Dil Bayramı

Suriyeli göçmenlerle birlikte tabela kirliliği yeni bir boyut kazandı. Kentin bazı bölgelerinden geçerken kendinizi bir Arap ülkesine gitmiş gibi hissediyorsunuz.

Ülke gündemi hızla değişiyor. Birbirinden önemli konular, kamuoyunda yeterince seslendirilme fırsatı bulamıyor. Ortaya çıkan yeni bir gelişme öncekileri gölgede bırakıyor. Çok önemli deprem konusu bile bir iki gün sonra gölgede kaldı. Şimdi depremden ve yapılması gerekirken yapılmayanlardan daha çok, İBB Ekrem İmamoğlu’nun deprem koordinasyon toplantısına çağırılıp çağırılmaması konuşuluyor. Onun da yerini üç ünlü müteahhidin Varlık Fonu kullanılarak kurtarılması aldı. Sırada ekonomik paket var. 26 Eylül’de kutlanan Dil Bayramı hiç duyulmadı bile.
 
1932'de toplanan Türk Dili Kurultayı'nın açılış günü olan 26 Eylül, ülkemizde “Dil Bayramı” olarak kabul edilmiştir. Dil, millî kültürün temel taşıdır. Millî kültür unsurları, büyük oranda dil ile geleceğe taşınır. Bu bakımdan dilimize özen göstermek, onu çağdaş kavramları ve yeni teknoloji ürünlerini karşılayacak biçimde geliştirmek, yozlaştırmalardan korumak milliyetçiliğin, vatanseverliğin olmazsa olmazlarındandır. Bu konuda özellikle okumuş yazmışlara, aydınlara (Ben de her okumuş yazmışın aydın sayılamayacağını düşünenlerdenim.), yazar çizerlere, medya mensuplarına önemli görevler düşmektedir.
 
Genel olarak halkın eğitim düzeyi düşük olan kısmı, yukarıda sayılan sorumluluklar konusunda masumdur. Dilimizde bizi rahatsız eden yozlaşmalardan eğitimli insanlarımız daha çok sorumlu. Yazılı kaynakları 1250 yıl geriye giden Türkçe, binlerce yıl boyunca gelip geçen kuşaklarca yaşatılmış, geliştirilmiştir. Yakın zamana kadar yeni sözcükler, deyimler üretmekle görevli herhangi bir kurum olmamış; toplumsal akıl, dilin kuralları içinde gerekenleri üretmiştir. Dilin kuralları, dil ve millet oluşmaya başladığı andan itibaren Türk milletinin özelliklerinden, yaşayış biçiminden ortaya çıkmıştır. Hiçbir kişi ya da kurum “Kuralımız şu olsun.” dememiştir.
 
Buna örnek oluşturan bir anım var. II.Dünya Savaşı’nda Kars’ta oluşturulan “Selim Savunma Hattı”nda keşif görevi almıştım. 1/250.000’lik topoğrafya haritasına işlenmiş “korugan”ları (kapalı, betonarme top ve makinelı tüfek mevzileri) bulmam gerekiyordu. Haritadaki bir cm arazide 2500 m’yi gösteriyor. Üstleri toprakla kaplı mevzileri bulmam çok zor oluyordu. Bir yerde tarlada gördüğüm köylülere “Buralarda korugan olacak, yerini biliyor musunuz?” diye sordum. “Haaa! Korunga… Evet şurada korunga var.” diyerek gösterdiler. Sözcük üretenler dilin kurallarına aykırı biçimde korumak fiilinden “–gan” ekiyle “koru-gan” biçiminde üretmişler. Halk doğrusunu kendince üreterek “korunga” diyor. “Korumak” fiilini önce kendine dönüştürerek “korunmak”, sonra yaygın kullanılan “-ga” ekiyle “korunga” yapıyor. Tıpkı süpürmekten süpürge, bilmekten bilge, kavurmaktan kavurga üretmek gibi.


 
Dilin kuralları bu bakımdan çok önemlidir. Bugün bilimsel çalışmalarla Türkçe Dil Bilgisi (gramer)  bütün özellikleriyle ortaya konmuştur. Dilin kurallarıyla oynamak o dile yapılabilecek en büyük ihanettir. Bir dil, başka dillerin ne kadar baskısına uğrarsa uğrasın, ,içine ne kadar çok yabancı sözcük girerse girsin kuralları korunmuşsa ayakta kalır. Dilin kendisine uymayan yabancı unsurlardan arındırılması çok çaba gerektirse de mümkündür. Ancak dilin kuralları bozulmuş, yabancı dillerden kurallar alınmışsa o dilin yaşaması da bu yabancı unsurlardan arındırılması da çok zorlaşır.
 
Osmanlı Dönemi Türkçesi, yalnız Arapça, Farsça sözcüklerln işgalinde değildi; pek çok Arapça, Farsça kural da alınmıştı. Bazen öyle aşırıya kaçılmıştı ki bunlara mantıklı bir açıklama bulmak imkansız. Türk sözcüğünün çoğulu “Türkler”, aklı başında her Türk Osmanlı zamanında da böyle söylerdi. Ama Osmanlı aydını bu sözcüğü - Arapça bir kök sözcükmüş gibi - Arapçanın çoğul yapma kuralına göre (Arapça açısından da büyük yanlışlık.) “Etrak” biçimine sokmuştu. Arapça, Farsça sözcüklerle Farsça tamlama kurallarına göre üçlü dörtlü tamlamalar yapılıyordu. Ahmet Haşim’in “O Belde” adlı şiirinin ikinci dizesi şöyleydi: Durur menatık-ı duşize-i tahayyülde…
 
Ogünkü aydınlar Arapçaya, Farsçaya özenmişlerdi. Onları eleştiren bugünün aydını da Tanzimat’tan bu yana Batı dillerine özenmekte. Biraz İngilizce, Fransızca bilen; bunu ortaya koymak için hiç gerekmediği halde o dillerden birkaç sözcüğü araya sıkıştırma telaşında. Eee, onlara bakan sıradan insan hiç mi etkilenmez? Özellikle esnaf dükkânlarının adları içler acısı. Koca bir diş kliniği kurmuşlar, güzel bir bina. Adı: “Dent-i Dünya”. Çapraz köşesinde ufak, gecekondumsu, salaş bir dükkân, adı “The Bakkal”…
 
Suriyeli göçmenlerle birlikte tabela kirliliği yeni bir boyut kazandı. Kentin bazı bölgelerinden geçerken kendinizi bir Arap ülkesine gitmiş gibi hissediyorsunuz. Devletin, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarının, belediyelerin konuya ilgi göstermesi gerekli. Türk Dil Kurultaylarında yapılması gerekenler tartışılarak kurumlara düşen görevler, uygulama esasları, ortak tutumlar belirlenmeli ve ısrarla izlenmelidir. RTÜK’ün radyo ve televizyonlarda Türkçenin doğru ve güzel kullanılması konusunda özendiricilik görevi de olmalıdır.
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.