmak için;
 
3. Özgürlük ortamını sağlamak şart! Her muhalif söyleme ceza soruşturması açıldığı bir ülkede üretken, eleştirel beyinler özgür üretebilecekleri/hissedecekleri ufuklar arar. Yazdıkları, söyledikleri yüzünden (yazdıkları/söylediklerinde suç unsuru yoksa örneğin şiddete çağrı yoksa) kimse hapiste olmamalı. Bu konuda devlet bir çalışma yapabilir.
 
4. Liyakat temelinde Devletin kurumsal yapısının onarılması şart! Temmuz 2018’de KHK+CB Kararnameleri ile devlet ve tüm bağımsız kurumlardaki atamalar için liyakat süreç ve kriterleri iptal edildi. Liyakatin olmadığı bir sistemde bütün ülke geriler. Keyfiyete açık sözlü mülakat/eleme sistemlerine son verilmeli. Devlet + bağımsız kurumlara kilit adaylar ise Meclis’te şeffaf şekilde sorgulanmalı (başkanlık sistemlerinde bu denetim var). Özellikle ekonomiyi ilgilendiren tüm kurumlara çok tecrübeli, güven veren – bağımsız – isimler getirilmeli.
 
5. İş yaratmak şart! Son 6 ayda 917,000 insanımız işsiz kalmış! İş yaratmak için, üretim şart – üretim için yatırım şart – yatırım çekmek için hukuk devleti şart! Devlet yönetimi hukuka saygı göstermeli, örnek olmalı. Orta vadede ise yargı reformu şarttır.
 
6. Teknoloji üretimi ve AR-GE şart! Bir örnek; tüm rektörlerin merkezi idare tarafından atandığı bir sistemde üniversiteler özgürce üretemez. Eğitim sisteminde çok köklü, özgürlükçü ve bilim temelli bir reform yapılmalı. Sanayide doğru/stratejik alanlarda doğru teşvik sistemleri uygulanmalı. Teknoloji ihracatında dünyada 37. Sıradayız!
 
7. Akılcı tarım politikalarına öncelik vermek şart! Bakınız AB’ye; en fazla devlet desteği alan sektör tarımdır, zira bu bir ülkenin bağımsızlığının birinci şartıdır!
 
8. Gençlerimize umut vermek şart! Gençler umutsuz, gelecek görmüyorlar. Gençlerimizin üçte biri işsizdir. Ekonomide fırsat eşitliği tekrar sağlanmalı; örneğin ihale kanununa yapılan yüzün üzerinde istisna, girişimciler arasında fırsat eşitliğini bozuyor; rekabetçi ve çağdaş bir sistem kurulmalı. Bu aynı zamanda tasarruf da sağlayacaktır.
 
9. İyi uluslararası ilişkiler şart! Dünyada “izole” değiliz, dışa son derece bağlı bir ekonomimiz var. Özellikle Avrupa’ya; yatırımlarımızın %75i Avrupa’dan, ihracatımızın %50si Avrupa’ya, turizm gelirlerimizin %50si Avrupa’dan. Menfaatlerimizi akıllıca koruyacağız, ancak Avrupa ile iki günde bir kavga ederek ekonomimizi toparlamamız mümkün değil. Atatürk’ün sözlerinin değerini anlamamız gerekiyor; “ülkede barış, dünyada barış”.
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.