Tarımsal Burjuvazi -V-

İşte burada beni huzursuz eden bir şey var: Aslında bizim daha düne kadar alay-ı vala ile övündüğümüz ellili, altmışlı yılardaki tarımsal mekanizasyon destekleri ve gelişmeler bize uzatılan havuç muyd

Ya, bizde nasıl idi durum?
 
Ya da süreç nasıl işledi, işliyordu?
 
Osmanlı’da Tanzimat’la başlayan, reaya’nın ve mülksüzlüğün kısmen çözülme sürecinin, toprağı işleyenleri değil, daha önce toprağı sultan adına işleyen tımar sahiplerinin öncülük ettiği bir ağa/bey/büyük memur sınıfının eline geçmesi; bu güruhun avantajlarını ve sermayelerini devlet lord bürokrasisine girmek üzere kullanması; az sayıdaki bu yarı aristokrat kitlenin, alelacele, kırsaldan kopup, devlete yakın mecra ve kentlerde konuşlanması; kültürel olarak toprak mülksüzlüğünün çözülmesi bir yana toprağı işleyenlerin köylerinden çıkmasının bile yasak/ya da izne tabi olması; Prof. Dr. Halil İNALCIK’ın Osmanlı Tahrir defterlerinden kavramsallaştırdığı (“hane ba çift”) herkesin bir “çift öküz işgücü” kadar (çift-hane birimi= hane halkı ve bir çift öküzün işleyebildiği toprak birimi; ekonomik birim) iş üretmesi ve bunun zorunluluk arz etmesi; bırakın ticareti öğrenmeyi ticaretin ne demek olduğunu bile kavramsal olarak bilmiyor olması, Cumhuriyetin miras aldığı bir insan-toprak-ekonomi birikimi idi.
 
I. Meşrutiyet ile şeklen, II. Meşrutiyet kısmen oluşan mülk ve zanaat kültürü serbestisi ile Cumhuriyet ile tanışan köylü ve kırsal nüfusun (ki: başlangıçta % 80’lerde) Avrupa’da yaşanan süreçten, salt sayısal tarih olarak 150 yıl geride olması acı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Salt sayısal diyorum çünkü kültürel birikimini, bilimsel birikimini (rönesansı) 150 yılla geçmek mümkün değil.
 
Cumhuriyet sonrası 1950’ye gelindiğinde dahi köy nüfusunun 1927 sayımlarına göre %1 civarında değişim göstermesi ve altmışlı yılların sonunda Prof. Dr. İbrahim YASA’nın “efendilik kompleksi (Osmanlı Müslüman-Türk köylüsünün memur-çiftçi-asker olmayı “efendilik” yani haysiyetli-onurlu-üst düzey iş; toplumsal olarak üstünlük arzusu; gayri Müslimlerin yaptığı işleri yapmanın “aşağı bir iş” olarak algılanması) diye tanımladığı olgunun, halen toplumsal ve sınıfsal bir gerçeklik olarak sürdüğü; bu yüzden zanaat işlerinin ve küçük el işleri üretimlerinin, demircilik vs. gibi köy dışından gelenlerce yapılacak işler olarak görüldüğü; bu işlerin ise zanaat öğretisine bağlı olarak usta-çırak-aile-akraba ilişkileri ile öğrenilmesi, 20. yy’ın ortalarında bile tarımsal ve sınai anlayışlarımızın ne durumda olduğunu bize anlatmaya yetiyor.


 
Yine aynı dönemde, Prof. Dr. Cahit TANYOL’un köyleri sınıflandırmada kullandığı ve en fazla işlevsel olarak gördüğü iki köy tipinden biri olan, “ağa ve efendi köyleri”nin hâkim köyler olduğu bilgisini de buraya düşmek lazım. Özellikle büyük toprakların işlendiği bu köylerde, 1950’li yıllardaki kırsal çözülmenin tarımsal üretim açısından görünen yanının olduğu kadar, nasıl bir görünmez ve olumsuz yanının olduğunu da vurgulamak istiyorum. Şehirlilerce ve şehirdekilerce satın alınan ve işgal edilen “efendi köylerinin” aslında, köyde kalanların, reaya-maraba-kiracı-yarıcılığa devam etmesini ve bu sermayesiz amele sisteminin sürdürülürlüğünü sağladığını belirtmeliyim.
 
Yine, Prof. Dr. Hilmi Ziya ÜLKEN ile öğrencileri tarafından yapılan ve öğrencisi Nedim GÖKNİL tarafından kaleme alınan, Bilecik ve Edremit köylerinde 1940’lı yılların sonlarında yapılan çalışmalarda, bu bölgelerin zanaatkârlığı ve ticareti yeterince bilmediği ifade edilmektedir.
 
1950’lili yıllara gelmişken, meşhur Amerikan raporlarından bahsetmemek olmaz. Büyük önder ATATÜRK’ün bir kenara attığı 1.800 sayfalık Doorraporunu saymazsak, kırklı yılların sonlarında peş peşe gelen Barkerraporu ve özellikle Thornburg raporunu saymadan geçemeyiz. Özellikle Thornburg diyorum çünkü, Amerikan Standart Oil şirketinin danışmanı olan Max Weston Thornburg’un önce ayaküstü uğrayıp, İsrail’deki işlerini tamamladıktan sonra geçtiği petrol bölgesinden tekrar geri çağrılması ya da gelmesi ile hazırladığı rapor çok önemlidir. Raporun ayrıntılarına girmeyeceğim. Zaten mesaj netti:Siz tarım ülkesisiniz, sanayileşme sevdasından vazgeçin; tarım yapın ve “küçük Amerika” olun, böylelikle “her mahallede bir milyoner yaratın”. Sloganları elbette Thornburg motomot söylememişti ama siz o sözleri hatırladınız. O halde kimlerin bu sözleri, ne zaman ne için söylediklerini biraz araştırın bakalım.
 
İşte burada beni huzursuz eden bir şey var:Aslında bizim daha düne kadar alay-ı vala ile övündüğümüz ellili, altmışlı yılardaki tarımsal mekanizasyon destekleri ve gelişmeler bize uzatılan havuç muydu?
 
Borca boğmuşlar, köyleri boşaltmışlar, sanayiyi tavsiye etmişler, demiryollarını tasfiye etmişler, parayı karayollarına yatırtarak, bol miktarda petrol (Standart Oil’i hatırlayın) ve otomobil satmışlar, şehirleri yaşanmaz hale getirmişler, kırsal sefaleti kent sefaletine çevirmişler, kayıtsız bedava işgücü bulmuşlar, yetmişli yıllardaki anarşi ortamının alt yapısını hazırlamışlar, böyle uzayıp gider bu çetele.
 
Peki, yaşanan bu süreç, bu çetelenin havucu muydu yoksa?
 
Hani bir de, bu adamların en yakın planlarının 30 yıllık olduğunu falan düşünüp paranoyaya bağlarsam sizce yanlış mı yapmış olurum?
 
Yani bir şekliyle bir taş ile birkaç kuş vurma planı mıydı acaba?
 
Kırsalı boşaltarak ülkenin demografik yapısını ve kültürel geçişkenlikleri arasındaki uyumlaşma sürecini kırmak mı amaçlanmıştı?
 
Durun hele karıştırmayın şimdi Suriye’li işini falan…
 
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.