Brunson Olayı ve Türkiye’nin Gerçeği

Köklü çözüm; kamu ve yerli-yabancı teşebbüsün içinde yer aldığı karma ekonomik modeli içeren, “Milliyetçi-Toplumcu” bir düzene geçiştir.

“Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden, rahat yaşama yollarını aramayı itiyat haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklallerini kaybetmeye mahkûmdurlar.” (Mustafa Kemal Atatürk)
 
“Paraya hükmeden, ülkeye hükmeder.” (Nicholas Rockefeller)
 
Gıdaya hükmeden, topluma hükmeder.
 
Bilgi-teknolojiyi üretmeden, sanayileşmeden, gelişmiş ülke olunamaz.
 
İktisadi hâkimiyet olmadan, milli hâkimiyet hayaldir. Tam Bağımsız Türkiye, hedefimizdir. Parayı kontrol etmek-yönetmek, gıdada yeterli hale gelmek, sanayileşmek zorundayız.” (Mahmut Esat Bozkurt)
 
İşte “Brunson Olayı” bu gerçeği bir kez daha hatırlattı.
 
 

Brunson Olayı ve Piyasalar   
 
25 Temmuz 2018  
Türkiye’de 23 yıldır yaşayan, terör örgütleri FETÖ/PDY ve PKK adına suç işlediği iddiasıyla tutuklu olan, 35 yıl hapsi istenen,  ABD’li rahip Andrew Craig Brunson hakkında; sağlık sorunları gerekçe gösterilerek, adli kontrol ile “ev hapsi” kararı verildi.
 
Kararın ardından, Brunson; adli kontrol şartı ile tahliye edildi, ancak yurt dışına çıkışı yasaklandı.   
 
Bu durum; piyasalarda, olumlu karşılandı. 24 Temmuz’da TCMB’nin gösterge faizi arttırmamasından kaynaklanan olumsuz hava, olumluya dönüştü. Dolar/TL 4,94’ten 4,84’ün altına düştü, BİST 100 yüzde 3,51 değer kazanarak 95.368 puandan kapandı. Zira bu; Erdoğan-Trump’ın, “Brunson’ın serbest bırakılması konusunda anlaşmaya vardığı” gibi bir düşünceyi akla getirdi. 
  
ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun, “yeterli olmamakla birlikte müsbet bir gelişme” demesi ise kafaları karıştırdı.  
 
26 Temmuz 2018  
 
ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence; “Pastör Brunson’ı ya şimdi serbest bırakın, ya da sonuçlarına katlanmaya hazırlanın” derken, ardından ABD Başkanı Donald Trump; “Pastör Brunson’ın uzun süren tutukluluğu için Türkiye’ye büyük yaptırımlar uygulanacak” dedi.
 
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın; “Tehditkâr dilin kabul edilmesi mümkün değil. ABD, Türkiye’ye tehditler savurarak netice alamaz” cevabını verirken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; “Bir papaz da sizde var. Siz onu verin, biz de bunu” cevabını verdi. Bu da bir takası düşündürdü.     
 
27 Temmuz 2018
 
ABD Başkanı Trump ve yardımcısı Pence, tehdidini tekrar etti
 
Diş İşleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu; “Hiç kimse, bize talimat veremez. Kimsenin tehdidine de boyun eğecek değiliz. Hukuk kuralları istisnasız herkese uygulanacak” dedi. Ardından; Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü, Cumhurbaşkanı Yardımcısı, TBMM Başkanı da buna benzer sözler sarf etti. Muhalefet; eleştiri ile birlikte, iktidara destek verdi.
 
Restleşme
 
Hazine ve      Maliye Bakanı Berat Albayrak; Çinli finans kuruluşlarının, enerji-ulaştırma alanındaki yatırımlarda kullanılmak üzere, 3,6 milyar dolarlık bir kredi paketini onayladığını açıkladı.
 
Güney Afrika-Johannesburg’daki BRICS Zirve Toplantısı’na katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan; Putin ile yaptığı görüşmede, “Aramızdaki her türlü dayanışma, birilerini de gerçekten kıskandırıyor” diyerek,  Trump’a bir mesaj verdi.  
           
ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi; Türkiye’nin Dünya Bankası gibi, uluslararası kuruluşlardan kredi almasını kısıtlayan tasarıyı kabul etti. ABD Savunma Bakanı Jim Mattis ise “Trump yatırımları, askeri ilişkiyi etkilemez” dedi.
 
28 Temmuz 2018
Gerginliğin Tırmanması  
 
ABD Temsilciler Meclisi, Türkiye’ye F-35 teslimini engelleyen tasarıya onay verdi.
 
30 Temmuz 2018  
 
ABD Başkan Yardımcısı Pence, “Rahip Andrew Brunson’ı ev hapsine nakletmek, yeterince iyi değil. Amerika; Rahip Andrew Brunson, serbest bırakılana kadar, Türkiye’ye yaptırım uygulamaya hazır” dedi.
 
2 Ağustos 2018
 
ABD, İçişleri Bakanı Soylu ve Adalet Bakanı Gül için yaptırım kararı aldı.
Beyaz Saray Sözcüsü; “Yaptırımlar, Rahip Brunson serbest bırakılana kadar sürecek” derken, Dış İşleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu; “ ABD’nin; iki bakanımıza yaptırım uygulaması, karşılıksız kalmayacak” dedi.
 
Piyasalarda Hareketliliğin Başlaması
 
BİST 100 endeksi; günü yüzde 2.74 düşüşle 94.543 puandan kapattı,  dolar/TL; 5.05’e, gösterge faiz oranı; % 21.78’e, CDS ( Kredi Temerrüt Takası); 341 baz puana yükseldi.
 
Türkiye’deki piyasaların kapanışından sonra; New York ve ardından Uzakdoğu piyasalarında, TL varlıklarından bir çıkış başladı.   
       
3 Ağustos 2018
 
Singapur 51. ASEAN Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda buluşan ve yüz yüze bir görüşme yapan Çavuşoğlu-Pompeo; gerginliği azaltıcı mesaj vermeye özen gösterdi. Bununla birlikte; Pompeo, ABD’nin ısrarını tekrar etti. 
  
4 Ağustos 2018  
Gerginliğin Zirveye Ulaşması 
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan; “Bu tür baskılara, asla boyun eğmeyeceğiz. Amerika’nın İçişleri ve adalet bakanlarının, Türkiye’deki mal varlığını donduracağız” dedi. 
 
6 Ağustos 2018 Pazartesi
TL’den Çıkışın Hız Kazanması
 
Uzakdoğu piyasalarında; TL varlıklarından çıkış hızlandı, dolar/TL 5.30’dan bile alıcı buldu. Türkiye’de; dolar/TL bir ara 5.41’e kadar yükseldi,  TCMB’nin müdahalesi ile 5.22’ye düştü, ancak gece yarısı 5.42’ye ulaştı.
 
7 Ağustos 2018 
 
Dolar/TL; ön mutabakat haberiyle 5.42’den 5.22’ye düştü, Trump’ın İran’a yaptırım açıklamasıyla 5.33’e yükseldi, “ABD’ye gidecek 9 kişilik heyet belirlendi” haberiyle de 5.26’ya indi.   
 
9 Ağustos 2018
 
ABD-Türkiye heyet görüşmesi sonuçsuz kaldı, dolar/TL 5.31’den 5.49’a yükseldi.
 
10 Ağustos 2018
TL’nin Hızla Değer Kaybetmesi    
  
Cumhurbaşkanı Erdoğan; “Ekonomi tetikçilerine teslim olmayacağız. Başka alternatifimiz de var. Onların doları varsa, bizim Allah’ımız var. Yastık altında altın-dolar-avrosu olan TL’ye çevirsin” derken, Maliye ve Hazine Bakanı Albayrak; yeni ekonomi modelini açıkladı.
 
Dolar/TL; önce 5.74’ten 6.46’ya yükseldi, ardından 5.85’e düştü. Erdoğan ve Albayrak’ın konuşması, Trump’ın “Türkiye’den ithal edilen demir-çelik ürünlerine uygulanan gümrük vergisi iki katına çıkacak” tweet mesajı ile de 6.75’e çıktı.  
 
11 Ağustos 2018
 
Rusya ve İran, destek mesajı verdi.  
 
13 Ağustos 2018 Pazartesi
Dövizin Zirveye Ulaşması ve Düşüşe Geçmesi
 
Uzakdoğu piyasalarında,  dolar/TL; 7.21’den, avro/TL; 8.10’dan işlem gördü. Bu yükselişin ardından, bir konuşma yapan Maliye ve Hazine Bakanı Albayrak; “Mevduatlara, el konulmayacak. Hesaplardaki döviz, TL’ye döndürülmeyecek” dedi. Aynı sözü, Cumhurbaşkanı Erdoğan’da tekrar etti.
 
TCMB; piyasaya “10 milyar TL+ 6 milyar ABD doları + 3 milyar dolarlık altın” ek kaynak sağladı, “bankaların tüm likidite ihtiyacı karşılanacak” dedi.
 
BDDK;  SWAP işlemlerine, sınırlama getirdi. 
 
Gösterge faiz oranı; % 28.27’ye, CDS ( Kredi Temerrüt Takası); 542 baz puana ulaştı.
 
Almanya Başbakanı Merkel; “Türkiye’nin ekonomik istikrarsızlığı, hiç kimsenin yararına değildir” diyerek, Türkiye’ye destek mesajı verdi.
 
7.20’den işlem gören dolar/TL, 6.50’ye düştü. Bir ara 5.75’i gördü ise de; tekrar yükselişe geçti, 6’lı rakamlarda da kendisine bir yer arıyor. 
 
Kriz Yanlış Anlaşılmadan Çıkmış
 
The Guardian Gazetesi Ortadoğu Muhabiri Martin Chulov’a göre,  11 Temmuz’daki NATO zirvesinde; Erdoğan, İsrail’de tutuklu olan Özkan için Trump’tan yardım istedi.
 
Trump; “Önce papazla ilgili bir çekilme bekliyorum” derken, Erdoğan  “tamam” dedi. Ancak; bu, Brunson’nın serbest bırakılmasından önce, “ev hapsine alınması” demekti. Trump’ın, anladığı da buydu.
 
Kasım ara seçimlerinde; evanjeliklerin desteğini almayı düşünen, ABD Başkan Yardımcısı Pence ise işleri karıştıran kişi oldu.
 
Türk resmi yetkilileri; bu olayı yalanlarken, İsrail’de tutuklu yargılanan Ebru Özkan; serbest bırakıldı, 16 Temmuz’da da Türkiye’ye döndü.   
   
Aslında ne oldu?
2002’de; Yeni TL ile dolar/TL, en yüksek 1.68 oldu.
 
Dış kredi kolaylığı-sermaye girişi-özelleştirme gelirleri ile 2003’te; 1.37’ye düştü, bazen 1.60 ya da 1.70’e çıksa da, uzun süre 1.30-1.40 bandında dalgalandı.
 
2008 başında; 1.15 ‘e kadar indi, hatta “1 dolar, 1 TL olur” dendi.
 
ABD Mortgage Krizi ile 2009 başında, 1.80’i gördü. Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) ardından, Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve İngiltere Merkez Bankası’nın ( BOE) parasal genişlemeye gitmesi ile de 1,44’e düştü.
 
Dünyada devam eden para bolluğu ve artan özelleştirme gelirleri ile, 2010’da; 1.40-1.60, 2011’de; 1.50-1.89, 2012’de; 1.74-1.89, 2013’te; 1.75-2.14 bandında dalgalandı.
 
2014, gelişmekte olan ülkelerdeki mali piyasalar için bir dönüm yılı oldu.   
 
Japonya Merkez Bankası’nın (BOJ); 2013’ten itibaren parasal genişlemeye gitmesine karşılık, FED Başkanı Yellen ile BOE Başkanı Carney’in; “2016 ya da 2017’de faiz artışına gidilerek, parasal daralmaya geçileceğini” söylemesi, ECB Başkanı Draghi’nin; “parasal genişleme, Mart-2017’ye kadar sürecek” demesi, para bolluğu döneminin sona geldiğini hatırlattı.  
 
Sermayenin; gelişmekte olan ülkelerden, gelişmiş ülkelere doğru bir hareketi gözlendi.   
      
Dış kredi sağlama; zorlaştı, sermaye çıktısı; başladı, kaynak ihtiyacı; daha ziyade “yüksek risk, yüksek getiri” fonları ile karşılandı. Bu da; ani giriş-çıkışı ile dolar/TL’de büyük dalgalanmaya neden olacak, bir riski satın almaktı.
 
Dolar/TL; dalga boyu büyüdü, 2014’te; 2.32,  2015’te; 3.06,  2016’da; 3.53 zirvesi görüldü.
 
2017’de; Dış kredibiliteye, güç kazandırmak amacı ile “Varlık Yönetim Fonu” kuruldu. Buna rağmen; dolar/TL, 3.95 zirvesinden işlem gördü.
 
2018 Nisan’dan itibaren, döviz açığı; dış kredi ve sermaye girdisi ile finanse edilemedi, TCMB döviz rezervine başvurmak zorunda kaldık.
 
Dolar/TL, 2018 başında; 3.78’den işlem görürken, faiz artışına gitmeme ısrarıyla Mayıs’ta 4.92’yi test etti, TCMB’nin 300 baz puan faiz artışı ile de 4.52’ye indi.
 
10-11-12 Temmuz’da; Merrill Lynch’in yönettiği fonların, Garanti Bankası ağırlıklı hisse senedi satışı dikkati çekti.
 
BİST 100; 99.252 puandan 89.571’e puana düştü, dolar/TL 4.56-4.82 bandında işlem gördü.
 
Bunun; ekonomiden sorumlu Eski Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in bulunmadığı yeni kabinenin açıklandığı gün ve öncesinde olması ise, “sermaye, bunu doğru bulmadı” şeklinde yorumlandı.
 
Brunson Olayı da; TL’den çıkışı tetikleyen, zayıf mali yapıdan güç alan, hassas mali dengeyi bozan, TL’nin hızla değer kaybetmesine yol açan son neden oldu.
 
 
Tehlikeli bir virajdan dönüldü    
      
Brunson Krizi esnasında; “Bankalardaki mevduata el konulacak, döviz tevdiat hesapları TL’ye çevrilecek” şeklinde, tehlikeli bir dedikodu çıktı.   Bu; halkın para çekmek için bankalara hücum etmesi, bankaların batması gibi, bir olaya sebebiyet verebilirdi. Zira bankalar; zarardan değil, likidite sıkışıklığından batar.
 
TCMB; TL avantajını kullandı, dedikoduyu önleyecek güveni sağladı.
 
Almanya Başbakanı Merkel’in; destek mesajı da, yüksek tansiyonun düşmesine hizmet etti.
 
Bankalardaki mevduata el konulur, döviz tevdiat hesapları TL’ye çevrilir miydi?
 
Bankalardaki mevduata el konulması, döviz tevdiat hesaplarının TL’ye çevrilmesi; derin bir krizin yaşanması halinde başvurulacak son çaredir.  Zira bunun; götürüsü, getirisinden çok daha fazladır. Öyle ki yurtiçi bankalarda 30 milyar dolardan fazla yabancı para mevduatı olan yurtdışı yerleşik kişilerin; Türk bankalarına olan güveni kalmaz, koparacağı gürültü de varlığından büyük olur.
 
 
Almanya’nın; Türkiye’ye, destek mesajı vermesinin nedeni nedir?
 
Türkiye’nin derin bir krize sürüklenmesi; sadece Türkiye’yi sarsmaz, etkileri çevre ülkelerde de görülür, AB’ye yeni bir göç dalgasını başlatır. Sosyal ve siyasal etkileri dışında; en çok zarar edecek olan da, en büyük kredi risk ve sermaye yatırımı bulunan AB ülkeleri olur.
 
Bu, bir operasyon mu?
 
Operasyondan ziyade, bir mesaj özelliği taşıyor.
 
Zira bu kırılmada; ABD’nin mali yaptırım tehdidinin tetiklediği, daha ziyade “yüksek risk-yüksek getiri fonların” çıkışının neden olduğu bir durum var. 2001’deki gibi; ABD-AB-IMF-Dünya Bankası-Küresel Para Babalarının öyle veya böyle dahli olduğu bir durum yok. İngiltere’nin; sessiz kalması, Almanya’nın karşı çıkması da bunu gösteriyor.
 
Etkisi, neden büyük oldu?
 
Türkiye’nin, ekonomik ve mali yapısal sorunları var.
 
Niçin?
 
Tüketim-rant-borçlanma eksenli, bir ekonomik modelimiz var.
 
Hizmetler sektörüne (Turizm, inşaat, inşaat-taahhüt, gemi inşaat, kara-deniz-hava taşımacılığı, transit ticaret, perakende-toptan ticaret, bankacılık ve sigortacılık hizmetleri) dayalı, kalkınmayı hedeflemişiz
 
Kontrolsüz sermaye, sermaye hareketi var.    
 
Ekonomik büyüme, dış kredi ve sermaye girişine bağlı. 
 
Enerjide, büyük ölçüde dışa bağımlıyız.
 
Gıdada, ithalatçı konuma geldik.
 
“Sanayileşme hedefi” diye bir şey yok. İmalat sektörü; ithal girdi payı yüksek,  katma değeri düşük mal üretiyor.  
 
Ürettiğimizden fazlasını tüketiyoruz.
 
Tasarruf etmiyor, gelişi güzel harcama yapıyoruz.
 
Dış kredilerin; çoğunu, döviz getirmeyen alanlarda kullandık.    
          
“Bütçe, finans, fiyat disiplini” diye bir şey yok.  
 
Sürekli olarak, “ikiz açık” denilen; hem cari, hem de bütçe açığı veriyoruz. Bu da; bizi, ekonomisi en kırılgan ülkelerden biri yapıyor.
 
 
Brunson Olayı olmasaydı, TL’deki hızlı değer kaybı yaşanır mıydı?
 
Dolar/TL’de; ciddi bir baskı vardı, bu eninde sonunda açığa çıkacaktı.
 
Brunson Olayı; zarar dışında, bir fayda da sağladı. Zira bu; Temmuz-Ağustos’ta değil, Sonbahar ya da Kış döneminde yaşansaydı, etkisi çok daha büyük olurdu. Ayrıca dolar/TL’deki baskıyı azalttı, yani doların gazını aldı, yeni büyük bir dalganın hızını kesti.
 
Fırtına geçti mi?
 
Dolar/TL’deki hızlı yükseliş, zayıflamış olan mali yapı ve dengeye hasar verdi. Bu da; tasarruf, dış kredi ve sermaye girdisini gerekli kılıyor. Aksi halde; bu, yeni büyük bir dalgaya yol açabilir.
 
Yapılan nedir?
 
Hasarı gidermeye yönelik çalışmalar var.
 
Vergi-imar affı ve bedelli askerlik gelirleri ile faiz dışı fazlada bir artış sağlanmaya çalışılıyor. Harcamalarda; tasarrufa gidileceği söyleniyor ise de, bu konuda atılmış önemli bir adım yok.
 
Tabi ki amaç; normali milli gelirin % 3-5’i kadar olması gereken, ancak % 10’a varan ikiz açığı düşürme ile ilgili. Zira ikiz açığı % 10’a, CDS baz puanı 500’lere varan bir ülke, kredi veren ve yatırım yapan için güvenli değildir.  
 
Varlık Barışı ile yurtdışındaki yerli, şok faiz artışıyla da yabancı sermayenin girişi teşvik ediliyor. Sorunun çözümü de buna bağlı. Zira döviz girdi-çıktı dengesinin sağlanması, TCMB döviz rezervindeki azalışın durması hatta artması, sorunun çözümünün olmazsa olmazıdır. Bu; gerçekleşmeden de,  fırtınanın geçtiği kabul edilemez.  
 
            
Türkiye, IMF’ye (Uluslararası Para Fonu) başvurur mu?
 
Türkiye; 1958’deki moratoryum dışında, bazen alacaklılarla görüşerek dış borcunu yeniden yapılandırdı, bazen de IMF’nin desteğine başvurdu.
 
IMF’nin; ucuz kredi sağlaması, kredi kolaylığı ve sermaye girdisinin yolunu açması gibi bir faydası vardır.
 
Şartları; mali disiplin, yatırım-harcamaların kısılması, faiz artışı, ek vergi,  sınırlı maaş-ücret artışı,  sosyal yardımların azaltılması gibi şeylerdir. En önemlisi ise; ABD’nin, ülke-millet-devlet çıkarına aykırı dayatmalarının öne çıkmasıdır. Tabi ki bunlar, iktidar için “prestij-güç kaybı” demektir. Haliyle iktidarlar, çok zorda kalmadığı sürece IMF’ye başvurmaz.
 
 
İktidar; IMF’ye başvurmaksızın, sorunu çözebilir mi?
 
Bankalara sendikasyon kredisi verenlerin çoğunun faiz ödemesi ardından krediyi yenilediği, bazısının ise kısmaya gittiği duyumu var. Sermaye çıktısı ise hız kesti.   
 
İktidarın; mali disiplin, yatırım-harcamaların kısılması, faiz artışı, ek vergi, sınırlı maaş-ücret artışı, sosyal yardımların azaltılması gibi şeyleri yapması; kredi veren-yatırım yapan için güveni sağlaması mümkündür. Bu da “bekle gör” mantığındaki kredi verenin;  krediyi yenilemesine, hatta ilave kredi vermesine, çıkışı düşünen sermayenin de bundan vazgeçmesine yol açar. Ancak; bunun, bir zamanı gerekli kıldığı da bir gerçektir.   
 
Ciddi açık verdiğimiz Çin-Rusya-İran ile ticaretimizi gözden geçirmeliyiz,  açığı kapatacak ya da azaltacak çözümler üretmeliyiz.
 
Üretimin bir kısmını Çin ve AB’nin farklı ülkelerinde yapan Almanya için Türkiye avantajlı bir ülke. Zira sahip olduğu altyapı-konum avantajı dışında, brüt asgari ücrette (Avro/TL; 7.20 kabul edildiğinde, 281 Avro) Şanghay-Çin’in altında, Bulgaristan (270 Avro)  ile neredeyse eşit seviyede.
 
Kısaca, iktidarın; IMF’ye başvurmaksızın, alacağı tedbirler ile mali sorunu çözmesi mümkündür. Ancak; bu, ülkeye geçici bir rahatlık sağlar. Çünkü sistemin, sürekli kriz üretme gibi bir özeliği var. Sürekli olarak; birileri kazanırken, birileri kaybediyor. Kazanan da hep yabancı oluyor.
 
 
Köklü çözüm nedir? 
 
Köklü çözüm; geçici program ile Türk milletinin çıkarını her şeyin üstünde tutan, insan merkezli, plan-program-tasarruf-üretim-ihracata dayalı, kontrollü, kamu ve yerli-yabancı teşebbüsün içinde yer aldığı karma ekonomik modeli içeren, “Milliyetçi-Toplumcu” bir düzene geçiştir.
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.