Avrasya Jeopolitiğine Küresel Yaklaşımlar -6-


Atatürk milletlerarası ilişkilerde dostluğa değil menfaat ilişkilerine inanır: “Milletlerin siyasetinde ancak çıkarları vardır; kimsenin kimseye dost olamayacağını bilelim!.” [1] Plânlarını Avrupa milletlerinin Türklere düşman oldukları gerçeğini bilerek yapmıştır: “Yüzyıllardan beri düşmanlarımız, Avrupa milletleri arasında Türklere karşı kin ve düşmanlık fikirleri aşılamışlardır. Batı belleklerine yerleşmiş olan bu fikirler, özel bir düşünüş biçimi meydana getirmişlerdir. Bu düşünüş biçimi hâlâ her şeye ve bütün olaylara rağmen mevcuttur.”[2]

Atatürk için Türk’ün en büyük dostu kendi soydaşıdır: “Siyasal varlığımızın dışında, başka ellerde, başka siyasal topluluklarla, isteyerek veya istemeyerek yazgı birliği yapmış, bizimle dil, ırk, köken birliğine sahip ve hatta yakın uzak tarih ve ahlâk yakınlığı görülen Türk toplulukları vardır. Tarihin bir hadisesinin sonucu olan bu hal, Türk milleti için elim bir anıdır; fakat Türk milletinin tarihsel ve bilimsel oluşmasındaki köklülüğü, dayanışmayı asla bozamaz.[3]

Atatürk’e göre Türkiye Türk dünyası ile ilişki kurmak için ilk hareketi oradan beklememeli. Önce Türkiye davranmalıdır: “Bugün biz bu kitlelerden dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Tarih bağı kurmamız lazım, folklor bağı kurmamız lâzım… Bunları kim yapacak? Elbette biz! Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz, dil encümenleri, tarih encümenleri kuruluyor… Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya ve böylece birbirimizi daha kolay anlar hale gelmeye çalışıyoruz… Tarihimizi ona yaklaştırmaya çalışıyoruz, ortak bir mazi yaratmak peşindeyiz. Bunlar açıktan yapılmaz, adı konarak yapılmaz, bunlar devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir.”[4]

Atatürk sadece yakın Türk toplulukları ile değil, Sibirya’da yaşayan Yakut Türkleri ile bile ilgilidir. “Türkiye dışında kalmış olan Türkler, ilkin kültür sorunlarıyla ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük davasını böyle bir olumlu ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türkleri'nin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.[5]

Atatürk o kadar ileri görüşlüdür ki Sovyetler Birliği’nin yıkılıp Türklerin bağımsızlıklarına kavuşacaklarını yıllar öncesinden görmüştür. [6]

“1933 yılı 29 Ekim gecesi, herkes Cumhuriyet'in 10. yılını kutluyor.  Atatürk Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü Balo Salonu’nda halkın Cumhuriyet bayramını tekrar kutlar ve Dr. Zeki’yi yanına alarak Genel Müdür’ün odasına çıkar. Atatürk’ün arkasında duvarda bir Türkiye haritası vardır. Karşısında oturan Dr. Zeki’ye:

Benim arkamdaki haritayı görüyor musun?


—Evet Paşam.


—O haritada Türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var, Onu da görüyor musun?


—Evet, görüyorum Paşa Hazretleri


—Hah. İşte o ağırlık benim omuzlarım üstündedir. Omuzlarım üstünde olduğu için, Ben Konuşamam!


Düşün bir kere.. Osmanlı imparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Daha dün bunlar vardılar.. Dünyaya hükmediyorlardı! Avrupa’yı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı ?.. Demek hiçbir şey sür-git değildir! Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az bir şey kalacaktır. Devletler ve Milletler, bu idrakin içine olmalıdırlar.


Bugün Sovyetler Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir.. Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir! Bugün elinde sımsıkı tuttuğu Milletler, avuçlarından sıyrılabilirler.. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir !.


İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir!


Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız!


“Hazır olmak” yalnız o günü susup beklemek değildir, “hazırlanmak lazımdır”. Milletler, buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür! Bugün biz , bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz!. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur !. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; Bizim, onlara yaklaşmamız gerekli...


Tarih bağı kurmamız lazım.. Folklor bağı kurmamız lazım .. Dil bağı kurmamız lazım..

Bunları kim yapacak?


Elbette Biz..


Nasıl yapacağız ?.


İşte görüyorsunuz , “Dil Encümenleri” , “Tarih Encümenleri” kuruluyor


Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda haline getirmeye çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda, tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimiz olması gerekli..


Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi Orta Asya’dan başlattık! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli..


İşte bunu sağlamak için de “Türkiyat Enstitüsü”nü kurduk. Kültürlerimizi, bütünleştirmeye çalışıyoruz! Ama bunlar, açıktan yapılmaz! Adı konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar, Devletlerin ve Milletlerin derin düşünceleridir.


İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; “Paşanın işi yok ! Dil ile Tarih ile uğraşmaya başladı” diyorlarmış. Yağma yok !. Benim işim başımdan aşkın. Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini de atmaya o kadar dikkat ediyorum.

Bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık değildir.


Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız!


Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız.


Bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum. Açıktan söylemiyorum, kulağına söylüyorum.. Sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran, çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap! İdealler konuşulmaz, yaşanır!


İşte senin sorunun karşılığını da böylece vermiş oldum![7]


Atatürk doğu ülkeleri ile bölgesel anlaşmaları da ihmâl emememiştir. İtalyan tehdidinin sonucu olarak, Türkiye ve İngiltere’yle yakınlığı olan bazı Orta Doğu ülkeleri 8 Temmuz 1937’de Saadabad Paktı’nı imzalamışlardır. İran, Irak ve Afganistan’ın katıldıkları bu Pakt’ın imzalanmasında Türkiye başrolü oynamıştır. Böylece, Türkiye’yle batı arasında kurulmuş bulunan doğrudan işbirliği ilişkisine, yeni ve dolaylı bir halka daha eklenmiş oluyordu.[8]

Atatürk’ün devletin fikrî temeli olarak gördüğü Türk Milliyetçiliği ve Türk Birliği ülküsü Atatürk’ün ölümünden sonra fazla devam etmedi. 3 Mayıs 1944’te Hüseyin Nihâl Atsız ve arkadaşlarının(aralarında genç bir üsteğmen olan Alparslan Türkeş te vardı) Turancılık suçlaması ile göz altına alınmaları ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Turancılığı suçlayan 19 Mayıs Bayram Konuşması ile Türkçülük fikri devlet hayatından tasfiye edildi. Türkeş o günleri şöyle anlatır: “Türkçülüğün ve Türk Birliği ülküsünün, bir cürüm olarak kabul edilmesinden ve bu yolda büyük propagandalara girişilmesinden sonra, Türkiye'de Türk olmak ve Türkçülükten bahsetmek bile korkulacak hâl olmuştu.[9] Bu aşağılık kompleksi Türk toplumunu bugün Hrant Dink’in cenazesinde, “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” diye slogan atacak hale getirmiştir.

Atsız, Türkçülük fikrinin kilometre taşlarından birisidir. Atsız Turancılığı bir savaş olarak görür: “Turancılık bütün Türklerin birleşmesi ülküsüdür. İnsanları insan yapan, büyük bir düşüncenin ardında koşmalarıdır. Türk milleti için en insanca, en yüksek düşünce tutsak yaşayan soydaşlarını kurtarmak için yapacağı savaştır.”[10]

Atsız, Gökalp ve Atatürk’ten farklı olarak Türklerin siyasî birlikteliğini, kültür birliğimden önce görür: “Zaman zaman, Türklerle akraba milletleri de içine alan bir sistem halinde düşünülmekle beraber bugün "Turancılık" deyince Türkiye'de anlaşılan şey, tarihi mirasları da dâhil olduğu halde bütün Türkler’i tek devlet halinde birleştirmek ülküsüdür ve her ülkü gibi nesillere bakan, kan ve can vergisi isteyen, gönüllere heyecan katan bir inançtır.

Bizim için en kutlu hedef Turancılıktır. Eskiden nasıl bir idiysek yine birleşeceğiz diye kendisini bir ülküye adamaktan daha kutlu ne olabilir? Bütün Türkler'i birleştirmek hakkımız ve görevimizdir. Bizden zorla koparılanı geri almak adaleti yerine getirmektir. Turancılık bir büyüklük düşüncesidir. Büyüklük düşüncesi asil bir düşüncedir.

Turancılığı, bütün Türkler'i yalnız kültür alanında birleştirmek diye anlamak boş ve yanlıştır. Sosyal bir kanundur ki kültür birliği ancak siyasi birlik sonunda doğar. Türk'e düşman milletlerin hâkimiyetindeki Türkler'i kültürde birleştirmeye imkân var mı?[11]Türkler de birleşeceklerdir. Milli ülkümüzün bu ilk maddesini Bütün Türkler Birleşecektir diye ifade edebiliriz.[12]

Atsız’ın 3 Mayıs 1944’teki kader arkadaşlarından olan Alparslan Türkeş, beraat ettikten sonra askerlik görevine devam etmiş, 27 Mayıs 1960 İhtilâli kadrosunun CHP’nin güdümüne gireceğini önceden hissederek 13 arkadaşı ile birlikte Kurmay Albay rütbesi ile ihtilâle iştirak etmiştir. İhtilâlden sonra Başbakanlık Müsteşarlığını yürüten Türkeş, bir süre sonra Milli Birlik Kurulu içerisindeki sol kadronun operasyonu ile birlikte 13 arkadaşı ile birlikte yurt dışına sürgüne gönderildi. Türkeş 1963’te arkadaşları ile sürgünden döndü. Bir yıl sonra ise bazı arkadaşları ile Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne katılarak siyasete atıldı ve aynı yıl genel başkan seçildi. Alparslan Türkeş’in liderliğinde 1969 Adana Kongresi’nde Milliyetçi Hareket Partisi adını alacak olan bu hareket ve kadrosu 12 Eylül 1980 İhtilâli’ne kadar Gökalp-Atatürk çizgisindeki devletten tasfiye edilen Türk Milliyetçiliği ve Türk Birliği ülküsünü devlet hayatında yeniden hâkim kılmak için yoğun bir mücadele verdi.

Türkeş de Gökalp gibi Turancılığı bütün Turan asıllı milletlerin birliği olarak görmez: “Bütün Turan asıllı olan milletlerin, kavimlerin bir birlik kurması fikri ki bu fikir Türkiye'de çok taraftar bulmuş değildir, nihayet ilim kitaplarında yer almış bir fikirdir.[13]

Türkeş te Atatürk gibi Sovyetler Birliği’nin yıkılıp, esir Türklerin serbest kalacakları öngörüsünü yapmıştır: “Öyle inanıyorum ki, çağımızın anlayışındaki hızlı gelişme sonunda, yeryüzünde esir tek millet kalmayacaktır. İkinci Dünya Savaşından sonra, nasıl hür dünya bloğundaki bazı devletlerin idaresi altında bulunan milletler süratle istiklâllerine kavuşmuşlar, sömürü ve işgaller kar gibi erimişse; doğu blokun elinde esir bulunan milletler de yakın gelecekte aynı şekilde hürriyetlerine ve istiklâllerine kavuşacaklardır.[14]

Dış Türkler politikasında Türkiye’nin tehlikeye sokulmaması Türkeş’in temel şartıdır:

Bugünkü Türkiye sınırı dışındaki Türkleri ne yapacağız? Bu zamana kadar milleti idare eden kişilerimiz dış Türklerle ilgilenmeyi hep zararlı bulmuşlardır. Bu yanlış bir görüştür. Dünyanın neresinde Türk varsa, Türk milliyetçilerinin ilgileri içindedir. Dış Türkler için elden ne gelirse yapmayı Türk milliyetçilerinin boynuna borç sayarız.

Fakat bunun için şartlarımız vardır. Baş şart Türkiye'nin tehlikeye sokulmamasıdır. Çünkü bütün dış Türklerin kurtuluşu Türkiye'nin varlığına bağlıdır.

Dış Türkleri kurtarmak istemek bazılarının savunduğu gibi emperyalizm değildir. Emperyalizm, yabancı devletleri işgal etmektir. Dış Türklerin kurtuluşunu, hür olmalarını istemek bizim meşru hakkımızdır. Ve bu hak, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı tarafından korunmaktadır.

Çağımızda, milletlerarası münasebetlerde, kültür yayılması ve dostlukla sokulma hareketleri geniş uygulama görmektedir. Her devlet kendi kültürünü kabil olduğu kadar geniş sahalara yaymak için gayret harcamaktadır. Bu sayede büyük iktisadî, stratejik ve siyasî menfaatler sağlanması kolay olmaktadır. Biz de imkânlarınız ölçüsünde bu konu üzerinde durmalıyız. Bunun ilk safhası Türk kültürüne bağlı toplulukları desteklemek, kuvvetlendirmek ve onlarla sıkı münasebetler içinde bulunmaktır. Buna karşılık da, yabancı kültürlerin yurdumuzda yayılmasını karşı dikkatli ve plânlı olmalıyız.”[15]

Türk birliği ülküsü, yeryüzündeki bütün Türklerin bir millet ve bir devlet halinde, bir bayrak altında toplanması ülküsüdür. Türk birliği fikrini güdenlerin ülküsü:

1 Önce her türlü insanlık haklarından mahrum edilmiş bulunan ve işkence ile imhasına çalışılan esir Türklerin neşriyat ve propaganda yolu ile haklarını korumak.

2 Diplomasi yolları ile bunlara her çeşit yardımı sağlamağa çalışmak.

3 Arada, imkân nikbetinde kültür birliği kurmağa çalışmak ve bunu kuvvetlendirmek.

4 Esir bulunan Türk yurtlarının ayrı ayrı istiklâl kazanarak, hür milletler topluluğu içinde lâyık oldukları yerleri almalarını sağlamağa çalışmak.

5 Esir bulundukları ülkelerden, mülteci ve muhacir olarak gelenleri sıcak bir ilgi ile karşılayıp her çeşit yardımda bulunmak gibi günün realitesi ile telifi kabil olan yakın hedeflere ulaşmağa çalışmaktan ibaretti. Bundan başka uzak bir hedef olarak da bağımsızlıklarını alacak Türk ülkelerinin ilerde aralarında sağlam bir kültür birliği kurduktan sonra beraberce verecekleri bir kararla, büyük bir Türk birliği meydana getirmeleri dileği gelmekte idi.”[16]

Alpaslan Türkeş 4 Nisan 1997’de vefat etti. O günden bugüne MHP Genel Bakanlığını Devlet Bahçeli yönetmektedir. MHP o tarihten bugüne kadar, Gökalp-Atatürk-Türkeş çizgisindeki Türkçülük ve Turancılık ülkülerinde ideolojik bakışını geliştirmektedir. MHP  Turan, Türk Birliği kavramlarını günümüz dünya konjonktürüne göre uyarlayarak bir Avrasya Birliği’ni savunmaktadır:

Kafkasya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile Türkiye’nin Doğu ve Güney komşuları ve Doğu Akdeniz ve Körfez havzası ülkeleri arasında ekonomik ilişkilerin ve işbirliğinin mümkün olabilecek en üst düzeye çıkarılması amacıyla genişletilmiş “Avrasya Birliği” projesinin hayata geçirilmesi sağlanacaktır.”[17]

MHP’nin Türk Dünyası ile görüşlerini Türk Dünyası ve Uluslararası İlişkilerde sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Ümit  Özdağ'ın açıklamak ta mümkündür. Özdağ, Avrasya jeopolitiğinde bir Türk jeostratejisinin geliştirilmesini savunmaktadır:

Olabilecek ve olması gereken, Avrasya'da konsolide olmayı sağlayacak bir jeostratejinin izlenmesidir. Türkiye, Avrasya'nın kardeş toplumları ile Azeriler, Gürcüler, Kürtler, Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler, Özbekler ve diğerleri ile; Araplar, Farslar ve Ruslarla dostça bir etkileşim ve işbirliği içinde, kökleri bu coğrafyanın manevî ve maddî kültür unsurlarına dayanan bir jeopolitik üzerinde yeniden uyuyan Avrasya uygarlığını diriltmenin mücadelesini vermelidir.”[18]

Özdağ’a göre Türk Milliyetçileri, bütün Türklerin aynı terminolojiyi kullandığı, ortak bir dış politika konsepti geliştirmelidirler:

Türk milliyetçiliği, Türkiye ve Türk dünyasını kapsayan ortak bir siyasal dil üretmek zorundadır. En kısa zamanda Türk milliyetçileri teorik çalışma sürecinde, milliyetçilerin dünyayı anlamlandırmasının aracı olacak kavramsal çerçeveyi geliştirmelidir. Keza, Türk milliyetçiliği bir dış politik konsept inşa etmek zorundadır. Bu dış politik konsept, hem Türk dünyasına hem de dünyanın geri kalanına cevap verebilecek şekilde tasarlanmalıdır. Bugün Suriye-Arap milliyetçiliğinin Libya politikası, Türk milliyetçilerinin Kazakistan politikalarından daha belirgin ve amaç doludur.[19]

Özdağ, Gökalp-Atatürk-Türkeş çizgisindeki Türk Birliği ülküsünü Türk Ligi olarak yeniden Türk Milliyetçilerinin gündemine getirmiştir:

Türk dünyası ile ısrarcı ancak acelesi olmayan bir sosyal ve ekonomik bütünleşme süreci izlenmelidir. Esasen, böyle bir süreci kimseyi tehdit etmeden şekillendirmek zor değildir. Ancak, Türk dünyası ile ilişkiler, hamaset ve tek taraflı yardım esasından çıkarılarak karşılıklı somut menfaat çerçevesine oturtulmalıdır. Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerde ve gereksiz yere Türkiye'ye düşmanlık uyandıracak Turancı bir söylemden kaçınarak, gerçekçi bir temelde ilişkilerin şekillendirilmesi ön plâna çıkarılmalıdır.

Taraflar arasında azalan ticaret önümüzdeki yıllarda stratejik bir plânlama çerçevesinde hızla geliştirilmelidir. Türkiye'nin Türk cumhuriyetleri ve komşuları ile olan ekonomik ve ticari ilişkileri, özel bir konseptle hazırlanmış, "stratejik ticaret plânlamasına" dayanmalıdır. Bu politika ile amaç, önceden belirlenmiş sektörlerde devlet-özel sektör işbirliği ile yabancı piyasalar üzerinde kontrol oluşturmak olmalıdır.

Türkiye ve Türk cumhuriyetleri kurumlarının katılacağı değişik ortak kurumsal mekanizmalar oluşturulmalıdır. Bu ortak kurumsal mekanizmaların oluşturulmasının temel hedefi, gelecek 20 yıl içinde Arap Ligi'nden daha güçlü bir "Türk ligi”nin oluşturulması olmalıdır.[20]

SSCB'nin dağılmasıyla birlikte ise daha önce marjinal sayılan Türk milliyetçiliği ve dış Türkler ile işbirliği fikri hemen hemen tüm partilerin benimsemek zorunda kaldığı bir yaklaşım halini almıştır. Bu da Türkiye'nin Kafkasya, Orta Asya, Balkanlar ve Ortadoğu politikalarını yakından ilgilendirmiştir.[21]

"Adriyatik'ten Çin Seddi"ne söylemiyle iddialı bir çıkış ortaya koyan Türkiye bugün, gelinen aşamada sadece "kurbağaları" ürkütmekle kalmış, Orta Asya bölgesinde yaşanan "siyasi çerçeve değişikliği" sürecinde de oyunun dışında kalmış bir görüntü çizmektedir. Türkiye, "hazırlıksız" ve "tecrübesiz" yakalandığı Avrasya stratejisi kapsamında, enformasyon ve kurumsal örgütlenme eksikliğinden kaynaklanan taktiksel stratejik hatalara sürüklenmiştir.
Türkiye, SSCB sonrası bölgeye hızlı bir giriş yapmış, liderlik faktörüne dayalı politikalar doğrultusunda, Orta Asya bölgesine yönelik olarak genel bir "dış politika stratejisi" oluşturamamıştır. Bu eksiklik, muhalefetle olan ilişkilere de yansımıştır. Örneğin, Turgut Özal, "aktif" dış politika anlayışı çerçevesinde, bir taraftan bölge liderleriyle yakın bir iş birliği süreci geliştirirken, diğer taraftan muhalefet liderleriyle de, Muhammed Salih örneğinde görüldüğü üzere, yakın temas sağlamış, hatta onların Türkiye'de faaliyetlerini devam ettirmelerine de imkân tanımıştır. Fakat, ondan sonraki yönetimler ve liderler muhalefete yönelik duruşlarını Orta Asyalı liderlerin taleplerine göre tespit etmişlerdir. Türkiye, öncü ve yönlendirici bir ülke konumundan çıkmış, bölgedeki ağırlığını, saygınlığını kaybetmiştir.

Orta Asya, Türk dış politikasında ilk beş yıllık dönemden sonra yavaş yavaş önemini kaybetmeye başlamış ve 90'lı yılların sonundan itibaren neredeyse gündeminden çıkmıştır. Türkiye, Kafkaslardan öteye geçememiştir. Bu durum, haliyle Türkiye'nin bölgedeki çıkarlarını etkilemeye başlamıştır.

Türkiye, bölgeye yönelik politikalarında belirli bir süre "enerji" odaklı bir diplomasi görüntüsü çizmiş, fakat daha sonra Bakü-Tiflis-Ceyhan'ın (BTC) dışına çıkamamıştır. Beklenti, BTC sonrası Türkiye'nin bölge ülkeleriyle ikili ticari ilişkilerini arttırması şeklindedir.

Türkiye'nin bölgeye yönelik politikalarında kurumlar arasındaki koordinasyon eksikliği, kopukluğu önemli bir dezavantaj teşkil etmiştir.[22]

SSCB'nin ölmesiyle Karadeniz havzasında oluşan boşluğu dolduracak en meşru en yakın güç Türkiye'ydi. KEİ'de bu ihtiyaca cevap vermek amacıyla örgütlenmiştir. Ancak süreç içerisinde Türkiye'nin krizler, depremler, siyasi ve stratejik körlükler nedeniyle hinterlandında meydana gelen gelişmeleri iyi okuyamaması ülkeyi hayati çıkarlarından büyük ölçüde soyutlamıştır. Karadeniz'de Türk tezi; KEİ'yi daha da fonksiyonelleştirmek ve ABD ya da diğer bölgesel talepleri Montrö'nün ruhuna uygun hale getirmekten geçmektedir[23]

 Türkiye, 1991’den 200’li yıllara kadar ABD, İngiltere ve İsrail’i Orta Asya’ya taşıdı. Ama kendisi bu bölgelerde bir varlık tesis edemedi. Sebebi; başkalarının politikası için yollara düşmesiydi..[24] Türkiye bölge için kendisi projeler üretip lider ülke olmak yerine TC Başbakanı ABD’nin ürettiği Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olmakla öğündü.

DEVAM EDECEK


[1] KILIÇ ALİ, “Atatürk'ün Hususiyetleri”, İstanbul 1955, s. 110
[2] ATATÜRK, M. Kemâl – “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri”, C.III, s. 64
[3] ÂFETİNAN, A – “a.g.e.”, s.23
[4] ATATÜRK, M. Kemâl – 29 Ekim 1933
[5] İNAN, Abdülkadir – , “Atatürk ve Dış Türkler”, Türk Kültürü  Dergisi, Sayı: 13, 1963, s. 115
[6] Bu öngörüyü yapabilen ikinci lider de MHP Genel Başkanı merhum Alparslan Türkeş’tir.
[7] Olay İhsan Sabri Çağlayangil’den dinlenmiş, Sebati Ataman, Kılıç Ali, Tevfik Rüştü Aras, Hikmey Bayur tarafından doğrulanmıştır.
BOZDAĞ, İsmet – “Atatürk'ün Avrasya Devleti”, İstanbul 1998
[8] GÖNLÜBOL, Mehmet – “Atatürk Dönemi Türk Dış Politikasına Genel Bir Bakış”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 2, Cilt: I, Mart 1985
[9] TÜRKEŞ, Alpaslan - “Gönül Seferberliğine”, Ankara 1979, s.17
[10] ATSIZ, H. Nihâl – “Turancılık Romantik Bir Hayal Değildir”, Ötüken, Mart 1968, Sayı 3
[11] ATSIZ, H. Nihâl – “Turancılık”, Ötüken, 30 Nisan 1973, Sayı 6
[12] ATSIZ, H. Nihâl – “Türk Birliği”, Orhun, 23 Haziran 1934, Sayı  8
[13] TÜRKEŞ, Alparslan - “Temel Görüşler”, İstanbul 1976, s. 25
[14] TÜRKEŞ, Alparslan - “a.g.e.”, s.294-299
[15] TÜRKEŞ, Alparslan - “a.g.e.”, s.294-295
[16] TÜRKEŞ, Alpaslan - “Gönül Seferberliğine”, Ankara 1979, s.20-21
[17] MHP Genel Merkezi – “Türkiye’nin Onurlu Geleceği”, Milliyetçi Hareket Partisi 3 Kasım 2002 Seçim Beyannamesi, s. 92
[18] ÖZDAĞ, Ümit - “Yeniden Türk Milliyetçiliği”, Ankara 2004, s.73
[19] ÖZDAĞ, Ümit - “a.g.e.”, s.85
[20] ÖZDAĞ, Ümit - “a.g.e.”, s.119-120
[21] LAÇİNER, Sedat – “Özal Dönemi Türk Dış Politikası”, http://www.turkishweekly.net/turkce/makale.php?id=7
[22] EROL, Mehmet Seyfettin – “a.g.y.”, s.59-60
[23] YENİÇERİ, Özcan - ABD’nin Karadeniz Aşkı ve Türkiye”, Yeniçağ, 20.05.2006
[24] KARAGÜL, İbrahim – “Avrasya savaşı: Diktatörler, Soros ve üçüncü yol arayışı”, Yeni Şafak, 31 Mart 2005
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.