Ne Mutsuzluk, Türküm Diyemeyene

Etnik temele dayalı anayasa taleplerini dile getiren bir örgütün sözcülüğünü üslenen Seymen, o dönem Türkiye Cumhuriyeti’ni Çerkeslere karşı asimilasyon politikaları izlemekle suçlamış.

Ankara’da makam sahibi Hasan Seymen isimli bir siyaset leşkerinin geçmişte yazıp söyledikleri geçen hafta boyunca epey tartışıldı.
 
Etnik temele dayalı anayasa taleplerini dile getiren bir örgütün sözcülüğünü üslenen Seymen, o dönem Türkiye Cumhuriyeti’ni Çerkeslere karşı asimilasyon politikaları izlemekle suçlamış.
 
***
 
Çerkesler mazlum ve mağrur insanlar… Asırlar boyunca Rus Çarlığına karşı bizlerle beraber mücadele vermişler. Kafkasya’nın kendileri gibi başları dik dağlarındaki yurtlarını, Rus emperyalizmine karşı korumak için kahramanca savaşmışlar. Ne var ki, Osmanlı’nın giderek güç kaybettiği o dönemde Rusların düzenli ve iyi silahlandırılmış orduları karşısında yürüttükleri vatan savunması bir müddet sonra çökmüş.
 
Çerkes tarihinin en karanlık yılı olan 1864’te yüz binlercesi katledilmiş. Bir milyondan fazlası gemilerle Karadeniz üzerinden Osmanlı topraklarına sürgün edilmiş. O dönem Osmanlı toprağı olan Bulgaristan’ın Varna limanından itibaren bütün Karadeniz sahili boyunca Anadolu kıyılarına çok zor koşullarda geçmek zorunda bırakılmışlar. Açlık ve hastalık nedeniyle birçok aile yok olmuş.


 
***
 
Aslında bu dram sadece Çerkesler’e özel bir durum da değil… Rus zulmü nedeniyle Kırım Tatarları, Hazar Kıpçakları, Volga ve Azak Kazakları büyük acılar çektiler. Din ve kimlik değiştirenler, katliama uğrayanlar, sürgün edilenlerin hikâyeleri Çerkeslerle büyük benzerlik taşır…
 
Tıpkı Çerkesler gibi Kafkas halkı olan Karapapaklar, Müslüman Gürcüler, Lazlar ve Ahıska Türkleri’nin de Rus zulmü nedeniyle acı çektiklerini tarih yazıyor.
 
Dahası 93 harbi yıllarında Tuna boylarında tutunamayan Osmanlı çekilirken Deliorman, Dobruca, Bosna ve Sancak bölgelerinde yaşayan Müslüman toplulukların acıları da aynıdır.
 
Bir asır kadar önce Balkan Harbinin kaybedilmesi sonucu Kosova, Makedonya, Yanya, İskodra, Selanik ve Batı Trakya’da yaşanan olayların canlı tanıkları, terk etmek zorunda kaldıkları memleketlerini sayıklayarak son nefeslerini vermediler mi?
 
***
 
Atatürk, Kurtuluş Savaşının ardından yıkılmış bir İmparatorluğun acı mirası üzerine kurdu bu ülkeyi. Harap haldeki Anadolu’nun yerlileri ve son bir asır içinde sine-i vatan kabul ederek acılar içinde buraya yerleşmiş halkları kucaklaştırarak yepyeni bir Cumhuriyet bina etti
 
Osmanlı’nın çöküşüne sebep olan her türlü ayrışmayı törpüleyerek medeniyet şemsiyesi altında milleti birleştirmeye gayret eden Atatürk, mezhepçiliği, tarikatçılığı ve mikro milliyetçiliği mümkün olduğunca kapıdan sokmamaya özen gösterdi.
 
Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” vecizesinden rahatsız olan kesimler de tam olarak kapıdan içeri sızamayan bu unsurlar değil mi?
 
Kürtçüler başta etnik mikro milliyetçi hayaller kuranları tahrik edenler, Osmanlı’dan nemalanan ama Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ayarları içinde yer edinemeyen menfaat guruplarından başkaları değil ki!
 
Etnik ve siyasal dinci ayrışmayı temel alan anayasal düzen teklif edenleri biraz araştırın, koca İmparatorluğun kanını emerek kurutanlar çıkar.
 
Onları fonlayan, koruyup kollayan, palazlandırmaya gayret edenler de Sevr Anlaşmasının yırtık parçalarını yeniden birleştirmeye çalışan Haçlılar!
 
***
 
Seda Köse, Samsun Mübadele Derneğinin en genç yönetim kurulu üyesi… Baba tarafından mübadele ile Balkanlardan zorunlu göçe tâbi tutulan Rumeli Yörüklerinden… Anne tarafı, 19. Yüzyılda Kafkasya’dan sürgün edilen Çerkeslerden… Eşi ise Doğu Karadeniz kökenli bir vatan evladı…
 
Hasan Seymen’e ve onun gibi düşünenlere sormak lazım: Yazacağınız etnik anayasada Seda Köse’nin müstakbel çocukları için nasıl bir ifade kullanmayı düşünüyorsunuz acaba?
 
***
 
Bosna Savaşı sonrası Mostar’dan İstanbul’daki akrabalarının yanına yerleşen Boşnak kökenli bir kadınla tanışmıştım. Zayıf Türkçesi ile bana, mahalledeki komşularından dert yanmıştı. Sürekli “Türkçe az bildiğine göre söyle bakalım, sen Sırp mısın, Bulgar mısın yoksa Rum musun?” diye soruyorlarmış. Kadının namaz kıldığını, bir nesil önce Türkiye’ye yerleşen ve tamamen entegre olan akrabalarının yanında kaldığını görmelerine rağmen aynı ısrarlı sorular…
 
Dili döndüğü kadar anlatmaya çalışıyormuş zavallı… “Yahu, Bosnalı Sırplar bize Türk diyorlar, bizim oralarda Türk demek Müslüman demek.” Ama ne fayda, ertesi gün tekrar soruyorlarmış:  “Senin Türkçen kırık, de bakalım senin aslın ne?
 
Boşnak kadıncağız, en sonunda dayanamamış, elindeki Türk kahvesini sehpanın üstüne koyup ayağa kalkmış: “Hanım hanım! Ben buraya Türklüğümü korumak için geldim. Bir daha Türklüğüme laf edeceksen evime gelme!
 
***
 
Atatürk’ün doğup büyüdüğü topraklarda sadece Yörük Türkler yaşamıyordu… Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar, Müslüman Makedonlar ve Çingeneler gibi ana dilleri farklı olsa da İslamiyeti ve Türklük mefhumunu yaşamlarının merkezine koymuş halkların haletiruhiyesini ulu önder, çok iyi biliyordu. 
 
Onun için kelimeleri özenle seçerek “Ne mutlu Türk’üm diyene!” ifadesini kullanmış. Yoksa onu tutan yoktu… Pekâlâ, “Ne mutlu Türk olana!” cümlesini de söyleyebilirdi.
 
***
 
Ataları Rumeli Türkiye’sinden sürülmüş bir Türk vatandaşı olarak, yitik vatan Kafkasya’yı özleyen kardeşlerimi benden iyi kim anlayabilir? Bir Çerkes atasözünde dediği gibi: “Atını kaybedenin kulağından at kişnemesi eksik olmaz!”
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.
Halil Güner gt1 ay önce
"bir daha türklüğüme laf edeceksen evime gelme"