ABD Tehditlerine Direnen İran

Kapsamlı Ortak eylem Planı’ndan (JCPOA) tek taraflı çekilen ABD yönetimi, İran’a karşı anlaşmadaki taahhütlerini gerçekleştirmediği gibi yeni yaptırımları da gündeme getirdi. Cahit Armağan Dilek, ABD

Basra Körfezinde yaşanan son gelişmeler medyada ABD-İran gerginliği veya krizi olarak verilse de aslında bu iki ülkeyi de aşan küresel bir krize dönüşmüş durumda. Krizin temelinde İran'ın nükleer silah yapma imkan ve kabiliyetinin önünü açacak nükleer programı var. Obama ve Trump döneminden de önce başlayan bir kriz konusundan bahsediyoruz. Aslında İran'ın nükleer programı, 1979 devriminden sonra araları açılan İran ile ABD arasındaki ciddi sorun alanlarından biri ola gelmiştir.

Bugün küresel krize dönüşen İran'ın nükleer programı aslında bizzat Batı'nın desteğiyle 1970'li yıllarda başlamıştır.

Soğuk Savaşın en sert günlerinde Sovyetler Birliği'nin çevrelenmesi stratejisinde Şah'ın başta olduğu İran'a da önemli roller verilmişti. 22 Nisan 1975 tarihli ABD Ulusal Güvenlik Memorandumu'na göre ABD İran'a, kendi reaktörlerinde kullanılmak üzere bazı malzemelerin sağlanması ve nükleer reaktör yakıtından plutonyum çıkarılması için bir yeniden işleme tesisi kurulması teklifinde de bulunmuştur.

İran'a nükleer çalışmaları kapsamında destek sağlayan ABD, Şah'ın 1979'ta devrilmesinden sonra bu politikasını değiştirmiştir. Ancak İran başlattığı projelerden vazgeçmemiştir. ABD'nin değişen bu politikaları üzerine İran Rusya'ya yönelmiş ve özellikle 1990'lı yıllardan itibaren Rus desteğini almaya başlamıştır.

Bu süreçten sonra İran'ın nükleer programını takibe alan ABD İran'ın Nükleer Silahsızlanma Anlaşmasını ihlal edip etmediğini tespite odaklanmıştır.

GÜNCELDEKİ KRİZİN NEDENİ

Güncelde yaşanan krizin ve son haftalarda Körfez bölgesinde petrol tankerlerine saldırılar ve Amerikan İHA'sının düşürülmesine kadar giden olayların temelinde ise 2015 yılında P+1 ülkelerinin İran'la imzaladıkları anlaşma var. Yani İran'ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi, Avrupa Birliği ve Almanya ile 2015 tarihinde imzaladığı ve kamuoyunda nükleer anlaşma olarak bilinen Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA).

İşte ABD yani Trump yönetimi, bu anlaşmadan 08 Mayıs 2018'de tek taraflı çekildiğini açıklamış ve Tahran'a yönelik yaptırımları yeniden uygulamaya başlamıştı. Bu yaptırımlar son bir yıldır safha safha artarak devam ediyor.

JCPOA anlaşması P5+1 (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Almanya) ve İran arasında gerçekleşmiş ve BMGK'nin 2231 sayılı kararıyla hukuksal ve siyasal niteliği kazanmıştı. ABD bu anlaşmadan ayrılarak İran'a karşı anlaşmadaki taahhütlerini gerçekleştirmediği gibi yeni yaptırımları da gündeme getirmiş oldu. İşte bu bağlamda siyasal platformda ve uluslararası arenada resmiyet kazanmış ve çok taraflı bir anlaşma ilk defa olarak hiçe sayılıyordu.

İran da ABD'ye benzer şekilde karşılık veriyor. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, aynı zamanda ABD'nin anlaşmadan çekildiği tarih olan 8 Mayıs 2018'in yıldönümünde yani 08 Mayıs 2019'daki Moskova temasları sırasında yaptığı açıklamada, "İran İslam Cumhuriyeti, gönüllü olarak kabul ettiği bazı önlemlere ve verdiği sözlere ilişkin eylemlerini durdurmayı uygun görmüştür" açıklamasını yaptı.



Ruhani, İran'ın nükleer anlaşmadan çekilmek gibi bir niyetinin olmadığını, aldıkları kararın JCPOA kapsamında olduğunu ve anlaşma çerçevesi dahilinde hareket ettiklerini belirtti. Ruhani ABD ya da diğer tarafların JCPOA kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmemesi durumunda İran'ın da yaptığı bazı taahhütlerden geri adım atmasının önünün açık olduğunu anımsattı. Yani ABD'nin imzasını geri çektikten sonra yeniden uygulamaya soktuğu yaptırımlar, Tahran'ın da taahhütlerini tam olarak yerine getirme yükümlülüğüne son verdiğini ima etti.

Bununla birlikte JCPOA'nın tekrar gözden geçirilmesini talep eden İran, taleplerinin yerine getirilmesi için diğer imzacı ülkelere 60 günlük bir süre tanıdı. Diğer imzacılar olan Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Almanya ve AB'den 60 gün içinde somut çözümler üretmesini istedi.

Bu süre zarfında nükleer programının bir parçası olan zenginleştirilmiş uranyum ve ağır su stoklarını elinde tutacağını duyuran İran, anlaşmanın gözden geçirilmesi talebinin yerine getirilmemesi durumunda nükleer silah üretmek için gerekli olan uranyum zenginleştirme faaliyetlerine yeniden başlayacağını açıkladı.

Yürürlükteki anlaşma uyarınca İran uranyum zenginleştirme faaliyetlerinde enerji üretmek için yeterli olan yüzde 3,67 seviyesine çıkıyor. Nükleer silah üretmek için uranyumun yüzde 90 seviyesine kadar zenginleştirilmesi gerekiyor, ancak anlaşma uyarınca İran sadece barışçıl amaçlarla kullanılmak üzere 300 kilogram düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyum depolayabiliyordu.

KRİZ SERTLEŞİYOR, TARAFLAR ASKERİ POZİSYON ALIYOR

Mayıs başında İran'ın aldığı bu kararlar ABD ve Körfez'de ABD ile birlikte hareket eden ülkeleri harekete geçirdi.

İran'nın bu kararının ardından ABD İran'a karşı önlem olarak bir uçak gemisi ve destek filosunu, F-52 tipi ağır bombardıman uçaklarını, F-35 ve F-22 uçaklarını Körfez bölgesine gönderdi.

ABD'nin Basra Körfezi'ndeki askeri varlığını artırmasına ilişkin İran Dışişleri bakanı Zarif, "Bu kadar fazla miktarda askeri gücün küçük bir alanda bulundurulması kendiliğinden kazalara neden olabilir." ifadelerini kullanmıştı. ABD yönetiminde bu tür "kazaların" yaşanmasını isteyen kişiler olduğuna dikkati çeken Zarif, "Kaza yaşanmaması için azami ihtiyat gerekli. ABD çok tehlikeli bir oyun oynuyor." demişti.

Trump geçen bir yıl içerisinde İran'a karşı duruşunu sertleştirdiği bir dönemde Tahran yönetiminin petrol ihracatını hedef alan yaptırımları uygulamaya koymanın yanı sıra, İran Devrim Muhafızları Ordusunu da Nisan 2019'da ayında "terör örgütü" ilan etmişti.

Buna karşılık Tahran da ABD'nin Ortadoğu'daki tüm güçlerini barındıran Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nı (CENTCOM) "terörist" ilan ederek karşılık vermişti.

Bu karşılıklı adımlar sert adımlar geçen bir ayda bölgede münferit sıcak olaylara dönüştü.

20 Haziran'da bu kez İran-ABD arasında bir çatışma yaşandı, daha doğrusu İran ABD'ye ait RQ-4 tipi bir İHA'sını düşürdü.

İşte savaş başladı denilen bir ortamda, olaydan iki gün sonra Trump İran'ın saldırısına misilleme emri verdiğini ancak operasyona 10 dakika kala talimatı geri çektiğini açıkladı.

Bu olayın gerginliği ve tarafların birbirini suçlaması sürerken İngiliz donanması 04 Temmuz'da Cebelitarık'ta Suriye'ye petrol taşıdığı iddia edilen İran bandıralı bir tankerin alıkonulması operasyonunu gerçekleştirdi.

İran, Cebelitarık açıklarında İngiltere tarafından durdurulan ve el konulan petrol tankerinin bırakılmaması durumunda bir İngiliz petrol tankerine el koymanın 'görev' olacağını belirtti.

Bunun hemen sonrasında 10 Temmuz'da İran'a ait 3 teknenin Hürmüz Boğazı'nda bir İngiliz petrol tankerini durdurmaya çalıştığı ancak İngiliz donanmasının uyarısıyla geri döndüğü haberleri medyaya düştü.

Birleşmiş Milletler (BM), İran'a ait gemilerin, Basra Körfezi'nde İngiliz petrol tankerini durdurma girişimi iddialarının ardından bölgede olası bir krizin felaketle sonuçlanacağı uyarısında bulundu.

TANKERLERİ KORUMAK ÜZERE BASRA KÖRFEZİ'NE DENİZ GÜCÜ

Bu gelişme üzerine ABD Basra Körfezi ve Umman Körfezi'nde petrol tankerlerinin güvenliğini sağlamak üzere bir deniz gücü oluşturmak üzere harekete geçtiğini görüldü.

Eğer ABD'nin önerisi destek görürse ki batılı ülkeler enerji ihtiyaçlarının emniyetle karşılanması bağlamında deniz gücü oluşturulmasına katkı vermesi beklenir, oluşan koalisyonun yeni görevinin tankerlerin "İran tehdidine" karşı emniyetini korumak olacaktır. Böyle bir hamle otomatikman İran'ı suçlu ve tehdit eden bir yaklaşımı ortaya koymaktadır. İran'ın özellikle Basra Körfezi içinde egemenliğini ve hareket serbestisini baskı altına alan hatta sınırlamayı hedefleyen bu hamlenin uluslararası hukuk açısından sorunlu olduğu görülüyor. İran'ın ABD'nin keyfi ve tek taraflı yaptırım kararlarıyla petrol ihracatını engelleyip ekonomik olarak zayıflatmak doğrudan İran halkının yaşam hakkını da engellemektedir.

Müzakere arayışları ve ABD'nin uzlaşmaz tavrı

Körfez bölgesinde karşılıklı askeri hamleler ve pozisyon almalar sürerken iki ülkenin liderlerinden de müzakere isteklerinin yanı sıra meydan okuyan açıklamalar da geliyordu.

Trump, Mayıs ayı ortalarında "İran savaş isterse bu İran'ın resmen sonu olur. Hiçbir zaman ABD'yi tehdit etme" ifadeleriyle İran'ı tehdit etmişti. Trump bu açıklamasından yaklaşık iki hafta önce ise İran yönetimine yeni bir anlaşma için görüşme çağrısında bulunmuştu. İran lideri Ayetullah Ali Hamaney de Trump'ın müzakere çağrısını, "ABD bugünkü tavrını sürdürdükçe müzakere zehirdir. Bugünkü ABD hükümetiyle yapılacak müzakere, iki kere zehirdir" ifadeleriyle reddetmişti.

ABD Başkanı Donald Trump'ın, ülkesini nükleer anlaşmadan çekmesinden sonra İran ile yeni bir anlaşma için müzakereye hazır olduğunu açıklamasını değerlendiren İran Dışişleri Bakanı Zarif, "Sözlerinden dönen kişilerle konuşmaya istekli değiliz. Hiçbir İranlıyı tehdit ederek bir yere varamazsın. Müzakerenin yolu saygıdan geçer, tehditlerden değil" diye konuşmuştu.

İran'ın ABD İHA'sını düşürmesinden sonra ise Trump İran ile savaş istemediğini fakat olası bir savaşta İran'ın "yok olmayla karşı karşıya kalacağını" söyledi. Trump, ABD'nin müzakerelere açık olduğunu fakat İran'ın nükleer silahlara kavuşmasına izin vermeyeceklerini söyledi. Trump, yaptırımların etkisini gösterdiğini ve yaptırım listesine yenilerini eklediklerini de söyledi.

ABD'NİN YAPTIRIM POLİTİKASININ İRAN'A ETKİSİ

ABD İran'ın nükleer programından vazgeçip nükleer silaha sahip olmasını engelleme adına gerektiğinde askeri müdahale seçeneğinin masada olduğunu hissettirip yaptırım silahını kullandı. En son 2015'deki anlaşma hükümleri gereğince yaptırımlardan tamamen çıkma aşamasına geldiğinde bu sefer Trump'ın ABD'yi tek taraflı olarak anlaşmadan çekmesiyle İran, yeniden yaptırımlara maruz kaldı. Anlaşmanın diğer imzacı ülkeleri ABD'nin yaptırım kararlarını desteklemeseler de uluslararası finans ve bankacılık uygulamalarını kontrol eden ABD'nin özellikle İran'ın petrol ihracatına yönelik yaptırım kararına Türkiye dahil uyulduğu görülüyor.

Ancak İranlılar ülkelerinin uzun vadede sürekli kriz halinde ve yaptırımlara maruz kalmasından yorgun düşmüş durumda. Temel malların fiyatları fırlamış, enflasyon artıyor. IMF, İran ekonomisinin üst üste ikinci yılda da küçüleceğini ve enflasyonun yüzde 40'ı görebileceğini öngörüyor.

İran'ın yaptırımların çok olumsuz etkilendiğini bizzat İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani açıkladı. Ruhani ülkesinin uluslararası yaptırımlar nedeniyle eşi benzeri görülmemiş bir baskıyla karşı karşıya olduğunu ve ekonominin 1980-88 arasındaki Irak savaşı döneminden daha kötü bir noktaya geldiğini belirtti ve "Savaş döneminde bankalarımız, petrol satışımız, ithalat ve ihracatımızla ilgili sorunumuz yoktu, yalnızca silah ambargosuna maruz kalmıştık" dedi.

İRAN NE İSTİYOR, ABD NE İSTİYOR? İSRAİL BU SENARYODA NEREDE?

ABD ile İran arasında nükleer kriz olarak bilinen bu süreçte taraflar ne istiyor? ABD terör destekçisi ülke olduğunu iddia ettiği İran'ın nükleer teknolojiye sahip olmasını ve bu teknolojiyle birlikte nükleer silaha sahip olmasını engellemek istiyor. İran'ın halihazırda sahip olduğu uzun menzilli füze kabiliyetlerini daha da artırması halinde bu füzelerin nükleer başlıklarla donatılıp Avrupa ve ABD'yi vuracağını iddia ediyor.

ABD aslında İran'ın nükleer teknolojiye sahip nükleer silah üretebilen ülkeler arasına yani nükleer kulübüne girmesini istemiyor. Böyle olduğunda İran'ın küresel bir güç haline dönüşmesinden endişe ediyor. Aslında bu endişe ABD'den çok İsrail'in duyduğu bir endişe.

ABD baş, İsrail boyun; Uluslararası ortamın işleyişini canlı bir organizmaya benzetmek mümkündür. Örneğin insan vücuduna benzetildiğinde sahip olduğu gücü politikaları ve uygulamalarına bakıldığında ABD baş ise İsrail boyun rolündedir. Beyin, göz kulak burun herşey baş üzerinde olmasına rağmen o başın istediğin yöne döndürülmesi istediği şeyi görmesini sağlayan boyundur. Bu bağlamda İsrail, kendi varlığına yönelik bir ve belki de tek tehdit gördüğü İran'ı sürekli olarak ABD'nin bir numaralı hedefi ve tehdidi olarak görmesini sağlamakta.

İşte bu nedenledir ki bütün Amerikan başkanlarının ulusal güvenlik stratejilerinde İsrail'in güvenliğini sağlaması en önemli görev, 1979 devriminden bu yana da İran bir numaralı tehdit olarak gösterilir.

İran ise nükleer enerjiye sahip olmasının hakkı olduğunu ve bunu barışçıl amaçlar için kullanacağını beyan ediyor.

Niyet okuyarak İran'ın nükleer silah üretip saldırı yapacağını söylemek ikircikli bir yaklaşımdır. Bölgede nükleer silaha sahip İsrail'e ses çıkarılmazken, yokmuş gibi muamele edilirken İran'ın hedefe oturtulması haksızlık ve iki yüzlü bir politikadır.

Günümüzde dünyadaki küresel mücadelenin ve çatışmaların temelinde enerji kaynaklarını paylaşımı yatmaktadır. Bilinen konvansiyonel enerji kaynaklarının sona erecek olması ülkeleri her ne kadar kullanımı küresel ve insani güvenlik için tehditler içerse de nükleer enerjiye sahip olmaya da itmektedir. Bu bağlamda enerjiye sahip olmak İran ve diğer ülkelerin de hakkıdır. Bu teknolojiye sahip olmadan mevcut nükleer güçlerin inisiyatifinde kalmak, onların kullanım iznine tabi olmak, onlar ne kadar verirse o kadarını kullanmak bölgesel ve küresel mücadelede geride kalmak, yenilgiyi kabul etmek anlamına gelmektedir.

NÜKLEER KRİZDE ABD VE İRAN'IN POLİTİKALARI NE?

ABD ve yanına aldığı Batılı ülkelerin İran'ın nükleer güç olmasını engellemeye yönelik politikası dört temel düzlemde gerçekleşiyor. Birincisi çevreleme, ikincisi yaptırımlar, üçüncüsü müzakereler, dördüncüsü ise İran karşıtı ittifaklar oluşturma.

ABD 11 Eylül olayları sonrasında Afganistan'ı işgal ettiğinde de aklında İran'ı çevrelemek vardı. Bu nedenledir ki Afganistan'a askeri müdahale, Pakistan'la iş birliğini de düşündüğümüzde aslında İran'ı doğudan çevrelemenin de bir hamlesi oldu.

ABD Irak'ı işgal ettiğinde de aklında İran vardı ve İran'ın batıdan çevrelenmesi ve Arap Yarımadası üzerinden Orta Doğu ile ilişkisini kesmek vardı.

IŞİD'le mücadele adı altında Irak ve Suriye'ye müdahalesinde de yine İran'ın bu ülkelerdeki nüfuz etkisini ve askeri varlığını ortadan kaldırmak, İran'ın Akdeniz kıyılarına ulaşmasını kesmek ABD'nin aklındaki temel hedeflerden biriydi.

Bu çevreleme stratejisiyle eş zamanlı olarak İran'ı içeride de zayıf düşürmek adına yaptırım stratejisi uzun yıllardır uygulamada.

Müzakere stratejisi İran'ın nükleer programdan vazgeçirmeye, vazgeçiremese de Batı'nın şartları ve kontrolü çerçevesinde sözde bir nükleer teknolojiye sahip olmasını hedefleyen, bunu da başaramasa bile müzakere yapıyor algısıyla İran'ın nükleer teknoloji çalışmalarını geciktirmenin hedeflendiği görülüyor.

ABD'nin İran'a karşı dördüncü stratejisi ise İran karşıtı ittifaklar oluşturarak İran'ın askeri gücünü kullanmasını ve hareket serbestisini engellemek. 2015 yılında ABD destekli Suudi Arabistan öncülüğünde oluşturulan İslam Ordusu, ki 2017 yılında Trump'ın Suudi Arabistan ziyaretinde bu husus yeniden teyit edilmiş, hatta bir adım ileri gidilerek Ortadoğu Güvenlik Teşkilatı oluşturulması kararı alınmıştı. Bunlardan farklı olarak bölgede zaten var olan Körfez İşbirliği Konseyi ve buna bağlı askeri yapılanmaları da bu ittifak oluşumlarına dahil etmek gerekir.

Aralarında diplomatik ilişki olmamasına rağmen Suudi Arabistan ile İsrail'in İran karşıtlığında stratejik iş birliğine girişmesi, bunu Arap-İsrail ittifakına dönüştürme gayretleri İran karşıtı ittifak hamlelerinden bir diğeridir. Yine ABD'nin Yüzyılın Barışı adı altında İsrail-Filistin sorununa çözüm projesinin hedefleri arasında İran'ın Akdeniz kıyılarındaki etkinliğini kırma buralara ulaşmasını engelleme de vardır.

Son olarak Basra Körfezi ve Umman Körfezi'nde tankerlerin korunması gerekçesiyle deniz gücü koalisyonu oluşturma girişimi de diğer bir İran karşıtı ittifak hamlesidir.

İran ise ABD ve Batı'nın bu hamlelerine karşı etrafında oluşan kuşatmayı kırma, muhtemelen bir çatışmanın ülke topraklarında yaşanmasını önleme adına mücadeleyi topraklarının dışında uzaklarda karşılamayı benimsemiş, bunda da kendi çıkarları doğrultusunda başarılı olmuştur. İran bunu yaparken vekalet stratejisini hayata geçirmiştir.

ABD'nin çevreleme stratejisine karşı İran Afganistan'da Irak'ta Suriye'de Yemen'de Lübnan'da, Filistin'de desteklediği yerel güçler üzerinden ABD ve Batı ile vekalet savaşları yürütmüştür. İran bunda da başarılı olmuştur. ABD'nin uzun yıllardır dört ayrı düzlemde sürdürdüğü İran karşıtı politikalara rağmen bugün İran'ın Yemen, Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin'de halen etkili konumda olduğu gerçektir. Bu ülkelerdeki gelişmeleri etkileyebilmekte zaman zaman yönlendirebilmektedir.

ABD-İran krizinde İran'ın en zayıf noktasını uzun yaptırımlar sonucunda ülkede oluşan ekonomik sıkıntıların halkta yarattığı etkilerdir.

Krizin odak noktası: Hürmüz Boğazı

İran-Irak savaşında olduğu gibi ABD-İran krizinin sıcak çatışmaya dönüşmesi halinde bunun odak noktasının Hürmüz Boğazı olacağı korkusu bölgede hakim. Yaptırımlarla petrol ihracatı engellenen İran'ın diğer Körfez ülkelerinin de ihracatını engelleme adına Hürmüz Boğazı'nı kapatabileceği en çok seslendirilen senaryolardan biri. İran ve Umman arasında yer alan, Basra Körfezi ile Umman Körfezi'ni birbirine bağlayan Hürmüz Boğazı dünyanın en büyük petrol sevkiyat noktası olarak nitelendiriliyor.



Hürmüz Boğazı'ndan geçen yıl günlük ortalama 21 milyon varillik petrol sevkiyatı gerçekleşirken, bu miktar geçen yılki küresel petrol tüketiminin de yüzde 21'ini oluşturdu.

Hürmüz Boğazı'ndan tankerlerle geçerek Körfez'den ihraç edilen petrolün yüzde 80'inin Çin, Japonya, Güney Kore ve Hindistan gibi ülkelerin ihtiyacını karşılamak üzere satıldığı gözlerden kaçırılmamalıdır.

Hürmüz'ün kapatılması aslında Batı'dan çok yükselen süper güç adayı Çin haricinde Güneydoğu Asya'daki ABD müttefiki ülkeleri de derinden etkileyecektir.

İşte ABD İran'ı çevreleme ve yaptırım stratejilerinde izlediği bu dolaylı tutum stratejiyle Çin ve Hindistan gibi İran'la enerji işbirliğine muhtaç ülkelerin de İran'ın nükleer programdan vazgeçirilmesinde destek almayı hedeflemektedir. Çünkü bu ülkelerin Körfez'in petrol ve LNG ihracaatına ABD ve Batı'dan daha fazla ihtiyacı vardır.

ABD-İran krizi savaşa dönüşür mü?

ABD-İran krizinde kriz bölgesi olan Basra Körfezi muhtemel bir çatışmada da harekat alanına dönüşecektir. Bölge ülkesi olan İran'ın  harekat bölgesinde olması, burada askeri güçlerini sürekli konuşlandırmış durumda olması, bölgeyi çok iyi tanıması, coğrafi üstünlüklere sahip olması, bölge ülkelerinde bazı vekil güçleri barındırıyor olması İran'a avantajlar sağlamaktadır.

ABD ise bölgeye dışarıdan gelen bir güçtür. Herhangi bir savaş için yeniden konuşlanması, bölgede üsler ortaklar bulmasını gerektirmektedir. Bu da ABD'nin daha fazla hazırlık yapmasına, daha fazla gayret sarf etmesine yol açmakta, oluşturmak zorunda kalacağı koalisyon içinde ortaklarının hedeflerini örtüştürmeyi başarması gerekmektedir.

Bununla birlikte uzunca yıllardır bölgede askeri varlık bulunduran ABD bu bağlamda önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Mevcut konuşlanmasına bakıldığında ABD adeta bir bölge ülkesi konumundadır.

Diğer taraftan iki ülke arasında askeri güç mukayesesi yapıldığında ABD'nin bütçesiyle, asker sayısıyla, nükleer silahlar dahil sahip olduğu ileri teknoloji silah ve füze sistemleriyle, istihbarat ağıyla İran'a karşı açık ara güçlü olduğu ortadadır. Ancak bir ülkeye saldırı ve işgal söz konusu olduğunda silah gücü üstünlüğünün çoğu zaman sonuç almak için yeterli olmadığı da biliniyor. Afganistan ve Irak işgalleri bu konuda ABD'nin yaşadığı başarısız örneklerdir.

Kuşkusuz ABD 2001'den buyana yaşadığı savaşlardan ders almıştır. Artık geniş çaplı operasyonlarla karadan işgal yerine yerel güçlerin kullanılarak hava ve istihbarat operasyonlarıyla destek verilmesini öne çıkaran bir strateji öne çıkmıştır. ABD'nin IŞİD'le mücadele bahanesiyle Irak ve Suriye'de yaptıkları buna örnektir. Trump da bu kriz sürecinde İran'a karşı karadan bir operasyon öngörülmediğini açıklamıştır.

Peki bütün bunlara rağmen bu kriz çatışmaya dönüşür mü?

ABD ile İran arasında doğrudan bir savaştan ziyade halihazırda Yemen, Irak, Suriye'de süren vekalet savaşlarının daha da sertleşmesi beklenmelidir. İran'ın Esad yönetiminden Lazkiye limanında bulunma hakkı elde etmesi, Akdeniz'de adeta bir çıkış noktası bulması İsrail ve ABD'yi rahatsız eden bir husus olmuştur.

ABD özellikle Suriye'deki İran varlığının ülkeden çıkarılması böylece İsrail'e yönelik tehdidin önemli oranda bertaraf edilmesi için Rusya ile genel bir mutabakata vardığı gözleniyor. Rusya da İran'ın Esad yönetimi üzerindeki etkisinden, Suriye ordusundaki yapılanmasından rahatsızdır ve üstü örtülü bir mücadele içindedir.

İran görünür hedef: ASIL HEDEF ÇİN

Tabii ABD İran'ı sıkıştırırken, onun nükleer güç olmasını engellemeye çalışırken İran'ı teröre destek veren ülke gibi göstererek hedef tahtasına oturtmaktadır.

İran'a yönelik dört ayrı düzlemde sürdürülen strateji İran ve çevresini istikrarsızlaştırmaktadır. İstikrarsız bir İran, ABD ve Batı'nın kontrolüne girmiş Çin'in Bir kuşak Bir Yol Stratejisinde ve yeni ipek yolu stratejisinde çok önemli bir konumda olan İran'ın aslında en zayıf halkaya dönüşmesi de söz konusu olacaktır. Bir Kuşak Bir Yol Stratejisi'nde başarısız bir Çin'in ihtiyaç duyduğu ekonomik ve enerji kaynaklarına ulaşmasının engellenmesi, Çin'in kendi sınırları içerisinde veya yakın bölgesi içinde bölgesel güç olarak kalması demektir. Bu durum Çin'in özellikle ekonomik alanda ABD'nin yerini almasını, yeni süper güç olarak ortaya çıkmasını da engelleyecektir.

Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.