Mimar Sinan Feraseti

Yanlışlıklar varsa, sür gir devam etmez; eninde sonunda mutlaka düzeltilir. Üzücü olan bu arada ülkenin boşu boşuna zaman ve enerji kaybetmesidir.

Selimiye camisinin inşaatı tamamlanmak üzeredir. Mimar Sinan, caminin karşısında oynayan çocukların yanından geçerken küçük bir çocuğun arkadaşlarına: ”Şu minare eğri yapılmış..” dediğine ve diğer çocukların da onu onayladıklarına tanık olmuş.
 
Mimar Sinan, küçük çocuğa: “Göster bakalım hangi minare eğri olmuş?” diye sormuş. Çocuk eliyle işaret ederek “Şu sağ taraftaki minare.” diye göstermiş.
 
Koca Sinan inşaatta çalışan işçilerden bir halat getirmelerini istemiş. Sonra getirilen halatın bir ucunu minareye bağlatmış. Çocukları yanına çağırmış ve “İşçiler şimdi halatı çekerek minareyi düzeltecekler. Minare düzelince siz tamam deyin.” demiş. İşçiler halatı çekmeye başlamışlar, biraz sonra çocuklar: “Tamaaam düzeldiii(!)” diye bağırışmaya başlamışlar.
 
 Mimar Sinan, konuyu merak eden ustabaşı ve işçilere şunları söylemiş: ”Minarenin bu çocukların kafalarındaki eğriliğini düzeltmeseydik, asılsız bir dedikodunun doğma ihtimali vardı. Dedikodular aslı astarı olmasa bile iz bırakırlar. Böylece caminin adı da eğri minareli cami olarak yayılırdı.”
 
 

Kıssadan hisse, olaylar karşısında günümüzün devlet adamlarından, hele ki onlar övüncümüz Osmanlı’ya hayranlık duyuyorlarsa, Mimar Sinan’da gördüğümüz feraseti, kemâli beklemek hakkımız değil mi? Mimar Sinan’ın yerinde günümüzün yetkilileri olsaydı acaba ne yaparlardı? Ben bugünkü hallerine bakarak o çocuklara birer şamar vurup kovalayacaklarını düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Demokrasi uzlaşma, insanları ikna ederek yönetme, farklı seslere kulak verme rejimi.
 
 Hiçbir biçimde başka türlü anlaşılmasına imkân verilmeyecek açıklık ve netlikte bir cümle kurmak bu kadar mı zor? Bir kanun ya da kararname metnini hukuk diliyle yazabilecek kimse yok mu?
 
Bir kararname hazırlanıyor, hazırlayanlar dışında herkes anlamın en azından muğlak (anlaşılmaz, karmaşık, anlamı belirsiz), hukuk dilinden uzak olduğunda birleşiyor. Metinde yasal, kesin ve ortak bir tanımı olmayan “terör” vb. sözcükler kullanılmış.
 
Kararnameyi hazırlayanların, iktidar yetkililerinin, medyadaki bazı kalemlerin, kararnameyi savunurken, bu konuda endişe belirten insanlara etmedikleri hakaret kalmıyor. En basiti FETÖ mensubu olmakla suçlamak. Arada asıl FETÖ’cülerin sıyrılmasına yol açan bu sulandırıcı FETÖ’cü suçlamasının modası hiç geçmeyecek anlaşılan. FETÖ, öyle ya da böyle ülkeyi karıştırmaya, geleceğimizi karartmaya devam ediyor. Bu arada her bir yetkili ya da yetkisizin açıklaması diğerininkiyle çelişiyor. Sanki sonsuza kadar bulunduğu konumda kalacakmış gibi geleceğe dönük garanti verenler, kefil olanlar var.
 
Yetkililer açıklama yapıyor; tek harfine dokundurulmayacağını, hiçbir eleştiriye kulak asılmadığını, kararnamenin aynı haliyle uygulanacağını söylüyorlar. Bazı eleştiriler hayli sert ve incitici olabilir; ama yapıcı bir dille ortaya konanlarda var. İktidarlar, eleştirilmeye açık, ve tahammüllü olmalıdır. Yaptığı her iş alkışlanan, hiç eleştirilmeyen bir iktidar bugüne kadar görülmemiştir.  Keşke yapıcı eleştirileri dikkate alabilselerdi.
 
Başta iktidarın duayen hukukçusu Anayasa Profesörü Burhan Kuzu, kararnameyi, onu savunanlar gibi değil; muhalif olanların anladığı gibi anlıyor. Bu, zurnanın zırt dediği yer değil mi? İktidarın hukukçusu bile böyle anlamışken artık kararnameyi başka türlü anlama imkânı var mı? Bu durum en azından kararnamede bazı sorunların olduğunu göstermez mi?
 
Partinin kurucularından, İktidarın eski başbakanı ve dışişleri bakanı, kendileri tarafından lâyık görülerek devletin en yüce makamına oturtulmuş bir önceki Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül, çok nazik ifadelerle kararnamedeki muğlaklığın giderilmesinin yerinde olacağını belirtiyor. Trol denen odaklar, “Vay efendim, sen misin?”den başlayıp demediklerini bırakmıyorlar saygı sınırlarını paramparça ederek.
 
Bu arada Sayın Bahçeli ve MHP yöneticileri de kararname lehinde seslerini yükseltmekte hiç gecikmediler.  Herhalde 19 Temmuz 2016’daki MHP Grup Toplantısında söylenenler unutuldu. Artık herkes alıştı; kimse hiçbir konuda MHP’den muhalefet beklemiyor, iktidara desteğini ise hiç yadırgamıyor.
 
 Anlayamadığım şu: Madem iktidarın gizli bir ajandası yok ve kararnamenin 15-16 Temmuz 2016 ile sınırlı olduğunu, geleceği kapsamadığını, af niteliğinde olmadığını savunuyor; bunu apaçık ifade edecek, yanlış anlamaları önleyecek biçimde ifadedeki muğlaklığı giderme yolundan niçin kaçınılıyor?
 
 Diyelim ki iktidar sözcüleri haklı, bu kararname muhaliflerce öne sürülen riskleri taşımıyor. O zaman kararnamedeki ifadenin hukuk diline uygun sarahat ve belagatle yeniden yazılmasının ne sakıncası var? Mimar Sinan gibi feraset göstererek herkesi kazansalar daha demokratik, daha iyi olmaz mı?
 
 Meclis niye devre dışı? Meclis İç Tüzüğüne göre otuz gün içerisinde görüşülmesi gereken KHK’ler niçin bekletiliyor ve Meclis’te görüşülmüyor? 45 günde kaldırılacak, en çok üç ay sürer denen olağanüstü hal, on yedinci ayını tamamladı. Bundan böyle hep KHK’lerle mi yönetilecek ülke? “Referandumda evet denirse Meclis işlevsiz kalacak.” diyenler haklı mı çıktı? 2019 seçiminden sonra bu tablo, daha da katı bir hal mi alacak?
 
 Yanlışlıklar varsa, sür gir devam etmez; eninde sonunda mutlaka düzeltilir. Üzücü olan bu arada ülkenin boşu boşuna zaman ve enerji kaybetmesidir. Umarım çok şey kaybetmeyiz.
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.