Tarih Uydurmanın Amacı

Kendi tarihine kendi ordusuna düşmanlık eden, düşmana askerlik eder.

Birileri, tarihi kendi kafalarına göre yeniden yazma çabasında. Bazen ufak tefek çarpıtmalarla, belgeye dayanmayan yanlı yorumlarla bazen tamamen gerçek dışı iddialarla belli bir algı yaratılmaya çalışılıyor.
 
Herkes tarihin her alanında uzman değildir. Bir yanlışı belirlemek de düzeltmek de uzmanlaşmamış kimseler için son derece zordur. Bir de bu yanlışa iman ölçüsünde inanmış insanlar söz konusuysa konunun en yetkin, en yetkili bilim insanı olsanız bile yanlışlarını kabul ettirebilmeniz mümkün olmuyor.
 
Nasrettin Hoca’ya dünyadaki insan sayısını sormuşlar. “Eşeğimin tüyleri kadar. İnanmayan saysın.” demiş. Aynen öyle, iddiaları belgelemek gerekmiyor. İnanmaya gönüllüler için, bilginin belli odaklardan çıkması yeterli.  Birtakım doğru bilgiler vererek onları yanlıştan dönmeye ikna etmeniz deveye hendek atlatmaktan zor.
 
Geçen yazımda şöyle bir örnek vermiştim: “Olmayan bir maden adı uydursanız ve “Erciyes dağında, dünyanın başka yerinde bulunmayan, 300 trilyon dolar değerinde zataportulist madeni çıkarılmak için 1923’ü, Lozan Anlaşması’nın geçersiz kalacağı 100. yılı bekliyor. Lozan’la madenin işletilmesi yasaklanmıştı.” diye bir yalan kıvırsanız hiç düşünmeden, araştırmadan, akıl yürütmeden hemen kabul edecek öyle çok insan var ki…”


 
Gerçekten de Lozan Anlaşması’nın 24 Temmuz 2023’te 100. yılının dolacağını ve yürürlükten kalkacağını iddia eden bazıları hayli eğitimli pek çok insanla karşılaştım. Öyle bir şey olmadığı konusunda anlatmaya çalıştıklarımın hiçbir yararı olmadı. Bir tanesini bile ikna edemedim. Bazıları kurnazca gülümseyerek yarım ağızla kabul etmiş göründüler. Mutlaka arkamdan burun kıvırmışlardır.
 
Yalan, gerçeği boğar mı? Aklın, bilimin, ferasetin egemen olmadığı toplumlarda ne yazık ki boğar. Bu kişilerin önüne anlaşma metnini koysanız yararı yok. “Bu metinde gizli maddeler yok.” cevabı hazır.
 
Çarpık tarih üretmenin değişik amaçları olabilir. Bunlardan biri yakın tarihi yargılamak, Kurtuluş Savaşı’nı, Cumhuriyeti, kuruluş değerlerini tartışmaya açmaktır. Aynı amaca da hizmet eden ikinci biri Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak, savaş gücünü ve halkın gözündeki değerini düşürmektir.
 
FETÖ, paralel yapı oluşturarak devlete ortak olduğunda hedefe TSK’yi koymuştu. Bir yandan kumpas davalarıyla tasfiye ediyor, diğer yandan kadrolarını ele geçiriyordu. O dönemin gazete arşivleri duruyor. TV yayınlarına da ulaşılabilir. Hafızalarımızı şöyle bir yoklayalım. FETÖ medyası ve o günlerde onlarla aynı yönde yayın yapan diğer medya grupları TSK’ye düşmanlık kusuyorlardı. Ne yazık, başta yönetenlerimiz, pek çok insan asıl beka sorununun bu olduğunun farkında olamadılar.
 
TSK düşmanlığına ve yalan tarih üretme konusuna bir iki örnek vereceğim. Bu örneklerle hemen herkes bir yerlerde karşılaşmıştır sanırım. Farklı kişilerden duyduğum iddialar, bir merkezden üretildiklerini, bazı oluşumların mensuplarınca benimsenip ağız birliğiyle her yerde öne sürüldüklerini işaret ediyor.
 
Tanıdık bir esnaf dükkânında esnaftan biri, asker olduğumu anlayınca “Türk ordusunun generallerinin hepsi Ermeni.” deyiverdi. Sakin kalmaya zorlanarak, neye dayanıp da bunu söylediğini sordum. Merhum Kâzım Karabekir Paşa’nın Doğu’da askeri okullar açtığını, tehcirde Ermeni çocuklarının bu okullarda toplandığını, bunların bugünlerde general olduklarını söyledi. Bu deli saçmasını düzeltmeye çalıştım. Tehcirin 1915’te yapıldığını, o gün 10 yaşındaki çocuğun bugün 114 yaşında olacağını söyledim. Karabekir Paşa’nın ortada kalmış şehit yetimlerine sahip çıktığını, esnafın ve eşrafın da yardımıyla eldeki imkânları kullanarak bir tür yetim yurdu oluşturduğunu, bunun resmi bir askeri okul olmadığını anlatmaya, çalıştım.
 
En az 5-6 kişiden duyduğum bir çirkef: “Askeriyenin duvarlarına yeni demir parmaklıklar yapılıyor. Bunlar kimden korkuyor, orduyu kimden koruyor?” Cevabım “Allah’tan korkun. Camiler, okullar, İmam Hatip Lisesi, pek çok tesis demir parmaklıklı duvarla çevrili değil mi? Onlar kimden korunuyor?” oldu.
 
Epey yüksek eğitimli birinden duyduğum söz malum gazetelere makale bile olmuş. “Yahu Ahmet Bey, Genelkurmay Başkanları neden hep suyun öteki tarafından?” İnsan sabır taşı olsa çatlar. Bre hain, suyun öte tarafı dediğin yerler, mesela Edirne, Üsküp Konya’dan çok daha önce fethedilerek Osmanlıya katıldı. “Ülkeyi kırk türlü böldük. Sağcı-solcu, Sünni-Alevi, falan ittifak-filan ittifak, dinci-laik… Şimdi sıra Anadolu-Rumeli ayrımında mı?” O adama bu sözün bölücülük olduğunu ve gerçeği yansıtmadığını söyledim. Hemen aklıma geliveren benim bildiğim yirmiye yakın Genelkurmay başkanı, Kuvvet Komutanı ve Orgeneralin Anadolu kökenli olduklarını, memleketlerini belirterek sıraladım.
 
Kendi tarihine kendi ordusuna düşmanlık eden, düşmana askerlik eder.
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.