Devlet

1953, belki de 1955 yılıydı. İlkokul öğrencisiydim. Uzak akrabalarımızdan birine ziyarete gidilmişti. Konya’nın toprak damlı, kerpiç evlerinden biriydi. Çocuklarla evin bahçesinde oynuyorduk. Duvar kenarında bağlı bir köpek vardı. Köpeği sevmek istedim. Yanına gittiğimde uyarı makamında ne havladı ne de hırladı. Başını okşamaya başladım. Hayvan bir anda elimi kapıverdi. Çocuklar bağırışmaya başladı. Hayvan ağzını kilitlemiş elimi bırakmıyordu. çığlıklara evden birileri koştu geldi. Köpeğe bağırarak vurdular. O zaman hayvan ağzını açtı ben de elimi kurtarabildim; ama elim kanıyordu, birkaç dişin derince izi vardı.

Elimi sardılar, akşam eve döndüğümüzde işten gelen babam, anneme “Yarın hemen hastahaneye gidin, ihmal etmeye gelmez, kuduz aşısı yapılsın.” talimatını verdi. Zaten canım yandığı için ayrıca ceza yemedim, babam sadece “Bir daha huyunu bilmediğin köpeklere yaklaşma.” nasihatıyla yetindi.

Ertesi gün annemle şimdiki adı “Numune Hastahanesi” olan devlet hastahanesine gittik. Gerekli bilgileri aldılar, köpeği de gözetim altına almak için nerede olduğunu sordular. Köpekten emin olduğumuz ve akrabalarımızı zora sokmamak için sokak köpeği olduğunu söyledik. Hemen karnımdan bir iğne yaptılar ve kırk bir gün bu iğnelerden yapılacağını, her gün öğleden sonra hastahanede olmam gerektiğini söylediler.

Rahmetli anacığım ertesi gün de beni hastahaneye götürdü. Götürürken de yolu yordamı öğretti, “Bundan sonra sen kendin gelip iğneni yaptıracaksın, becerebilirsin değil mi?” diye sordu. Uyanık bir çocuktum, “Yaparım, sen merak etme anne.” diye cevap verdim.
Evde on bir nüfus vardı ve her iş annemin üzerindeydi. Her gün elimden tutup beni hastahaneye götürmesi mümkün değildi. Ayrıca o dönemde Konya’da huzur ve güven ortamı vardı. Aileler çocuklarını okula ya da herhangi bir yere tek başına göndermekten bugünkü gibi çekinmezlerdi.

On onbeş  gün kadar düzenli biçimde hastahaneye giderek iğnelerimi oldum. Eve dönünce de anneme tekmilimi veriyordum. Sağlı sollu karnıma yapılan iğnelerin yerleri sertleşmişti, canım da yanıyordu. Çocuk aklı, durumun önemini idrak edemediğimden bir süre sonra bende bıkkınlık başladı. Hastahaneye gitmeyi, iğne yaptırmayı bıraktım. Evdekilerin güvenini kötüye kullanarak “Tamam hastahaneye gidip iğne oldum.” diyordum.

Sanırım iğne yaptırmayı bıraktığımın ikinci ya da üçüncü günüydü. O zamanki adı “Altınçeşme İlkokulu” olan okulumuzda dersteyken sınıfımızın kapısı çalındı ve içeriye bir polis girdi. Öğretmenimize bir şeyler söyledi. Öğretmenimiz bana baktı ve “Buraya gel, hemen memur beyle gideceksin.” dedi. Korktum, polis benden mahallede yaptığım hangi yaramazlığın hesabını soracak diye titreyerek sıramdan kalktım. Bütün sınıf bana bakıyordu. Polis amca bileğimden tutup yürümeye başladı. Ha ağladım ha ağlayacağım.
Okulun dışına çıkınca polis amca “Hastahaneden  bildirdiler, İki gündür iğne yaptırmaya gitmiyormuşsun. Şimdi ben seni götüreceğim. Bundan sonra bir daha gitmeyecek olursan gelir, seni hapse atarım.” diyerek bana iyice bir gözdağı verdi. Evdekilere hiçbir şey söylemedim, suçumu sakladım. Ondan sonra hiç kaytarmadan kırk bir iğneyi yaptırmayı tamamladım.

Hastahaneye başvurduğumuzda ev adresimizi - sanırım diğer öğrencileri korumak gibi bir amaçla - okulumu, sınıfımı, numaramı da kaydetmişlerdi. O günün duyarlılığının, sorumluluk duygusunun, görev bilincinin ne kadar yüksek olduğunu; devletin gerçek anlamda devlet olduğunu hep yaşadığım bu örneğe bakarak düşünürüm.

Genç Cumhuriyeti kuran nesil idealleriyle henüz ayaktaydı. Bugünkü imkânların hiçbiri yok; ama doktoruyla, hemşiresiyle, hastahane yönetimiyle, karakoluyla, polisiyle devlet, kuduz olma tehlikesi bulunan sorumsuz bir çocuğun peşine düşüyor. Hiç kimse “Bana ne, anası babası düşünseydi.” filan demiyor.

O günlerde birçok şeyimiz yoktu; ama devlet gerçekten devletti. Ülkenin aydınları, gençleri büyük bir heyecan içinde üstüne düşeni yapmaya çalışıyorlardı.

Bugün eğer çevrenizde o günlerin öğretmenlerinden, kaymakamlarından, devlet görevlilerinden - ömürleri uzun olsun - yaşayan birilerini bulursanız, ilk görev yerlerinde, kasabalarda, köylerde neler yaptıklarını bir dinleyin. Hâlâ aynı heyecanla gözleri parlayarak coşkuyla anlattıklarıyla siz de heyecanlanacaksınız.

Umarım Cumhuriyeti kuran neslin ve onları izleyen ülküdaşların ülkeyi yükseklere taşımak için duydukları istek, heyecan, sorumluluk, görev bilinci, yeniden hayatımıza hakim olur ve ülkemiz cennete döner.
 
 
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.