Ah Kudüs, Vah Kudüs

Tezgâh önceden kurulmuştur. Muhtemelen birkaç ülke daha ayarlanmıştır. Önümüzdeki günlerde Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu kabul eden ve elçiliğini taşıyacağını açıklayan başka ülkeler de olacakt

1995’te ABD Temsilciler Meclisi’nde ve Senatosu’nda hükümete bir tavsiye niteliğinde alınan kararla Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak kabul edilmesi ve ABD elçiliğinin Kudüs’e taşınması kabul edilmişti. Ancak hem BM kararlarına aykırılığı hem üç semavî dinin kutsal mekânı olan Kudüs’te atılacak böyle bir adımın bölgede büyük kaos yaratacağının bilinmesi nedeniyle, 22 yıldır hiçbir ABD Başkanı bu kararı uygulamaya teşebbüs dahi etmemiş; sürekli erteleme yoluna gitmişti.

Tezgâh önceden kurulmuştur. Muhtemelen birkaç ülke daha ayarlanmıştır. Önümüzdeki günlerde Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu kabul eden ve elçiliğini taşıyacağını açıklayan başka ülkeler de olacaktır.

Başkan adayı olarak ortaya çıktığı günden bu yana bütün dünya medyasında çılgın, pervasız, patavatsız, dengesiz bir kişilik olarak tanıtılan ABD Başkanı Trump seçim vaatleri arasında yer alan, geri alınması hayli güç o kaos adımını atmaya cür’et etti.

İsrail mi ABD’yi yönetir, ABD mi İsrail’i yönetir konusu karmaşıktır. Zaman zaman iki tezi de doğrulayan uygulamalar görülür. Belki en doğru teşhis, pek çok konuda ikisinin birlikte yönetildiğidir. İsrail devleti fiilen kurulduğu 1948’den beri Kudüs’ü başkenti olarak kabul ve ilân etmektedir. Bütün ülkelerle yaptığı anlaşmalarda İsrail devleti ve hükümeti ibareleri yerine, “Kudüs” sözcüğünü kullanarak zımnen de olsa Kudüs’ün başkentleri olduğunu tescil ettirmeye çalışır.

En başta koltuğunu sağlama almak olarak Trump’ı bu yanlış adımı atmaya iten pek çok sebep gösterilebilir. Ancak en önemli sebep, sanırım bölgenin ve İslâm ülkelerinin bugünkü durumudur. İtiraz seslerinin çok güçlü çıkamayacağı en müsait zaman ve ortam oluşmuştur. Darbeci Mısır yönetimi ABD için sorun olmayacaktır. Suudî Arabistan, İran ile sorunları dolayısıyla İsrail ile iş birliği yapma durumunda. Irak, Suriye, Libya malum.

Kudüs konusuna kısa vadede bakarak hüküm vermek çok yanıltıcı olur. Üç semavî dinin kutsal mekânı, orası belki de uluslararası bir yönetime bırakılıp, uluslararası bir barış, huzur, sükûn beldesi yapılmadıkça; üç dinin de bütün mukaddeslerine saygı gösterilen bir büyük mabet konumuna getirilmedikçe kaosun, kanlı çatışmaların merkezi olmayı sürdürecektir. Aradan bin yıl geçse de ne İsrail ne de bölge huzura kavuşabilir.
Osmanlı döneminin Kudüs’ü bu konuda en iyi örnektir. O dönemde Kudüs, üç dinin mensuplarının da mukaddeslerine sahip çıkabildiği, birlikte barış içinde yaşayabildiği bir huzur kentidir. Kudüs’te asayişi Sağlamak üzere bir bölük Osmanlı askeri bulunmakta ve yeterli olmaktaydı.

Tarihten dersler çıkarmak, bugünlere nereden ve nasıl gelindiğini de iyi araştırmak gerekir. Kendi düşen ağlamaz, derler. I.Dünya Savaşı sonlarında Filistin’in ve Kudüs’ün nasıl İngilizlerin eline geçtiği unutulmamalıdır. Tarih okumayı sevmeyenler İngiliz Aktör  Peter O’Toole’ün ünlü casus Lawrens’i canlandırdığı yedi oskar kazanan şu meşhur “Arabistanlı Lawrence (Lawrence Of Arabia)” filmini izlerlerse yeterince bilgi sahibi olurlar. (İnternette film kanallarından ulaşılabilir.)

Osmanlı devleti bölgeyi İngiliz işgaline terk ettiğinde Filistin’de yaşayan Museviler, nüfusun %11’ini oluşturuyordu. Bütün Arapların kralı olmayı hedefleyen Şerif Hüseyin ve sonunda Irak kralı olmakla yetinen oğlu Faysal, daha 1920’de iş birliği yaptıkları İngilizlerin bölgeye Yahudi göçüne izin vermesini onaylamışlardı. II.Dünya Savaşı sırasında ve hemen sonrasında yaşanan yoğun göçle bölgedeki Yahudi nüfus oranı artmış, İsrail devletinin BM eliyle kurulduğu 1948 yılında %17.5’a yükselmişti.

İsrail devletini tanımayıp 1948 savaşını başlatan Arap ülkeleri, ortak amaçtan yoksun olarak her biri kendine Filistin’den pay koparma peşindeydi. Toprak bütünlüğü olmayan, kısmen adalar biçiminde dağılmış kibutzlardan oluşan İsrail karşısında savaşı kaybettiler ve İsrail devleti hem topraklarını birleştirme hem yeni topraklar kazanma imkânını buldu. Bu arada Kudüs’ün batısını da elde etti. Filistin halkının yarıdan fazlası göçmen kamplarında yaşamak zorunda kaldı.

Sonrası malum. 1967’de yaşanan Altı Gün Savaşı Mısır, Suriye ve Ürdün’ün ağır kayıplarıyla sonuçlandı. Mısır, Gazze şeridini ve bütün Sina yarımadasını; Suriye, Golan tepelerini; Ürdün Batı Şeria ile Doğu Kudüs’ü kaybetti. 1948 boyutlarında olmasa da pek çok Filistinli, topraklarından sürüldü ya da kaçtı. Yeneni de yenileni de olmayan 1973 Arap-İsrail Savaşıyla Arap ülkeleri kısmî bir başarı sağladı. Sonraki barış çalışmaları ve anlaşmalar sonunda İsrail Sina yarımadasını boşalttı. İsrail büyük kısmında BM’ce de işgalci kabul edildiği bugünkü sınırlarına ulaştı. Elbette arkasında ABD, hatta bütün Batı dünyası vardı.

Düşman elbette düşmanlığını yapacaktır. Bir devletin en büyük düşmanı ise ileriyi göremeyen, onu düşmanlarıyla başa çıkacak yetkinliğe ulaştırmaktan aciz yöneticileridir. İlimde, fende, teknolojide ileri gideceksiniz. Düşmanın uçağından, topundan, tüfeğinden… en az bir gömlek üstünlerini yapacaksınız. Ekonominiz düşmandan daha güçlü olacak. İç ve dış politikada aklın rehberliğinden çıkmayacaksınız.

Arapların bugün de pek farklı olmayan durumları için 1967’de anlatılan fıkralar, yapılan espriler olanların niçin olduğunu ne kadar güzel anlatır: O yıllarda Arap tanklarının bir ileri beş geri vitesli olduğu söylenip gülünürdü.

O zaman çok anlatılan bir fıkra: Arap heyeti İsrail’i şikâyet için Çin’e gidip Mao’nun huzuruna çıkmış, epey sızlanmışlar. Milyarı aşkın nüfuslu Çin’in Lideri Mao, merak edip İsrail’in nüfusunun ne kadar olduğunu sormuş. O yılların rakamı olarak iki buçuk milyon cevabını alınca “Peki hangi otelde kalıyor bunlar?” demiş.  

Sonuçta ABD baltayı taşa vurdu. Kehanet değil, görünen gerçek. Kaos, terör azacak; Rusya Ortadoğu’da etkinliğini artıracak; ABD o oranda bölgedeki tekelini kaybedecektir. İsrail’i, hangi güvenlik önlemlerini alırsa alsın başa çıkamayacağı bombalı eylemlerle, intihar saldırılarıyla sarsılacağı günler bekliyor.
 
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.