Eski İstanbul Kabadayıları

erede o eski kabadayılar, nerede o zamanın raconu?

Gündem çok üzücü, yorucu, umut kırıcı gelişmelerle dolu. Hangisini hangi ucundan yazacağını şaşırıyor insan. Büyük endişeler doğuran son KHK’lerle ilgili bir şeyler yazmayı uzman hukukçulara bırakmakta yarar var. Bu arada son KHK’yi savunanların dedikleri doğruysa (Burhan Hoca tam aksini söylüyor.) kararnameyi yazanın Türkçesinin pek kıt olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.
 
Bu yazıyla gerilere gidip, gündemle yorulmuş kafalarımızı biraz olsun dağıtmayı amaçladım. Refi Cevat Ulunay, Osmanlı dönemi İstanbul’unda kabadayılar âlemini “ESKİ İSTANBUL KABADAYILARI Sayılı Fırtınalar” adlı eserinde pek güzel anlatır. Her ne kadar avantür türündeymiş gibi görünse de belgesel niteliğinde bir eserdir. 1950’lerde ilkokul sıralarında ilk baskısını okumuştum. 2003’te ARMA, 2017’de ALFA Yayınları tarafından yeniden basıldı. Bulabilenlerin okumalarını tavsiye ederim.
 
İnsanımız mertliğe, yiğitliğe, deli yürekliliğe her dem hayrandır. Halkımızın bu özelliğini bilen yapımcılar, “Deli Yürek, Kurtlar Vadisi” gibi TV dizilerinde Osmanlı dönemi kabadayılar âlemine benzer bir dünya canlandırmaya çalışmaktadır.
 
Günümüzde kabadayı denince genel olarak suç sicili yüksek, çeteleşmiş, her türlü kötülüğe yatkın insanlar akla geliyor. Bu tür it kopuk takımı o günlerde de eksik değildi elbette; ancak onlara kabadayı denmez, külhanbeyi denirdi. O dönemin kabadayıları yüz kızartıcı suçlara bulaşmamış, mahallelerinin koruyucusu, “racon” denen birtakım kurallara bağlı, yüreğine ve bileğine kuvvetli, mert insanlardır. Halktan saygı gören kabadayı reislerinin adamları da kendileri kadar bu saygıyı hak ederlerdi.
 
 Osmanlı kabadayılar âleminde tulumbacılık revaçtadır. Bir tür gönüllü itfaiyeciler olan tulumbacılar, günümüzün futbol kulüplerine benzeyen birer spor kulübü durumundadırlar ve aralarında güçlü bir rekabet vardır. Bugünün spor kulübü formaları gibi özel kıyafetleriyle “sandık” adı verilen tulumbayı koşarak yangın yerine taşırlardı. Bir yangına en önce yetişmek, rakiplerini geride bırakmak büyük onurdur. Tulumba takımlarının reisleri dönemin en ünlü, en sözü geçen kabadayılarıdır.
 
Uşşak makamında, sözleri:

“Yangın olur, biz yangına gideriz…
Düz ovada keklik gibi sekeriz.
Yokuşlarda şahin gibi uçarız.
Sandık, sandıklar içinde çok şanımız var.
Hazreti Mevlâ’ya yalvarmamız var.
Beyoğlu’ndan kalktık sandık selâmet.
Galata’ya vardık, koptu kıyamet.
Hurşit Reis, sandık sana emanet.
Sandık, sandıklar içinde çok şanımız var.
Hazreti Mevlâ’ya yalvarmamız var.” olan bir şarkısı bile vardır. Rahmetli Ayhan Işık, “Yangın Var” adlı filmde böyle bir tulumbacı reisini canlandırmıştı. TV’lerde yeniden gösterilse siyah beyaz olmasına rağmen seyredilmeye değer.


 
Aynı dönemde özellikle Beyoğlu, Tatavla yörelerinde Rum ve Ermeni külhanbeyleri de görülmüştür. Bunlar, kabadayılar dünyasında geçerli “racon”a uymazlar, haraç alma, soygun, gasp vb işlere de bulaşırlardı.
 
O günlerde tevatür olmuş kabadayı hikâyeleri kahvehanelerde, mahalle aralarında anlatılırdı. Meddahların dilinde dolaşan pek ünlü hikâyeler vardı. Bunlarda biri şöyle:
 
“Tulumbacı Reisi Mavlânakapılı Ağır Hurşit Efe, zamanının en büyüğü kabul edilmekte, camiada büyük saygı görmektedir. Kabadayılar arasındaki ihtilaflarda “racon kesmekte”, haklıyı haksızı ayırt etmekte başvurulan; sözünün üstüne söz söylenmeyen, bir tür kabadayılar kabadayısıdır. Ağır Hurşit Reis’in çevresinde, adamları ve arkadaşları arasında yer almak büyük şeref olduğu kadar kişiye korunma, güç, prestij kazandırmaktadır. Bu yüzden bazı kurnaz kişiler, bu yolla çıkar elde etmek için Hurşit Reis’in yanında görünmeye çalışırlar. Bunu bilen Efe, yanında, yöresinde dalkavuk, yalaka, yılışık adam barındırmaz; övülmekten hiç hoşlanmazmış.
 
Eski rakiplerinden bir tulumbacı reisi, kendi tulumbacı takımını dağıttıktan sonra Ağır Hurşit Reis’in çevresinde dolanmaya başlamış. Zamanla Reis’in bulunduğu meclislerde onun yanında boy gösterir olmuş. Reis, bu adamdan pek hazzetmese bile “Bir zamanlar bir tulumbacı reisiydi.” diyerek nezaketen ilgi göstermiş, yakınında yer verir olmuş.
 
Bir gün, bir mecliste sohbet sırasında Ağır Hurşit Reis’in huyunu suyunu bilmeyen bir adam, aklı sıra pohpohlamak için ortaya atılıp Reis’in Tatavla’yı yakıp kavuran Hacopulos adlı bir Rum külhanbeyine benzediğini, onun kadar yiğit olduğunu söylemiş. Ortalık bir anda buz kesmiş, kimse soluk alamaz olmuş. Takımını dağıtmış eski tulumbacı reisi “Yaranmak için fırsat bu fırsattır.” deyip kimsenin bir şey söylemesine meydan vermeden öne atılarak patavatsızlık eden adamı azarlamaya başlamış. ‘Vay, sen benim abimi nasıl olur da Tatavlalı Rum kopiline benzetirsin?” diyerek açmış ağzını, yummuş gözünü. Onun bu tavrını gören birkaç kişi daha “Aman biz de sessiz kalmayalım, Reis’in takdirini kazanalım.” diyerek azarlamalara katılmışlar.
 
Hurşit Reis, ağır adam olmasına ağır da sillesi çok daha ağır. Önündeki masayı parçalayan yumruğunun sesini bastıran bir gürlemeyle ‘Heyyyt! Bre bu densiz herif bir halt etti, kaş yapayım derken göz çıkardı. Ben cevabını veremez miyim, korunmaya muhtaç mıyım ki ortaya atılırsınız? Tez boşaltın mekânı da size bir zararım dokunmasın.’ diye narayı patlatmış. Takımındaki en yakın birkaç adamından başka kim varsa çil yavrusu gibi dağılmış, bir daha da Hurşit Reis’in çevresine yanaşmaya cesaret edememişler.”
 
Nerede o eski kabadayılar, nerede o zamanın raconu?
 
Bütün dostlara, ülkemize, milletimize her türlü kötülüklerden uzak; güzelliklerle, esenliklerle, mutluluklarla, başarılarla dolu bir yıl diliyorum.
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.