Kaynayan Kazan Suriye ve Cumhuriyet'i Korumak -2-

Hem Doğu’daki hem de Batı’daki bütün Türk düşmanlarının eskiden beri kullanageldikleri bu Kürt kartı, şimdi olduğu gibi bundan sonra da kullanılmaya devam edilecektir.

Bu kuşatmaya, Rusya açısından baktığımızda ise; aslında Rusya’nın, Suriye’nin kuzeyinde yeni bir Kürt Devleti kurulmasına bir itirazı yoktur, hatta işine gelen bir durumdur. Fakat Rusya’nın Suriye’de bulunan deniz, hava ve kara askeri üsleri, Rusya’nın sıcak denizlere inme idealinin ete kemiğe bürünerek gerçekleştirilebilmiş tek tarafıdır. Rusya’nın Ortadoğu’yu ve Akdeniz’i dinleyebildiği, izleyebildiği, gözetleyebildiği, istihbaratını alabildiği, icap ettiğinde Akdeniz’de ben de varım diyebildiği ve ABD’ye karşı gövde gösterisi yapabildiği tek yer Suriye’dir ve buradaki üsleridir. O yüzden Rusya ne olursa olsun Suriye’den vazgeçmeyecektir.
 
Rusya’yı Suriye’den ve oradaki çıkarlarından vaz geçirebilecek tek şey, büyük bir askeri yenilgidir ki, bu da öyle kolay bir şey değildir. Zaten Rusya, Suriye’den vazgeçmeyeceğini çok kararlı bir şekilde, daha krizin ilk günlerinden itibaren göstermiş ve ABD’ye karşı bölgede askeri, siyasi ve psikolojik üstünlüğü ele geçirmiştir.
 
Mesele Suriye’yi kimin ve nasıl yönettiği / yöneteceği meselesi değildir. Mesele Suriye’nin kimin kontrolünde kalacağı meselesidir.
 
Dolayısı ile Esad değişse bile bu politika değişmeyecektir. Rusya Suriye’de hali hazırda sürdürdüğü harekâtına devam ederken, fırsat buldukça da Türkiye’yi, sopa & havuç yöntemi ile kendi tarafında konumlanmaya zorlamaktadır. Kendi tarafında kaldığı sürece Türkiye’nin harekâtlarına destek vermekte veya en azından sessiz kalarak zımnen destek olmakta, PYD’yi desteklemekten biraz uzak durmakta ve Suriye’deki Türkmenlere de pek dokunmamaktadır. Ancak Türkiye’nin ABD tarafına kaymaya başladığını gördüğü anda, hemen Kürt kartını çıkarıp PYD’yi desteklemeye başlamakta, Türk Harekâtlarını engellemekte/geciktirmekte/sekteye uğratmakta, Türkmenlere ve diğer muhalif gruplara karşı çok acımasız saldırılar gerçekleştirebilmektedir. Görünen odur ki, Rusya’nın oluru olmadan Türkiye’nin Suriye’deki harekâtı, bundan sonra da çok zorlu olacaktır.
 
Fakat burada gözden kaçırılmaması ve üzerinde dikkatle durulması gereken bir nokta vardır ki, batının da doğunun da Türkiye’ye karşı mutabık olduğu ve müşterek hareket ettiği proje, Kürt projesidir!
 
Çünkü Doğu (Rusya, İran, Çin) Türkiye’nin doğusunda toprakları Karadeniz’e kadar ulaşan bir Kürt devleti kurdurmak suretiyle, o kukla Kürt devletini Türkiye ile Türk dünyasının arasına adeta bir kama gibi sokmak suretiyle, Türkiye ile Türk dünyasının bağlarını koparmaya ve Turan’ı (Türk Birliğini) engellemeye çalışmaktadır. Türkiye ve Türk dünyasının küresel bir güç olmasını önlemenin en etkili yolu da işte budur. Karadeniz bölgesinde, PKK terör örgütüne destek olacak bir halk ve destek alt yapısı olmadığı halde, PKK’nın fırsat buldukça Karadeniz taraflarına yayılma ve açılma hamlelerine bu gözle bakılmalıdır. Kuzeyde Karadeniz’den Irak’a kadar uzanan bir kama…
 
Diğer yandan Batı’nın (ABD ve saz arkadaşları ve aynı zamanda Doğu’nun) aramıza sokmak istediği başka bir Kürt kaması daha vardır. Bu kama da Irak’tan başlayıp Suriye üzerinden devam edip Akdeniz’e kadar uzanacak olan kamadır. Süleyman Şah Türbesi’nin Türkiye’ye tahliye ettirilmesinin sebebi de, aslında bu kamaya yer açmak idi. Bu olaya da bu gözle bakılmalıdır. Buradaki amaç ise, kurulacak Kürt devleti (İlerde İsrail’e devredilecektir) ile; Türk dünyası ile Müslüman dünyasının maddi ve manevi bağlarını tamamen kopartmaktır!
 
Eğer bu iki kama, doğuda güneyden kuzeye, güneyde ise doğudan batıya sokulabilirse, Türkiye’nin etrafının kuşatılması da tamamlanmış olacaktır. İşte Türkiye’nin biraz gecikmeli de olsa başlatmış olduğu Fırat Kalkanı Harekâtı, arkasından Zeytin Dalı Harekâtı ve bugün devam etmekte olan Barış Pınarı Harekâtı; güneyimizde doğudan batıya yani Akdeniz’e kadar sokulmak isten bu kamayı tam da ortasından kırma girişimidir. Özcesi, emperyalist kuşatmayı yarma girişimidir. Bu yüzden Türkiye, bu harekâtlarda başarılı olmak zorundadır. Bu Türkiye’nin hem kendi bekası açısından, hem de Müslüman ülkelerin uyandırılması ve emperyalizme karşı mücadele etmelerinin sağlanması, yani onların bağımsızlıkları ve bekaları açısından da çok önemlidir.


 
Bu tezgâhın farkına varan ve devlet aklı ile harekete geçen Türkiye; 24 Ağustos 2016 tarihinde başlattığı harekâtla, önce Cerablus’u ve sonra Dabık’ı ele geçirdikten sonra El Bab’a doğru yürümüştür. Bu yazının kaleme alındığı tarihte ise Afrinden zaferle çıkmış olan Şanlı Türk Ordusu Fırat'ın doğusunda kuzeyden güneye doğru barış pınarları gibi çağlayarak akmaktaydı.
 
Türkiye’nin Suriye'de yaptığı harekâtların amacı; tabi ki, sadece araya sokulan Kürt kamasını kırmak değildir. Türkiye’nin bu harekâtlardan beklentilerini kısaca şu başlıklar altında özetlemek mümkündür:
 
1. Türkiye’nin güneyinden kuşatılmasını önlemek.
 
2. Türkiye’nin güneyinde yeni bir kukla Kürt Devleti kurulmasını önlemek.
 
3. Kurulması planlanan Kürt Devleti yolu ile Türkiye’nin İslam dünyası ile olan bağının koparılmasını önlemek.
 
4. Güneyde kurulacak olan ikinci bir Kürt Devleti yolu ile Türkiye’nin bölünmesini tetikleyebilecek şer olayların önüne geçmek.
 
5. İsrail’in güçlenip genişlemesinin ve Türkiye sınırlarına kadar yayılmasının önüne geçmek. Zira Türk devlet aklı Arz-ı Mevud’u ve Yahudi emellerini unutmamaktadır.
 
6.Suriye’deki Türk varlığını yok olmaktan kurtarmak ve Suriye Türkmenlerinin güçlenmesini sağlamak.
 
7. Türkiye’nin sınır güvenliğini sağlamak.
 
8. Bölgede tehlike olarak görülen bütün terör örgütlerini bölgeden temizlemek ve bölgeyi güvenli bir bölge haline getirmek.
 
9. Türkiye’nin başına uzun zamandır sıkıntı oluşturan mülteci problemini çözmek, mültecileri Türkiye’den çıkararak burada tesis edilecek güvenli bölgelere yerleştirmek.
 
10. Mümkün olduğu kadar ele geçirilen bölgelerde kalmak.
 
11. İmkânı olursa, ele geçirilen yerlerden çıkmamak.
 
12.Çıkılmak zorunda kalınırsa da orada özerk bir yapı / yönetim oluşturmak ve o yapının garantörlüğünü alarak çıkmak.
 
Lakin yeri gelmişken, Suriye’nin de diğer bağımsız ülkeler gibi, kendi devlet sınırları içinde hükümran bir ülke olduğu düşünülürse, Türkiye’nin ve ABD’nin Suriye topraklarında yürütmekte oldukları bu harekâtın uluslararası hukuka uygun olmadığını da söylemek zorundayız. Burada Rusya’nın durumu, Türkiye ve ABD’den farklıdır. Çünkü Rusya, hükümran ülke olan Suriye’nin daveti üzerine ve anlaşmalı olarak bu ülkede bulunmaktadır. Bu noktada, Türk ordusunun Suriye’de bulunmasının meşru olmadığını belirtmekle birlikte; 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Anlaşması’nın 7. maddesi ile Suriye Türkmenleri konusunda Türkiye’ye garantörlük verilmiş ve yine aynı anlaşmanın 13’üncü maddesine göre de bazı haklar tanınmıştır. Tarihçiler ve uluslararası devletler hukuku konusunda uzman olan devlet görevlilerince bu anlaşma tekrar masaya yatırılmalı, üzerinde titizlikle çalışılmalı devletimizi yönetenler ona göre yönlendirilmelidir. Türkiye Suriye’de bulunmasını meşrulaştırmak adına, bu maddeleri ve Adana Mutabakatı'nı ön plana çıkarmalı ve bu anlaşmalardan doğan haklarını korumak üzere orada bulunduğunu uluslararası kamuoyuna sık sık deklare etmelidir.
 
Eğri oturup doğru konuşacak olursak: Türkiye’nin, Suriye tarafından terörist olarak görülen muhalif unsurlara arka çıkması, eğitmesi, donatması ve hatta birlikte harekât yapması; Baba Hafız Esad döneminde Suriye’nin, bizim terörist olarak gördüğümüz PKK’ya sahip çıkması, eğitim kampları kurdurması, silah ve malzeme vermesi, koruyup kollaması arasında bir fark yoktur. Yani bir anlamda, Suriye’nin yıllar önce komşusuna yaptığının aynısı, şimdi komşusu tarafından kendisine yapılmaktadır. Ne diyelim? Arapçası “Men dakka dukka”, Türkçesi de “Etme bulma dünyası…”
 
Fakat ne olursa olsun; Türkiye kendisini saran emperyalist kuşatmayı yarmak, Türk ve İslam âlemi ile arasına sokulmaya çalışılan kamaları kırmak zorundadır. Çünkü mevzubahis olan vatandır.
 
Bu arada Dabık ve El Bab yerleşim birimlerinin Türk tarihi ve İslam inanışı yönünden çok özel yönleri de bulunmaktadır.
 
Türkiye sınırına sadece 20 km mesafedeki Dabık; Türk tarihindeki ünlü Mercıdabık Zaferi’nin kazanıldığı yerdir.
 
Yavuz Sultan Selim komutasındaki Türk ordusu ile Kansu Gavri komutasındaki başka bir Türk ordusu (Memluk) 24 Ağustos 1516 günü Dabık Ovası’nda karşı karşıya gelmiştir. Yapılan savaşta, Arap coğrafyasını Osmanlı Türklerine açan Mercidabık zaferinin kazanılmasıyla, bölgede tam 402 yıl sürecek Türk hâkimiyeti Dabık’ta başlamıştır. Bu nedenle, Türkiye tarafından Suriye’de başlatılan Fırat Kalkanı Harekâtı da, bu sembolizme uygun bir şekilde, Mercıdabık Zaferi’nin kazanıldığı gün olan 24 Ağustos 2016 tarihinde başlatılmıştır.
 
Diğer yandan, hadislere göre Mehdi komutasındaki İslam ordularıyla Deccal komutasındaki "Romalı" yani batıdan (Amikiye, Hatay tarafından) gelecek gayrımüslim orduları Dabık'ta çarpışacaklardır. Yani Dabık, üç büyük dinde de yer alan “Kıyamet savaşı”nın mekânı olarak görülmektedir. Hıristiyanlar buna “Armageddon” ismini verirken, İslam dünyasında ise bu savaş, “Melhame-i Kübra” (Büyük Kıyım) olarak geçmektedir. Rivayete göre bu büyük savaşta, Müslüman orduları galip gelecek, savaşın sonunda ise İsa Mesih yeryüzüne inecek ve yönetimi devralacaktır.
 
Arapça’da “kapı” manasına gelen el-Bâb ise; IŞİD’in Suriye’nin kuzeyindeki en önemli direniş noktası olup, Halep’e 40 km mesafede bulunmaktadır. Daha da önemlisi, IŞİD’in en çok vurgu yaptığı, dünyanın sonunu getireceği rivayet edilen Kıyamet Savaşı’nın yapılacağı Dâbık’a da yaklaşık 40 km uzaklıktadır. Fakat Türk Ordusu karşısındaki IŞİD burada tutunamamış, Kuzey Suriye’yi kaybetmiş ve yaklaşık 100 km güneydoğudaki başkenti Rakka’ya çekilmek zorunda kalmış, üstelik orada da Kürt-Amerikan konsorsiyımuna yenilmiştir. Böylece IŞİD'in ortaya attığı mitolojik kökenli propagandası Dâbık’ta kaybetmiştir. Dabık kaybedilince de önemli bir propaganda üstünlüğünü ve psikolojik savaşı da kaybeden IŞİD diğer bölgelerde de kolayca yenilmiştir. Yani IŞİD'in yenilgisinin anahtarı Türk ordusunun sahadaki destansı başarısı olmuştur.
 
Zira IŞİD'in İngilizce olarak yayımladığı dergisinin adı “Dâbık”, Arapça olarak neşrettiği derginin ismi ise “Konstantiniyye” yani İstanbul idi. Bu yayınlarına göre, IŞİD’in yakın hedefi İstanbul; uzun vadeli hedefi ise Roma (Vatikan)’dı. Dikkat edilirse IŞİD ve benzeri yapılara göre İstanbul hala kurtarılmış bir şehir değildir. Bu nedenle de IŞİD’in en büyük düşmanlarından biri de Türkiye’dir! Türk ordusu mensuplarını da “Dinden Çıkmış”, “Dönmüş”, “Dönek”, “Hain” (Ridde, Mürted) olarak görmektedirler. Bu yüzden de bu tip yobazların acımaları yoktur!
 
Hem Doğu’daki hem de Batı’daki bütün Türk düşmanlarının eskiden beri kullanageldikleri bu Kürt kartı, şimdi olduğu gibi bundan sonra da kullanılmaya devam edilecektir. Bu kartı ve diğer kartları boşa çıkarmanın yolu ise; Türkiye’nin askeri ve ekonomik yönden çok güçlü olmasına ve Turan ülküsünü gerçekleştirebilmesine bağlıdır.
 
Kart olarak kullanılan bu Irak ve Suriye Kürtlerine gelince; Yahudilerin deyimi ile Pesah oğlu Mesut Barzani’nin yönetimindeki Kürtlerin Yahudi bağlantıları dikkatlerden kaçırılmamalı, Suriye Kürtleri denilince ise çok daha temkinli olunmalıdır. Zira 1915 Ermeni Tehciri Kanunu ile Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesinden göç ettirilen Ermenilerin çoğu bu bölgede iskân edilmiş ve yaşamlarını rahat devam ettirebilmek için biz Ermeni’yiz demektense Kürt’üz demeyi tercih etmişlerdir. Bu nedenle bölgedeki “Kripto Ermeni”ler konusu daima akılda bulundurulmalıdır. Sadece El Bab ve civarındaki köylere dahi yerleştirilen ermeni nüfus, ABD arşiv belgelerine göre 8000 civarındadır. Diğer yandan, basına yansıyan haberlerin aksine olmak üzere El Bab’da ve Rakka’da IŞİD’e önemli bir halk desteği vardır. Üstelik Rakka’daki IŞİD mensuplarının bir bölümü, maalesef ki Türkmen’dir.
 
Sonuç olarak IŞİD dağıtılınca bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı tutuklanarak hapsedilmiş, önemli bir kısmı Suriye'de oluşturulan kamplara tecrit edilmiş ve azımsanmayacak bir kısmı da başka örgütlere, hatta muhaliflere katılmışlardır.
 
Evet, Suriye’deki kazan kaynamaya devam ediyor! Eğer ki emperyalistler bu bölgeden ellerini çekmezlerse bu kazan daha çok kaynayacak!
 
Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençleri ve o gençlerden teşekkül etmiş olan Türk ordusu şimdi de Barış Pınarı Harekâtı kapsamında ülkesini korumaya ve destanlar yazmaya devam etmektedir.
 
Unutmayın!
 
Devletler ve rejimler yalnızca hudut boylarında korunmaz. En az hudut boyları kadar, daha ilerden korunur.
 
İşte bugün kuruluşunun... yılını kutladığımız Cumhuriyetimiz de Suriye ve Irak'ta hudut hatlarımızın çok daha ilerisinde korunmaktadır.
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.