Suriye Ve Suriyeliler Başımızı Daha Çoook Ağrıtır

Suriye bataklığının her geçen gün daha pis kokular yaydığını görmemek mümkün değil. Daha büyük zararlara uğramadan şu Suriye işinden sıyrılabilirsek ne mutlu.

Suriye’de ABD’nin yeni oyunları, durumumuzu her geçen gün biraz daha güçleştiriyor. ABD adeta bizimle dalga geçiyor. Bir ucunda ABD, diğerinde Rusya olan iki ucu pis bir değneği tutmaya çalışıyor gibiyiz. Değneğe bulaşan pislik bu kadar olsa yine iyi. Esad’ın kendisi, Fransa, İran, Suudiler, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Mısır… ve tabii ki İsrail. Bir de piyonlar var. Neredeyse Patagonya hariç her ülke bir şeylerin peşinde. Konunun uzmanları bizi endişelere düşüren açıklamalar yapıyor.
 
Burada dış politika analizine cüret edecek değilim. O konuyu gerçek uzmanlarına bırakmak gerek. Ancak, burnumuzu soktuğumuz Suriye bataklığının her geçen gün daha pis kokular yaydığını görmemek mümkün değil. Daha büyük zararlara uğramadan şu Suriye işinden sıyrılabilirsek ne mutlu.
 
Ülkemize gelen Suriyeli mülteci sayısının gayrı resmi olanlarla birlikte beş milyonu aştığı, her gün yeni mülteciler geldiği söyleniyor. Bu sayıya her yıl doğan 250.000 civarında bebek eklendiğinde çok büyük demografik sorunlarla karşılaşacağımız ayan beyan ortada. Günden güne artan aşayiş sorunları ayrı bir konu.
 
Suriyelilere vatandaşlık statüsü veriliyor. Kamuoyu alıştıkça bunun hız ve yoğunluk kazanacağı, İçişleri Bakanının açıklamalarından anlaşılıyor. Sayın Bakan, Suriye’nin eski Osmanlı toprağı olduğunu, birçok Suriyelinin Çanakkale’de şehit düştüğünü belirterek vatandaş yapılmalarını savunuyor.
 
Suriyeli mültecilerin ülkelerine dönmesi gerektiğini söyleyenler, ağır sözlerle kınanıyor. Her konuda olduğu gibi bu konuda da insanların düşüncelerini özgürce ifade etmelerine tahammül gösterilemiyor. Bir “ensar – muhacir” muhabbetidir gidiyor. O muhabbeti yapanlar kimi kimle kıyaslamaya cüret ettiklerinin farkındalar mı? Aralarında aşere-i mübeşşere de yer alan, Bedir ashabı, bir kısmı Bedir şehidi, ilk Müslümanlar, sahabenin en büyükleri olan muhacirleri, başka birileri günümüz insanlarıyla eş tutmaya kalksa ne zındıklıkları kalır ne kâfirlikleri.
 


Suriye’nin eski Osmanlı toprağı, Suriyelilerin eski tebaamız olduğu tezine kaç Suriyeli katılır acaba? Onlar için Osmanlı işgalcidir. Alicenap (!) İngiliz’in yardımıyla isyan bayrağını açmışlar ve Türk’ün zulmünden kurtularak bağımsızlıklarını kazanmışlardır(!) Esad’la kan kardeşi, canciğer olduğumuz dönem hariç, Suriye yöneticilerinin, aydın kesimin Türkiye’ye bakışı hiç de dostça değildir. Bu yaklaşım eğitim politikaları ile halka da yansımıştır.
 
Suriye doğumlu olup Çanakkale’de şehit düşenler efsanesi de gerçeği yansıtmamaktadır. Suriye kökenli şehit sayısı, ancak küçük bir Anadolu şehrininki kadardır. Aralarında Arap kökenliler bulunmakla beraber bunların büyük çoğunluğu oralarda yaşayan Türkmenler ve Türklerdir.  Örnek olarak dedemin babası Mehmet Hilmi ve amcası Osman Efendiler, Balkanların adım adım kaybı üzerine 1870’lerde Rumeli’den Hicaz’a göç etmişlerdir. Dedem Ahmet Efendi, göç esnasında küçük bir çocuktur. O ve orada doğan kardeşi Yusuf Efendi, askerliğe intisap etmişler. Hepsinin makamları cennet olsun. Büyük amcamız, Balkan Harbi’nde şehit düşmüştür. Künyesi “Mülazım Yusuf Efendi Medine-i Münevvere” olarak görünmektedir. Aslını bilmeyenler, Balkan Harbinde şehit Arap tebaamızdan biri sanır.
 
Suriyeli mültecileri, Balkanlardan göç etmek zorunda kalan evlad-ı fatihanla kıyaslayanlar da var. İşin garibi bunu yapanlar, genellikle o evlad-ı fatihanı “suyun öte yakasından olanlar” diye horlayanlar; insanlarımızı bir de “Anadolulu, Rumelili” diye bölmeye çalışanlar. Biri bana “Genelkurmay Başkanları neden hep suyun ötesinden?” diye sormuştu. Öfkeme zor hakim olarak “Bu bölücü aklı kafanıza kimler soktuysa hiç araştırmadan benimseyeceğinizi de bilmişler. Bu, hiç doğru değil. Bütün Genelkurmay Başkanlarının kökenlerini bilmiyorum, merak da etmedim. Bildiklerimin memleketlerini sana sayayım” diyerek Samsunlu, Afyonlu, Kilisli, Amasyalı, Manisalı, İstanbullu, Erzurumlu, Malatyalı, Çankırılı… bir yığın isim sıralamıştım.
 
Suriyelilere TC vatandaşlığı verilmesini savunanlar, bir şeyler de uyduruyorlar. Son rastladıklarımdan birinde 1923’ten sonra bir milyondan fazla Rum, Ermeni ve Yahudi’ye TC vatandaşlığı verildiği öne sürülerek “Bunu verenler şimdi dindaşımız kardeşlerimize verilmesine karşı çıkıyor.” denmekte. Çok uçlu bu saçmanın neresini düzelteceğini şaşırıyor insan. 1923 sonrasında ülkemize Rum, ermeni, Yahudi göçü olmamıştır. Yunanistan ile aramızdaki mübadele anlaşmasıyla burada İstanbul, İmroz ve Bozcaada haricindeki Rumlar ile Yunanistan’da Batı Trakya haricindeki Türkler değiştirilmiştir. Ülkemizde öteden beri yaşayan, Lozan anlaşmasında “azınlıklar” olarak belirtilen Rum, Ermeni ve Yahudiler ise öteden beri Osmanlı vatandaşıdırlar ve vatandaşımız olmaya devam etmişlerdir.
 
Avrupa ülkeleri birkaç Suriyeliyi bile almamaktadır. Angela Merkel Batıya göç etmiş Suriyelilerin Türkiye’ye gönderilmelerine hız verilmesini istemiş. Din ve soy kardeşleri Arap ülkeleri de kapılarını Suriyelilere kapamış durumda. Hal böyleyken biz, ileride ne büyük sorunlara yol açacağını hiç hesaba katmadan, ekonomimizin sıkıntıda olduğu bir dönemde kıt kaynaklarımızdan on milyarlarca dolar harcayarak, sınırsız bir kabulle Suriyelilere vatandaşlık veriyoruz. Buna “Müdebbir devlet adamlığı.” denebilir mi?
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.