Tarımsal Burjuvazi -I-

Kısaca, “tarımsal burjuvazi” kavramını: Topraktan, üretimden, yetiştirmeden, ıslah ve terbiye etmekten ve bütün bu süreçlerin öğretisine sahip olmaktan aldığı gücü, sosyal-eğitsel-psikolojik- teolojik

Daha önce klasik liberal bir bakış ile ülkemizin “tarımsal burjuvazi” noktasındaki durumunu köşe yazısı olarak yazmıştım.
 
Sektörün her yerinden çatır çatır kırılması, kırılganlık risklerinin sürekli büyüyerek sürmesi, riskleri tolere edecek mekanizmalara sahip olmaması, risk tür ve çeşitlerinin artması, anileşmesi, kestirilmelerinin zorlaşması, direnç ve direniş noktalarının gittikçe zayıflaması karşısında “tampon mekanizma” olarak gördüğüm ve aslında sadece ekonomik olarak almayıp, ironik bir karakterde de olsa, “sosyal-eğitsel-psikolojik kolonlar” olarak ele aldığım, “tarımsal burjuvazi” olgusunu tartışmaya açmak istemiştim. 
 
Elbette biliyorum ki; “burjuva-burjuvazi” salt kavramsal olarak, çoğunlukla ekonomik bir kavram, biraz da kent sosyolojisi kavramı olarak görülüyor.
 
Her ne kadar da köylü-işçi ve çalışan sınıfların dışındaki kent soylular olarak kavramsallaştırılsa da, bu sınıfsal konuma getiren birikimlerin, sadece kentli-aristokratik birikimler olmadığını; topraktan gelen bir gücünün olduğunu görmezden gelemeyiz.
 
Bu nedenle ben, “Tarımsal burjuvazi” kavramına klasik anlamındaki sığlıkta bakmıyorum. Ya da kendimi bu sığ anlama sıkıştırmak istemiyorum. Sadece ekonomik ya da kentsel bir birikim olarak da bakmıyorum. Daha geniş, daha kapsayıcı olarak bakıyorum. Topraktan gelen-getirilen bir gücün yani tarımsal üretimin gücünün, bu sınıfsal kavramda belirleyici olduğunu düşünüyorum. O halde, tarımsal burjuva veya sınıfsal olarak burjuvaziyi, tarımsal üretimin sermaye ve kültürel birikmesinden gelen bir toplumsal sınıf ya da grup olarak görmekte sakınca görmüyorum. Yine de burjuva veya burjuvazi kavramının bilinen haliyle tartışmasını başka bir mecraya bırakmak belki şimdilik daha doğru olacaktır. Bu durum karşısında “tarımsal burjuvazi” kavramsallaştırmasını kullanmak istiyorum. Kavramın iki ayrı kelime olarak değil de tek bir anlam yaratan kelime olarak değerlendirilmesini uygun buluyorum.
 
Bizim açımızdan ise ülkemizin tarımsal yapısı içinde hep olagelen ekonomikliğin yanına, üst siyasal organizasyon-toprak-sosyal-eğitsel-psikolojik unsurları da ekleyerek yeni bir kavramsallaştırma olarak bakıyorum: Naçizane!...


 
Üst siyasal organizasyon olarak ise devletin, yakın İmparatorluk tarihini ve ulus devlet sürecini, yani Cumhuriyet dönemini alıyorum.
 
Yine de siz belki başka bir şekilde anlatabilirsiniz hatta daha farklı bir kavram da getirebilirsiniz. Hatta bu çeşniye teoloji’yi de ekleyebilirsiniz. Çünkü son durumda görünen o ki teoloji, çok yakın bir gelecekte çok tartışacağımız bir olgu gibi duruyor.
 
Ama ben kapsayıcı olması için ve bugün çok ihtiyaç duyulan tampon aracıları ya da mekanizmaları bir bütün olarak anlatmak için “tarımsal burjuvazi” demeyi uygun buldum.
 
Kısaca, “tarımsal burjuvazi” kavramını: Topraktan, üretimden, yetiştirmeden, ıslah ve terbiye etmekten ve bütün bu süreçlerin öğretisine sahip olmaktan aldığı gücü, sosyal-eğitsel-psikolojik- teolojik öğretilerle besleyip, bu getirdiklerini sermaye olarak kullanıp, finansal bir ağırlık merkezi oluşturan ve bunu toplumsal caydırma-yapma-etme gücü olarak kullanan “kurumsal bir yapı” olarak görüyorum.
 
Böyle tanımlıyorum.
 
Bu “yapı’yı” oluşturan çiftçileri, işletmecileri, yetiştiricileri, tarımsal sanayici ve tüccarları, tarımın profesyonellerini ve yapıdaki diğer bütün unsurları kavramın “kurumları” olarak görüyorum.
 
Peki, buna neden ihtiyaç var?
 
Tarımsal faaliyetin sürdürülebilirliği eğer insan işlevine bağımlı ise o insana, “kendini gerçekleştirme” fırsatının olduğunu yani insanın gelişme ve refah hakkı olduğunu kabul ettirmek zorundayız. Yani ona bu güveni, bu hedeflemeyi sağlamak zorundayız. Aksi takdirde zor koşulları ilk fırsatta yırtıp atacak; daha fazla riski göze alıp, üretimi-kırsalı terk edecektir.
 
Yani göç kaçınılmaz olacaktır.
 
Olanda budur zaten.
 
Ve göç kalıcıdır.
 
Eski koşullarla tersine döndürülemezdir.
 
Bu nedenle göçü durduracağız söylemini çok fazla irrasyonel buluyorum ve inandırıcı bulmuyorum.  Ve hatta göçün ters yüz edilemezliğini bu şekilde kabul ettiğimizde, tarımsal faaliyetlerin sürdürülebilirliğinin daha en başında risk altında olduğunu görmek zorundayız. Bu durumda eğer üretimi ve çiftçiyi sürekli kılmak gibi bir hedeflememiz olacaksa, buradaki ana iki faktör olan toprak ve çiftçi faktörünü, göç ve diğer unsurlardan bağımsız olarak sürdürülebilir kılmak mecburiyetindeyiz. Bu politika için görünen bütün avantaj ya da dezavantajları iyi analiz etmek zorundayız. Analiz ederken de konuya sadece tarım-üretim boyutundan bakmak gibi bir hata içerisinde olmamız gerekir. Çünkü sonuçta üreticiye vereceğimiz hedef, onun bireysel olarak “kendini gerçekleştirmesi”, aile-grup olarak refah düzeyinin yüksek olması, kurumsal olarak ise kalıcı ve rekabetçi olmasıdır.
 
Oysa biz daha 15 yıl önce köylü denince çiftçi; çiftçi denince köylü olarak anlıyorduk. Ve ne yazık ki, bu kavramları toplumsal tabakalaşmada alt sınıflar olarak görüyorduk. Bugün ise farklı farklı kavramlar olduğunu söylüyoruz, anlıyoruz. Anlamakla kalmıyoruz, toplumsal tabakalaşmadaki yerlerinin de “yerli yerinc/d/e olmadığını” düşünüyoruz.
Çok basit bir anlatımla çiftçiyi; kırsalda yaşayan kendisi ve pazar için üretim yapan, doğal tarımsal üretim araçlarını geçim/gelir/kazanç amacıyla işleyen, biçimlendiren, dönüştüren kişi ve işletme olarak alırsak; köylü için bunlardan sadece kırsal alanı kullanan ve sürekli ya da zaman zaman kırsalda yaşayan, sadece kendisi için üretim yapan kişi ya da kurumları kastetmiş oluruz.
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.