İlm-i Siyaset

"Bu günün çamaşırlarını dünkü güneşle kurutamazsınız" - Süleyman Demirel

"Asyalı Bilge" diye bir figür vardır hani: Kişisel gelişim kitaplarında, sosyal medyada, TV reklamlarında, karikatürlerde veya gazete köşelerinde filan kaşımıza çıkartılır... Bilirsiniz işte, Tibet'te, Hindistan'da bir manastırda veya Çin'de bir dağ başında tek başına yaşar. Beyaz tenli Avrupalılar onu bulmak için epey bir zahmete girer, uzun yolculuklar yapar, ormanları dağları aşar... Nihayet karşılaştıklarında Asyalı Bilge, beyaz adama öyle bir laf eder ki bizimki bir anda nirvana yapar, hayatın gerçeklerine vakıf olur, bazen de hepten gaza gelip ferrarisini satmaya bile kalkar!
 
Her nedense bizim millet de felsefe meraklısı Avrupalı ile filozof Asyalı Bilge arasında geçen post modern masallara pek fazla itibar eder. Oysa şimdiki nesillerin biraz burun kıvırarak belli belirsiz küçümsedikleri Nasreddin Hoca ve Keloğlan fıkralarında anlatılanlar, eski Türk masallarında, atasözlerinde dile getirilenler Asyalı Bilge'nin söylediklerinden pek de farklı değildir.
 
Hatta biraz daha ileri gidelim: Türklerin Anadolu'ya gelmelerinden sonraki ilk yüzyıllarda ortaya çıkan Mevlana, Yunus Emre, Ahi Evran, Sarı Saltık, Taptık Emre, Akşemseddin ve Hacı Bektaşi Veli gibi dergâh ehli erenler de meşhur Asyalı Bilge'nin felsefelerine benzer öğretiler anlatırdı.
 
Buna da pek şaşırmamak lazım, zira Anadolu'ya Türklerle beraber yerleşen dergâh ve tekke kültürü, esas olarak Asya menşeilidir. Atalarımızın sürekli temas halinde oldukları Çin, Uzak ve güney Asya'daki Budist ya da Hindu tapınaklarının toplumsal işleviyle Türk - İslam dergah ve tekkelerininki arasında benzerlik olduğu yadsınamaz. Mimarileri ve ritüelleri coğrafyaya, inanca ve kültüre göre farklılık gösteriyor olmakla birlikte erken dönem Türk erenleriyle Budist Tapınak rahiplerinin statüleri ve tesirleri birbirine çok yakındır.
 
Hemen itiraz etmeyin yahu! Padişahların rüyalarına giren aksakallılar, Osman Gazi'ye "Ey oğul!" diye hitap edenler, Balkan dağlarında derbentlerdeki türbelerde yatanlar, Evliyalar, Kırkerenler kimlerdi sanıyorsunuz? Her biri kendi çağlarının filozofları olan ve sonradan büyük bölümü "harici" diye tarih koridorlarında unutulan Türk kanaat önderleri yerine Himalayaların eteklerindeki ıssız manastırlarda pinekleyenlere  "bilge" diyorsak bu ayıp bizim değil mi?
 
Fatih'in İstanbul'u fethiyle birlikte Bizans İmparatorluğu'nun ve ardından Yavuz'un Mısır'ı fethederek halifeliği getirmesiyle beraber Arap mistisizminin kodlarını transfer eden Anadolu Türkleri, Asya'dan taşıdıkları özgün tekke kültürünü de aslından epey uzaklaştırdılar. Son birkaç yüzyıldır Anadolu ve civarındaki tekkelerde Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli gibi filozoflar yerine kendisine biat etmiş kitleleri cennet vaadiyle veya cehennemle ıslah eden Ortadoğulu din adamları yetişiyor.
 
"Felsefe derslerini müfredattan yıllar önce kaldırmış bir milletin tekkelerden filozof yetişmemesine hayıflanmak, ne kadar doğru?" derseniz... Tibet dağlarındaki Budist Manastırlarında bilgeliğin sırrını arayan Avrupalı gezgin arkadaşa rica ederiz, "Asyalı bilgelere" bizim için sual ederler.


 
***
 
Son zamanlarda "hayal kırıklığı yaşayan aydın" diye bir sosyal sınıfımız oluştu. Kimisi siyasi partilerde mühim görevlere gelmişler, bazıları kelli felli sivil toplum örgütlerinin başına geçmişler. Lakin zatı muhteremler, düşündüklerini hiçbir süzgeçten geçirmeden, "acaba milletin anlayabileceği doğru kelimeleri seçiyor muyum?" diye kafa yormadan ulu orta beyanlarda bulunuyorlar. Millet bu söylenenleri genellikle fark etmiyor bile... Bazen birileri "tatlı su" aydınlarımızın fikirlerini evirip çevirip başka yerlere çekerse algılarıyla oynanan milletten o zaman tatsız tepkiler yükseliyor. Fazlasıyla "kitapta yazılanlara uygun" olan fikirleri üçüncü şahıslarca "kitabına uydurulan" aydınlarımız, ahaliden gelen çemkirmeleri duydukça derin hayal kırıklığına uğruyor. Milletle aydınların arasına hem uçurumlar, hem de kara kediler giriyor.
 
Vaktiyle filozof yetiştirdiği tekkeleri Ortadoğu kafalı alaylı din adamlarına terk eden ve okullarda da bir saat bile felsefe dersi görmeyen milletin, kitapta yazılanlarla pek alakadar olmadığını göremiyor bizim aydınlar...
 
Çare yok mu? Var elbette... Madem millet felsefe denen kavramın idrakinde değil... O zaman aydınlarımıza ilm-i siyaset denen kavramı öğretmek gerek...
 
***
 
Yahu "nedir bu ilm-i siyaset" derseniz... Hani bizde "şark kurnazlığı" diye bir laf var ya... Onun gibi bir şey işte... Gelin anlatalım:
 
***
 
Bir zamanlar Anadolu'nun ırak bir köşesinde bir dergâh varmış. Bu dergâhta da Kırkerenlerden bir zat, kendi öğretisiyle derviş yetiştirirmiş.
 
Zor iştir derviş olmak. Senelerce hizmet edersin, karın tokluğuna çalışırsın, bunun karşılığında ilim öğrenirsin. Ta ki dergâh ehli sana el verene kadar.
 
Bir gün dervişlerden birisi, postişinin huzuruna varmış, "Bunca senedir hizmet ederim. Kur'anı Kerim'i hatmettim. Bütün ilmi mevzuları da ezber ettim. Müsaade et gideyim, senden öğrendiklerimi ahaliye anlatayım. Artık el alıp ayrılmanın vakti gelmedi mi?" diye sormuş.
 
Dergâh ehli, "İlmi öğrendiğin doğrudur, ama henüzilm-i siyasetöğrenmedin." demişse de genç derviş anlamak istememiş. Yalvar yakar el istemiş. Evliya dayanamamış, "Peki git" demiş, "Nasılsa çok geçmeden dönersin."
 
Sevinçle dergâhtan ayrılan bizim derviş baba, yakınlardaki bir köyden geçerken vakit namazını camide cemaatle kılmak istemiş. Abdest alıp geçmiş içeri, saf olan köylülerin arasına katılıp kürsüde vaaz eden Hocayı dinlemeye koyulmuş. Lakin kısa zamanda fark etmiş ki Hoca boş konuşuyor. Söylediklerinin dinle imanla hiç ilgisi yok. Bolca hurafe, yalan yanlış bilgiyle cemaate vaaz ediyor. Çok dayanamamış, oturduğu yerden itiraz etmiş. Hoca, önce bu münasebetsizliğe aldırış etmeden kendince cevap vermiş. Fakat derviş baba hala işin doğrusunu izah etmeye çalışıyor... En sonunda kızmış, "Atın bre bu zındığı camiden" diye bağırmış. "Böyleleri milleti dinden imandan eder mazallah!"
 
Cemaat, zavallı dervişi karga tulumba önce camiden, sonra köyden atmış. Tartaklanan genç adam dergâhına geri dönüp olan biteni anlatmış, "Nerde yanlış yaptım?" diye sual etmiş.
 
Dergâh ehli, "İlm-i siyaset" hatırlatması yaptıktan sonra "Gel de sana uygulamalı göstereyim" demiş. Beraber aynı köye gitmişler, vakit namazından önce abdest alıp camiye girmişler.
 
Kürsüde Hoca, yine hurafeler saçıyor... Derken ezan okunmuş, Hoca kürsüden inip namazı kıldırmak için mihraba geçmiş. Birkaç hatayla namazı tamamlasa da cemaatten doğrusunu bilen olmadığı için hiç itiraz gelmemiş.
 
Namaz bitmiş, tespih çekilmiş, derken herkes camiden çıkacakken bizim dergâh ehli "Ey cemaat, durun bakalım!" diye seslenmiş. "Ben ki şol dergâhın ereniyim. Vaktiyle pirim de şu idi. Bunca ilim edindim, bunca âlim gördüm. Şimdiye kadar hiç sizin köyün Hocası kadar derin ilmi olanına rast gelmedim."  demiş. Sonra eklemiş: "Benim itikadıma göre böyle derin hocanın sakalından bir kıl koparıp cüppesinin cebinde taşıyan her kimse cennetliktir!"
 
Herkesin şaşkın bakışları arasında Hoca'nın sakalından bir tel koparıp selam vererek camiden ayrılmış. Onlar eşikten çıkarken cemaat çoktan Hoca'nın önünde sıraya girmiş adamcağızın sakalını yolmaya başlamış bile...
 
Eren, dergâha doğru yola revan olduklarında talebesinin sırtını sıvazlayarak "Şimdi anladın mı evlat!" demiş. "İlim bilmek yetmez, ilm-i siyaset de hatmetmek gerek!"
 
***
 
"Neden olmuyor" diye sual edenlere Türkiye'de ilm-i siyasetin erbabı rahmetli Süleyman Demirel'in az bilinen bir sözüyle cevap eyleyelim: "Bu günün çamaşırlarını dünkü güneşle kurutamazsınız" da ondan...
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.