Sosyal Devlet Özürlülük ve Siyaset Üçlemi

Yıllardan beri varlık sebebi, neye yaradığı ve işlevi hususunda kafa yorduğum, bir türlü makul sonuca ulaşamadığım 3 Aralık Dünya Engelliler Gününe binaen yazma ihtiyacı hissedip, bu makaleyi kaleme a

Yıllardan beri varlık sebebi, neye yaradığı ve işlevi hususunda kafa yorduğum, bir türlü makul sonuca ulaşamadığım 3 Aralık Dünya Engelliler Gününe binaen yazma ihtiyacı hissedip, bu makaleyi kaleme aldım. Umarım maksat hâsıl olur.
 
Özürlü bireyler toplumun en büyük azınlık gruplarından birisidir. Bu insanlar özürlü olmaları nedeniyle hem kamusal alanda hem de özel alanda pek çok sorun yaşamaktadırlar. Ancak bu sorunların başını çeken, fiziki koşullardan ziyade, sosyal devletin gereği değil, sosyal sömürü politikalarının izlenmesinden doğan sorunların getirisi olan toplumdan dışlanma, ayırımcılık ve önyargılardır. En temel haklardan yoksundurlar. Çok sorunları olduğu ve onları çözmekten aciz oldukları düşünülmektedir. İşin en acı veren yanı ise, Bu gün iktidarı elin de tutanların, salt maddi bir şeyler vermek sureti ile bu konuyu bir oy devşirme mekanizması olarak görmeleridir. Örneğin, TBMM’de özürlülerle ilgili olarak sıkça pozitif ayrımcılık kelâmı zikredilmektedir. Oysaki anılan kavramın özürlülükle bağdaşır bir yanı yoktur. Bize göre ayırım, eşitler arasın da oluşan bir durumdur. Peki, öyleyse, meselâ bir gören ile görmeyen gerek eğitim, gerekse sosyal yönden eşit mi ki, siz bunlar arasın da bir ayrımdan söz ediyor, bu da yetmiyor bir de bu ayrımı pozitif, yani özürlünün lehine yaptığınızı iddâ ediyorsunuz? O bakımdan bu bakış açısı, medikal modeli yansıtan, gayrı insanî bir bakış açısıdır.
 
Medikal model özürlü bireyleri sorun olarak gördüğü için, onlar da sorunlu ve yetersiz kişiler olarak damgalanmaktadırlar.
 
Buna karşılık özürlülük sosyal modeli çerçevesinde özürlülük, kurumsal ayırımcılığın ve sosyal dışlamanın bir biçimi olarak değerlendirilmektedir.
 
Bu gün sizlere, sosyal model, Özürlülük Hakları Hareketi çerçevesinde genel olarak kısaca dilimin döndüğünce özetlenmeye çalışılacaktır.
 
Özürlülük, hangi tipte olursa olsun bugüne dek ağırlıklı olarak medikal model açısından irdelenmiştir. Medikal model çerçevesinde, özürlülük büyük ölçüde bireyin yetersizliğine, patolojisine dayalı olarak açıklanmaktadır. Başka bir deyişle Özürlü bireyler çeşitli engelleri, yetersizlikleri olması nedeniyle toplumda ' normal ' bireylerden ayrı bir konumdadırlar.
 
Özürlü bireyleri böyle ele alış, pek çok sorunun oluşumuna yol açmaktadır. Bunların başlıcaları Özürlü bireylere yönelik ayırımcı, damgalayıcı tutumlar olarak özetlenebilir. Birey, özürlü oluşu nedeniyle 'aciz', 'yetersiz' olarak tanımlandığında bu doğrultuda müdahalelere de hedef olmaktadır. Özürlü bireye 'rağmen', onun adına çeşitli düzenlemeler yapılmaktadır. Oysa özürlüler kendilerini ilgilendiren konularda yine kendilerinin karar vermeleri gerektiğini düşünmekte ve buna ihtiyaç duymaktadırlar. Bunun tersinin olması, özürlülerin kendilerini daha da sınırlandırılmış hissetmelerine neden olmaktadır. Buna bağlı olarak özgüvenleri, özsaygıları sarsılabilmektedir. İntihara dek uzanan başta depresyon olmak üzere çeşitli ruhsal sorunlar geliştirebilmektedirler.
 
Yaşanılan bu sıkıntılar, özürlülüğe farklı bir bakışın gelişmesine yol açmıştır. Bu yeni bakış, sosyal model olarak tanımlanabilir. Sosyal model, bireyleri Özürlü kılan durumun, onların 'özürlülükleri' olmadığını ileri sürmektedir. Özürlü kılan temel faktör, toplumun kısıtlayıcı, damgalayıcı, ayırımcı ve dolayısıyla engelleyici tutumlarıdır. Bu bakış, özürlü bireylerin kendilerini toplumdan soyutlanmış değil tersine toplumla bütünleşmiş hissetmelerine ortam hazırlamaktadır. Sosyal modelin Özürlüleri toplumdan soyutlayıcı değil tersine toplumla bütünleştirici yaklaşımı günümüzde giderek artan ölçüde kabul görmektedir. Özellikle özürlü bireyler ve onların yakınları (akraba, arkadaş, vb.) böyle bir yaklaşıma büyük ihtiyaç duyduklarını dile getirmektedirler.


 
ÖZÜRLÜ HAKLARINA GENEL BİR BAKIŞ
 
Özürlülük, her dönemde ve her toplumda pek çok kişiyi yakından ilgilendiren önemli konulardan biri olarak varlığını sürdürmüştür. Yine özürlülük, pek çok sorunu da tartışma konusu yapmaktadır. Yaşanılan sorunların çok boyutlu olduğu açıktır. Bu nedenle de sorunların aşılabilmesi yönünde bir mücadele verilmesi gereklidir.
 
Toplumda yaşanan sorunlar ancak örgütlü mücadeleyle aşılabilir veya yıkıcı etkileri azaltılabilir. Aksi halde sorunlar hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ciddi ve geri dönülemez zararlara yol açabilir. Ancak sorunların aşılmasına yönelik örgütlü mücadele kolaylıkla gerçekleştirilemez. Uygun koşulların oluşması gereklidir. Bu ise çoğu kez uzun zaman alır.
 
Uygun koşullar denildiğinde öncelikle düşünülmesi gerekenler, bu mücadeleyi gerçekleştirecek olanların bilinç düzeyleri ve duyarlılıklarıdır. Yalnızca özürlü bireylerin değil toplumu oluşturan diğer bireylerin de özürlülük, özürlü hakları gibi konularda yüksek bir bilinç ve duyarlılık sahibi olmaları büyük önem taşımaktadır. Özürlülere hizmet veren örgüt ve vakıfların temsilcilerinin, resmi ve gönüllü tüm kuruluş yetkililerinin ortaklaşa çalışmaları, merkezi ve yerel politika hazırlama süreçlerine katılmaları yaşamsaldır. Özürlülerin sorunlarının ve bunlara yönelik çözüm yollarının saptanması aşamasında, karar organlarında bizzat özürlülerin katılımı öncelikli olmalıdır. Bütün bunların gerçekleşmesi için gereken bilinç ve duyarlılık düzeyi kısa sürede oluşamayabilir. Ne var ki sorunları yaşayanların örgütlü olarak seslerini duyurabilmeleri, mücadelelerini planlamaları ve bu doğrultuda eyleme yönelmeleri uzun zaman alabilir.
 
Özürlülük açısından da benzer bir durum söz konusudur. Özürlü bireyler ne kadar çok sayıda olurlarsa olsunlar, Örgütlü mücadeleleri hiçbir toplumda hızlı ve kolay olmamıştır. Bunun önemli bir nedeni biraz önce de vurguladığım gibi gerek özürlü bireylerin gerekse toplumun sorunun niteliği, boyutları ve çözüm yolları gibi konulara ilişkin duyarlılık ve bilinç düzeylerinin düşüklüğüdür. Toplumların sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi, kuşkusuz vatandaşların duyarlılık ve bilinç düzeylerini etkiler. Sosyoekonomik açıdan gelişmiş toplumlarda vatandaşların da başta özürlülük olmak üzere pek çok soruna yönelik olarak duyarlılık ve bilinç düzeylerinin yüksek olması olasılığı vardır. Ancak genel olarak, ister gelişmiş, ister gelişmekte olan, isterse azgelişmiş ülke olsun, vatandaşların (özürlü veya değil) duyarlılık ve bilinç düzeyleri, sorunların etkili biçimde ele alınmasına ve güçlü bir mücadelenin biçimlenmesine elvermekten uzaktır.
 
Özürlü bireylerin haklarının elde edilmesine yönelik mücadele birdenbire başlamamış; zamanla biçimlenmiştir. Bu biçimleniş, pek çok acıyı ve sıkıntıyı da içermektedir. Özürlülük ve özürlü haklarına ilişkin olarak belirli modeller de söz konusu biçimlenişi etkilemiş hatta yönünü belirlemiştir. Aşağıda uzun bir döneme adeta damgasını vurmuş olan medikal model ana hatlarıyla irdelenmektedir.
 
 
MEDİKAL MODEL VE ÖZÜRLÜLÜK
 
Bilindiği gibi özürlülüğe ilişkin ilk ve en eski model 'ahlaki model'(morality model)'dir. Söz konusu model özürlülüğün, ahlaki çöküntüden kaynaklandığını, insanın içindeki 'şeytanın' veya 'ahlaksızlığın' dışa vurumu olduğunu ileri sürmüştür. Böylece hem özürlü bireyler hem de onların aileleri büyük bir utanç yaşamaya başlamışlardır. Kuşkusuz özürlü bireyler ve aileleri yalnızca utanç ve damgalanmayla karşı karşıya bırakılmamışlardır. Aynı zamanda suçlanmışlar hatta ceza almışlardır. Öte yandan çok uzun süre özürlü bireylerin bedenlerine şeytanın ve kötü ruhların egemen olduğuna inanılmıştır. Bu nedenle uğradıkları fiziksel ve ruhsal, duygusal şiddetin, özürlü bireylerin zihninden hiçbir zaman kazınmayacağı, hatta 'ortak bilinçaltlarına' yerleşeceği düşünülebilir. Pek çok kültürde özürlü bireylerin karşılaştığı olumsuz durumlar 21. yüzyıla dek değişik ölçülerde olsa da varlığını korumuştur.
 
Medikal model 1800'lü yılların ortalarında tıp ve rehabilitasyon alanlarındaki gelişmelerle birlikte ortaya çıkmıştır. Bu model 'ahlaki çöküntü'den çok 'patoloji' ile sınırlıdır. Ahlaki model kadar 'kötüleyici' olmasa da 'özürlülüğü olan bireye' ya da özürlülük yaşantısına değil de 'özürlülüğe' odaklanmıştır. Medikal model tüm özürlü bireylerin otomatik olarak 'kısıtlı' olduğunu varsaymaktadır. Buna paralel olarak da özürlü bireylerin yaşadıkları sorunlar-ahlaki modelin yükledikleri kadar çok olmasa da- ciddi bir artış göstermiştir. Olumsuz toplumsal tutumlar (damgalama, aşağılama, vb) özürlü bireylerin dışlanmasına, onların toplumsal yaşama etkin biçimde katılamamalarına neden olmuştur. Kendilerini damgalanmış, toplumdan soyutlanmış, hatta adeta düşmanlıkla çevrelenmiş hisseden özürlüler mevcut potansiyellerini ortaya koyabilecek fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel olanaklardan da çoğu kez yoksun bırakılmışlardır.
 
Kuşkusuz medikal model, özürlülükleri olan bireylere ve onların ailelerine pek çok olanak da sağlamıştır. Sözgelimi tanı, tedavi, bakım ve izleme programlarının güçlendirilmesi, önleme programlarının dikkatle hazırlanması özürlü bireylerin ve onların yakınlarının yaşam kalitelerini yükseltmiştir. Yaşam kalitesinin yükseltilmesinin özürlülerin en doğal ihtiyacı ve hakkı olduğu bilinmektedir. Yaşam kalitesinin yükseltilmesi beklentisi de kuşkusuz özürlülerin haklarının etkili biçimde savunulmasından bağımsız düşünülemez.
 
Koruyucu ve önleyici programların başarısı, özürlülüğe yol açan gerek doğumsal gerekse edimsel nedenlerin önemli bir bölümünün ortadan kalkmasında etkili olmuştur. Yeni hizmet modelleri geliştirilmiş, sağlık sisteminin hümanize edilmesi yönünde ciddi adımlar atılmıştır.
Yukarıda da vurgulandığı gibi medikal model özürlülük alanında ve özürlü bireylerin yaşamlarında çeşitli kolaylıklar sağlamıştır. Bununla birlikte 'patoloji'ye odaklanması özürlü bireylerin 'aciz' olarak tanımlanmasına da yol açmıştır. Bu nedenle özürlü bireyler toplumda önyargı, aşağılanma ve dışlanmayla karşılaşmaktadırlar.
 
Yeteneklerinin sınırlı olduğuna inanılmakta, aşırı koruyucu-kollayıcı tutumlara hedef olmaktadırlar. Toplumda adeta azınlık olarak nitelendirilebilecek ayrı bir kategoriye itilmektedirler.
 
Türkiye de dâhil olmak üzere pek çok ülkede medikal modelin 'normal'-'anormal' şeklinde yaptığı sınıflamanın özürlü bireylere yönelik ayırımcı tutumları güçlendirdiği söylenebilir. Ayrıca modelin özürlü bireyleri 'tam' değil de 'daha az' kabul etmesi, insanların 'farklılıkları' olabileceği gerçeğine ters düşmektedir. Bu doğrultuda bazı bilim adamları medikal modeli, bir tür 'sosyal ırk ayırımı' (social apartheid) ile ilişkilendirmektedirler. Bunun nedeni medikal modelin -bazı vakalarda- özürlü olmayanların (genellikle de sağlık profesyonellerinin) özürlüleri zor kullanarak toplumdan uzaklaştırmalarını onaylamasıdır. Hatta Hunt, özürlü bireylerin hastanelerde ve bakımevlerinde sistematik olarak 'ayaklarının kaydırıldığını', başka deyişle 'sağlıklarının azar azar daha da bozulmasına yol açıldığını' ileri sürmektedir.
 
Medikal modele ilişkin süregelen tartışmalar, soru işaretleri ve kuşkular zamanla bambaşka bir modelin doğuşuna da ortam hazırlamıştır. Bu model 'sosyal model' olarak adlandırılmaktadır. Aşağıda sosyal model, 'Özürlülük Hakları Hareketi' perspektifinde ana hatlarıyla tartışılacaktır.
 
 
ÖZÜRLÜLÜK HAKLARI HAREKETİ VE SOSYAL MODEL
 
Bu başlık altında ayrıntılı bir tarihsel analiz yapılması düşünülmemektedir. Özürlülük Haklan Hareketinin (Disability Rights Movement) doğuşunda etkili olan temel kilometre taşları ile hareketin vurguladığı başlıca noktalar üzerinde durulacaktır.
 
Özelikle İkinci Dünya Savaşının ardından özürlü bireylerin vatandaşlık hakları eskiye kıyasla daha çok dikkate alınmaya başlamıştır. Özürlü bireylerin toplumdaki diğer bireyler gibi her türlü vatandaşlık hakkına sahip oldukları varsayılmıştır. Bununla birlikte pek çok ülkede Anayasayla güvence altına alınmış ve yasalarla desteklenmeye çalışılan bu haklar çoğu kez kâğıt üzerinde kalmış; günlük yaşamda tam olarak işlerlik kazanamamıştır.
 
Toplumsal yaşamın hemen hemen her alanında gözlenen özürlü haklarının ihlali gibi sorunlar, yasaların uygulanmasındaki aksaklıklar, özürlülük mevzuatındaki yetersizlikler yeni bir hareketin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yetmişli yıllardan itibaren başta ABD ve İngiltere olmak üzere gelişmiş Batılı ülkelerde biçimlenen Özürlülük Hakları Hareketi, esas olarak, özürlü bireylerin ortak bir hedef doğrultusunda örgütlenmesiyle gündeme gelmiştir. Ortak hedef, özürlü bireylerin haklarının politik eylem platformunda dile getirilmesi, savunulması ve güçlendirilmesidir.
 
Özürlülük Hakları Hareketinin başlıca amaçları şöyle özetlenebilir:
 
  • Özürlülerin kendi seslerini dayanışma içinde toplumda en etkili şekilde duyurmak
  • Özürlülerin bağımsızlığı ve 'kendi kaderini belirleme' ilkesini hayata geçirmek
  • Özürlü bireylerin toplumla gerçek anlamda bütünleşmelerinin önündeki engelleri yıkmak ve savunuculuk yapmak üzere kendi inisiyatiflerinde olan örgütler oluşturmak
  • Özürlü bireylerin özel ve kamusal yaşamlarını etkileyen ve düzenleyen her türlü yasayı özürlülere yönelik ayırımcı hükümlerden tümüyle arındırmak.
 
Anlaşılacağı üzere, Özürlülük Hakları Hareketi esas olarak Özürlülerin vatandaşlık haklarını vurgulamaktadır. Bunun temel nedeni, özürlü bireylerin sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, sağlık, eğitim vb. haklarının sistematik olarak görmezden gelinmesi hatta çiğnenmesidir.
 
Bu noktada Özürlülük Haklan Hareketinin ürünü olarak nitelendirilebilecek ve global önemi olan en temel hukuki düzenlemeye değinmek yararlı olacaktır. Söz konusu düzenleme Birleşmiş Milletler Özürlü Bireylerin Hakları Beyannamesi (Declaration on the Rights of Disabled Persons) adını taşımaktadır.
 
Kuşkusuz İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi başta olmak üzere pek çok hukuki düzenlemede özürlü bireylere ve onların haklarına güçlü vurgular yapılmıştır. Ancak özürlü bireylere ve onların ailelerine 'dolaylı' değil de 'doğrudan' yönelmek açısından yukarıda belirtilen düzenlemenin -ana hatlarıyla da olsa-ele alınması gerekli görülmektedir.
 
Birleşmiş Milletler Özürlü Bireylerin Hakları Beyannamesi 9 Aralık 1975 tarihinde Genel Kurulun 3447 (XXX) sayılı kararıyla ilan edilmiştir. Toplam 13 maddenin yer aldığı Beyanname, özürlü bireylerin haklarının korunması için ulusal ve uluslararası eylemin önemini vurgulamaktadır.
 
Çalışmanın konusuyla doğrudan bağlantılı olması açısından söz konusu Beyannamenin maddeleri aynen aktarılmaktadır:
 
  • 'Özürlü birey' (disabled person) terimi 'doğumsal olsun veya olmasın, fiziksel veya zihinsel kapasitesindeki bir yetersizliğin sonucu olarak, normal bireysel ve/veya sosyal yaşamın gerekliliklerini kısmen veya tümüyle kendi başına sağlayamayan herhangi bir birey' anlamına gelmektedir (Md. 1)
  • Özürlü bireyler bu Beyannamede ortaya konulan tüm hakları kullanabilme yeteneğine sahiptirler. Bu haklar, herhangi bir istisna olmaksızın ırk, renk, cinsiyet, dil, din, politik veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mal varlığı, soy veya herhangi bir başka durum dikkate alınmaksızın özürlü bireyin kendisi veya ailesi için garanti edilmektedir (Md. 2)
  • Özürlü bireyler, insani değerleri nedeniyle doğuştan saygı görme hakkına sahiptirler. Özürlü bireyler, özürlülüklerinin orijini, doğası ve ciddiyeti ne olursa olsun, kendi ülkelerindeki yaşıtları olan diğer vatandaşların sahip oldukları en başta olabildiğince normal ve tam anlamıyla iyi bir yaşam sürme hakkı olmak üzere tüm haklara sahiptirler (Md. 3)
  • Özürlü bireyler, diğer insanların sahip oldukları aynı vatandaşlık haklarına ve siyasal haklara sahiptirler (Md 4)
  • Özürlü bireyler olabildiğince kendilerine güvenlerini sağlamak üzere dizayn edilmiş önlemlere hak kazanmışlardır (Md 5)
  • Özürlü bireyler, protez ve ortopedik aletleri de kapsayan tıbbi, psikolojik ve fonksiyonel tedavi, sosyal entegrasyon veya yeniden entegrasyon süreçlerini hızlandıracak, kapasite ve becerilerini en üst düzeyde geliştirmelerine yardımcı olacak tıbbi ve sosyal rehabilitasyon, eğitim, mesleki eğitim ve rehabilitasyon, yardım, danışmanlık, yerleştirme hizmetleri ve diğer hizmetleri elde etme haklarına sahiptirler (Md 6)
  • Özürlü bireyler, ekonomik ve sosyal güvenlik ve iyi düzeyde yaşama hakkına sahiptirler. Kapasitelerine göre istihdam edilme veya yararlı, verimli ve kazançlı bir işe girme, sendikalara katılma hakkına sahiptirler (Md 7)
  • Özürlü bireyler, ekonomik ve sosyal planlamanın tüm aşamalarında özel ihtiyaçlarının dikkate alınması hakkına sahiptirler (Md 8)
  • Özürlü bireyler, aileleriyle veya koruyucu ebeveynleriyle yaşama ve tüm sosyal, yaratıcı veya rekreasyonel etkinliklere katılma hakkına sahiptirler. Hiçbir özürlü birey, kendi isteği dikkate alınmasızın bir yerde ikamete, durumunun gerektirdiğinden farklı bir tedaviye zorlanamaz. Eğer özürlü bireyin uzmanlaşmış bir kuruluşta kalması zorunlu ise o kuruluşun çevre ve yaşam koşulları, yaşıtlarının normal yaşamına olabildiğince yakın olmalıdır (Md 9)
  • Özürlü bireyler, her türlü sömürüye, ayırımcı, istismarcı veya aşağılayıcı nitelikteki her türlü düzenlemeye ve tedaviye karşı korunacaktır (Md 10)
  • Özürlü bireyler, böyle bir yardımın zorunlu olduğunun anlaşılması halinde yakınlarının ve mülklerinin korunmasını sağlayacak nitelikli hukuki yardımdan yararlanabileceklerdir. Eğer yargılama usulleri kendilerine karşı olursa hukuki prosedür onların fiziksel ve zihinsel durumlarını tam anlamıyla dikkate alacaktır (Md. 11)
  • Özürlü bireylerin örgütleri, özürlü bireylerin haklarıyla ilgili tüm konularda başarıyla danışmanlık verebilir (Md 12)
  • Özürlü bireyler, aileleri ve toplulukları, uygun olan tüm araçlarla bu beyannamede belirtilen haklarına ilişkin olarak tam anlamıyla bilgilendirilecektir (Md 13).
 
Yukarıda yer alan on üç madde, özürlü bireylerin özel ve kamusal alanda dışlanmamaları gerektiğini, insanca yaşama hakkına sahip olduklarını vurgulamaktadır. Gerçekten de özellikle sosyal politikaları oluştururken özürlü olsun veya olmasın toplumdaki tüm vatandaşları kapsayan bir yaklaşım gereklidir. Toplumu oluşturanların bir bölümünün dışlanması durumunda bu dışlamanın yarattığı olumsuzluklarla da pekişen sorunların içinden çıkılamamaktadır.
 
Birleşmiş Milletler Özürlü Bireylerin Hakları Beyannamesi, pek çok ülkede özürlülük alanında önemli adımlar atılmasına yol açmıştır. Bunlar arasında ABD'de 1990 yılında yürürlüğe giren ' Özürlülükleri Olan Amerikalılar Kanunu' (Americans with Disabilities Act) kökleri Özürlülük Haklan Hareketine uzanan önemli kanunlardan biridir. Özürlü bireylerin haklarının korunması ve toplumla bütünleşmeleri önündeki engelleri kaldırmayı hedefleyen en yeni kanunlar arasında yer almaktadır.
 
Özürlü bireylerin haklarından söz edildiğinde Avrupa Topluluğu kapsamındaki son gelişmelerden birini de vurgulamak gerekir. Bu gelişme Avrupa Özürlülük Forumudur. Avrupa Özürlülük Forumu (European Disability Forum) Avrupa Topluluğu bünyesindeki tüm özürlü kuruluşlarını içeren 'şemsiye organizasyon' (umbrella organization) dur. Oluşumun temel hedefleri Avrupa Topluluğundaki özürlü insanların seslerinin temsilcisi olmak, tüm Avrupa Topluluğu inisiyatiflerinin özürlü bireylerin insan haklarını güçlendirmelerini kolaylaştırmak ve kapsamlı bir Avrupa anti ayırımcılık mevzuatını oluşturmaktır. Avrupa Özürlülük Forumu Genel Kurulu 1999'da 2003 yılının Özürlülükleri Olan İnsanlar Avrupa Yılı (European Year of People with Disabilities) olarak önermiştir. Yılın amacı, özürlülük politikalarındaki paradigma kayışına işaret etmektir. Avrupa Parlamentosu ve diğer ilgili kuruluşların da desteğiyle özürlülük hareketinin mobilizasyonunu sağlamak, gerekli desteği almak ve bu sürecin başlatılması için tüm Avrupa ülkelerine yaymak hedeflenmiştir. Vardakastanis, Avrupa Yılının, özürlülüğü politik ajandanın başına koymak için önerildiğini belirtmektedir.
 
Sonuç olarak, Özürlülük Hakları Hareketinin medikal modele adeta bir meydan okuma olarak doğduğu, hareketin zamanla özellikle ABD ve Avrupa Topluluğu ülkelerinde güçlendiği, özürlü bireylerin haklarına özgü 'Özürlü Bireylerin Sağlık. Durumlarına Karşı Anti Ayırımcılık Kanunu' gibi yeni yasal düzenlemelerin oluşumuna ortam hazırladığı söylenebilir.
 
Özetle böyle bîr ortam, Birleşmiş Milletler Özürlü Bireylerin Hakları Beyannamesinde de vurgulandığı üzere özürlülüğü olan bireyin;
 
  • Saygı görme ve değer verilme
  • Mümkün olduğunca özgüveninin yükselmesine yardımcı olma
  • Öğretim, eğitim görme ve çalışma
  • Aile ve sosyal yaşam kurma
  • Ayırımcı tedaviden korunma
 
yönündeki haklarının korunmasına ve söz konusu hakların kullanılmasının Önündeki engellerin aşılmasına fırsat verecektir.
 
 
ÖZÜRLÜLÜK SOSYAL MODELİ

 
Özürlülük Hakları Hareketinin ivme kazanmasıyla özürlülüğün yapısal kaynakları daha fazla tartışılmaya başlanmıştır. Artık özürlülüğün bireyin 'özür durumu'ndan çok toplumun koyduğu engellerden kaynaklandığı, bu engellerin özellikle ayırımcılık ve önyargıyla biçimlendiği görülmeye başlamıştır. Bu doğrultuda da sosyal model ortaya çıkmıştır. Sosyal modelin temel iddiası özürlülüğün, bireyler arasındaki fiziksel, zihinse vb farklılıkların bir yansıması olmaktan çok toplumdaki ayırımcılığın, önyargının ve dışlamanın bir ürünü olduğudur. Yine sosyal model özellikle özürlülük hareketi doğrultusunda özürlü bireylerin özürlülüğü olmayanların oluşturduğu bir dünyada ciddi bir 'sindirmeye' hedef olduklarını ileri sürer. Bu doğrultuda özürlü bireylerin 'Özürlülük durumları' çevre koşullarının bireyin durumuna ne denli uygun olduğuna bağlıdır. Başka bir deyişle çevresel, fiziksel, mekânsal koşullar toplumsal tutumlarla birlikte bireyi özürlü kılmaktadır. Bu koşullar altında olumlu yönde tutum değişikliği yaratmak sorunları hafifletebilecektir.
 
Ancak değişim kendiliğinden olamaz. Ciddi politik düzenlemeler zorunludur. Dolayısıyla özürlü bireyi ve koşullarını daha fazla dikkate alan kapsamlı sosyal politikalar ve özürlülük politikaları değişim yaratmada ve hızlandırmada en temel araçlar arasında sayılabilir. Politika belirleme boyutunda adımlar atarken ayırımcılığın aşılması yönündeki tedbirlere ayrıca önem verilmesi gerektiği de vurgulanmalıdır. Kuşkusuz açıkça ayırımcı tutumlar sergilenmeyebilir. Ancak özürlüleri ve onların sorunlarını, ihtiyaçlarını ve beklentilerini görmezden gelmek ya da önemsememek de ayırımcılık kategorisinde değerlendirilebilir. Böylece özürlülerin gerçekten 'açınılacak' bir konuma sürüklenmelerine uygun ortam hazırlanmış olur.
 
Özürlülük hareketinin ürünü olarak ortaya çıkan sosyal model, özürlü bireylerin zihinsel ya da fiziksel durumlarından ötürü toplumla bütünleşmelerinin engellendiğini savunmaktadır. Bu engeller tekerlekli sandalyeyle çıkılamayacak basamaklar, yüksek kaldırımlar, duvarların yüksek kısımlarına monte edilen elektrik anahtarları gibi mekânsal engeller olabileceği gibi özel alt sınıflar gibi eğitimsel nitelikli engeller de olabilir. Bunların yanı sıra depo niteliğindeki tedavi ve bakım kurumları da tıbbi engeller kategorisinde düşünülebilir.
 
Özürlülük Hareketinin oluşturduğu zemin üzerine inşa edilen sosyal model medikal modelin adeta anti tezidir. Light (18)'in da belirttiği gibi modelin oluşumu, 1983 yılında İngiliz Vic Finkelstein, Mike Oliver ve Colin Barnes ile ABD'li Gebren De Jong gibi kendileri de fiziksel özürlü olan akademisyenlerin öncülüğünde gerçekleşmiştir. Model hernekadar fiziksel özürlü bir grup akademisyen tarafından gerçekleştirilmiş olsa da kısa sürede tüm dünyada her özür grubundan insanı kapsamıştır. Özürlülük, sosyal model çerçevesinde 'bir bozukluğa veya noksanlığa sahip olmanın sosyal sonuçlan' olarak tanımlanmıştır. Bu açıdan bakıldığında sosyal model, medikal modelin 'özürlü bireyin yetersiz kabul edilmesi' yönündeki tezinden çok daha farklı bir tez ileri sürmektedir.
 
Sosyal model ile medikal model arasındaki temel bakış farklılığı, fiziksel özürlülük örneğinden hareketle şöyle özetlenebilir:
 
MEDİKAL MODEL SORUN ÜZERİNDE ODAKLAŞMAKTADIRSOSYAL MODEL ÇÖZÜM ÜZERİNDE ODAKLAŞMAKTADIR
- Kavanoz kapaklarını, kapıları açmakta zorlanan veya açamayan eller- İyi düşünerek dizayn edilmiş kavanoz kapakları, otomatik kapılar
- Uzun süre ayakta kalmakta zorluk çekme- Kamuya ait yerlerde oturabilecek daha fazla sayıda koltuk
- Binalardaki merdivenleri çıkmakta başarısız olma- Tüm binalarda rampa ve asansörler
-Yapamayacağını düşündükleri için insanların Özürlü bireye İş vermemeleri- İnsanları 'sorun aramak' yerine özürlülerin 'yeteneklerini görmek' yönünde eğitmek
 
 
Medikal model, özürlü bireyi genel olarak tekerlekli sandalyeye ve eve mahkûm, merdivenleri çıkamayan, yardıma ihtiyaç duyan, tedaviye ihtiyaç duyan, ellerini kullanamayan, yürüyemeyen veya göremeyen, doktora veya kurumsal bakıma ihtiyaç duyan insanlar olarak görür. Böyle gördüğü için de özürlü bireye genellikle şunları söyler:
 
  • Sen acı çekiyorsun
  • Sen bir 'sorun'sun
  • Özürlülüğünün tedaviye ihtiyacı var
  • Yaşamına ilişkin kararları veremezsin
  • Profesyoneller tarafından bakılmaya ihtiyacın var
  • Asla özrü olmayan birine eşit olamayacaksın.
 
Bütün bunlar özürlü bireyin damgalanmasına ve kimi zaman bu önyargıları içselleştirmesine de yol açabilmektedir. Hatta bazı özürlü bireyler sosyal baskıların ve içselleştirilen olumsuz değerlendirmelerin etkisiyle intihar noktasına dek gelebilmektedirler.
 
Sosyal model, toplum sahnesinde oynanan oyunda başkahramanın özrü bulunmayanlar olmasına karşı çıkar. Modele göre oyunun kahramanları özürlü veya özürsüz olabilir. Ancak sosyal model şuna da dikkat çeker: Filmlerde 'esas kahraman'lar bugüne dek hep 'sağlıkl11, 'özrü olmayanlar' olmuştur, özürlüler genellikle ya kötü rollerde (şeytan, büyücü, vb) ya da acınacak durumda öne çıkmışlardır. Gerçek yaşamda da beyaz perdedekine benzer bir durum söz konusudur. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi toplumsal yaşamda genel olarak medikal modelin izleri görülebilmektedir. Başka bir deyişle 'farklılık' ya da 'noksanlık'tan hareket edilmektedir.
 
Sonuç olarak, medikal model özürlülüğe 'ayırım', 'farklılık' ekseninde bakarken sosyal model 'bütünleşme', 'kaynaşma' ekseninde bakmaktadır.
 
 
SOSYAL MODEL VE SOSYAL HİZMET
 
Sosyal hizmetin ana amacının herkes için yaşam kalitesini geliştirerek bireylerle toplum arasında karşılıklı yarara dayalı bir etkileşimi başlatmak ya da yeniden oluşturmak olduğu bilinmektedir. Bu doğrultuda en önemli sosyal hizmet uygulama rollerinden bazıları klinisyen, idareci, savunucu, broker, bakım sağlayıcı, vaka yöneticisi, değerlendirmeci, harekete geçirici, planlayıcı, koruyucu, araştırmacı, sosyalleştirici, süpervizör, öğretmen ve adil sosyal değerlerin destekleyicisi olmaktır. Bu çerçevede sosyal hizmet uygulaması mikro uygulama, mezzo uygulama ve makro uygulama olarak gerçekleşmektedir.
 
Özürlü haklarını elde etme boyutunda verilen mücadele sonucu ortaya çıkan sosyal modelin de özürlü bireylerle toplumun gerçek anlamda kaynaşmasını, aralarında sağlıklı bir iletişim oluşmasını hedeflediği bilinmektedir. Bu hedefe ulaşmak ancak özürlü bireylere ve onların ailelerine yönelik ayırımcı, dışlayıcı toplumsal tutumların aşılmasını sağlayabilecek, mevcut engelleri ortadan kaldırabilecek yasal, politik, vb. düzenlemelerle, eğitici-öğretici programlarla olanaklıdır.
 
Sosyal hizmet uzmanları da evrensel olarak herkesin toplumdaki tüm kaynaklara ulaşması, engellerin ortadan kaldırılması, özürlü haklarının elde edilmesi ve korunması yönündeki mücadelede önemli roller üstlenmişlerdir Ancak üstlendikleri rolleri etkili bir biçimde gerçekleştirmeleri kolay olmamıştır. Özellikle de özürlülüğe yalnızca 'noksan'lar ve 'sorunlar' açısından bakan sosyal hizmet uzmanlarının bu boyutta, duyarlı ve bilinçli bir yaklaşım geliştirmeleri çok zor hatta olanaksızdır. Hatta toplumun özürlü bireylere duyarlı ve bilinçli yaklaşabilmesine yönelik etkili bir müdahale gerçekleştirebilecekleri de düşünülemez.
 
Sosyal hizmet müdahalesini sosyal model çerçevesinde gerçekleştiren bir sosyal hizmet uzmanı, şunları bilmek durumundadır:
 
Özürlü bireyler
 
  • Özellikle toplumsal tutumlar ve başka engeller nedeniyle pek çok 'sorun yaşayabilirler; bununla birlikte kendileri 'sorun' değildir.
  • Çevresel koşullar nedeniyle 'engellenmişlik duygusu' yaşayabilirler Bununla birlikte 'aciz oldukları için engelleri aşamama' gibi bir durum söz konusu olamaz.
 
Öte yandan sosyal hizmet uzmanları engellerin aşılması, toplumsal önyargıların, ayırımcı tutumların ortadan kaldırılması, özürlü bireyler ve özürlülük boyutunda duyarlılık ve bilinç düzeyinin yükseltilmesine yönelik eğitim programları oluşturulmasında önemli roller üstlenebilirler. Bütün bunlar aracılığıyla özürlü bireylerin tümüyle olamasa bile büyük ölçüde topluma uyum yapmaları söz konusu olabilir. İnsanları 'özürlü' kılan toplumsal organizasyonun 'özürlü kılan' yönlerinin belirlenerek aşılması yönünde öncelikle makro düzeyde olmak üzere yeni uygulamalar gerçekleştirilebilir.
 
 
SONUÇ
 
Medikal modelin tersine, sosyal model, özürlü bireyin kendisinin değil toplumda ona dayatılan engellerin sorun oluşturduğunu ileri sürmektedir. Gerçekten de özürlü bireyler, olumsuz toplumsal tutumlar, istihdam koşullarının yetersizliği, işsizlik, yoksulluk ve düşük gelir, özürlüleri dikkate almayan yapılaşma (iyi dizayn edilmemiş binalar, vb.), kaynaşmış değil ayrışmış eğitim sistemi, fiziksel, duygusal ve cinsel şiddet gibi çok çeşitli ve çok boyutlu sorunlarla karşı karşıyadırlar. Sosyal hizmet uzmanları bu sorunlar karşısında örgütlü davranabilme ve özürlüyle beraber düşünebilme becerisine sahip olmalıdırlar. Sosyal model aracılığıyla toplumun özürlü bireyi daha da kısıtlamasının, sindirmesinin ve engellemesinin önlenmesinde etkili olabilirler. Böylece özürlülerin toplumla gerçek anlamda bütünleşmeleri için uygun zemin hazırlanmış olacaktır.
 
Kısacası, özürlülere ilişkin bir yasal düzenleme, mimari yapı, bilişim ve daha birçok uygulama yapılırken, onlarla birlikte hareket edilmesi, birlikte düşünülmesi esastır. Yani sözün özü şudur: BİZ OLMADAN, BİZİM İÇİN ASLA!
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.