Milliyetçiler, Özeleştiri, Kafa Karışıklığı -5-

BUGÜN

 

Milliyetçiler ve ideolojik anlamdaki milliyetçiliğin, Türkiye’de etkin olmaktan çıkmasında; 1945-1949 dönemindeki CHP hükümetlerinin bu ideolojiyi terki ve milliyetçi kadro-sermayeyi tasfiyesi dışında,liberal ekonomi açılımı ile liberal düşüncenin DP’de öne çıkmasının da önemli bir rolü vardır. Milliyetçi kadronun tasfiyesinde; SSCB’nin bir etkisi oldu ise de, liberal ekonomi açılımı; ABD ağırlıklı dış siyasetin bir yansıması idi.

 

Fikirsizleşme        

1950’de iktidar olan Demokrat Parti’nin; liberal sistemi inşa edecek, siyasete yön-şekil verecek bir kadrosu yoktu. Bunun için; 1945-1949 döneminde, tasfiye edilen kadroya ihtiyaç duydu. Bu da milliyetçilere bir fırsat sundu.

DP kadrosunda yer alan milliyetçiler; milliyetçi düşünce kalıbından çıkarak, liberal düşünce mantığına sahip oldu. Söylem ve icraatı da; Komünizm karşıtlığı, “Vatan, Millet, Sakarya” edebiyatından öteye gitmedi.

 

Yanlış Bir Toparlanma Taktiği      

1950’de; Milliyetçi ve İslamcı bloğun farklı kulvarlarında yer alan birçok grup, “Türk Milliyetçiler Derneği’ çatısı altında bir araya geldi.  Amaç; bir güç birliği oluşturmak ise de, her biri bundan karlı çıkmak istiyordu. 

Anadolucu Nurettin Topçu-Türkçü Nihal Atsız-Nur talebelerinin ağabeylerinden Bekir Berk’in yer aldığı, DP milletvekillerinden Sait Bilgiç ile Tahsin Tola’nın (Nurcu) destek verdiği bu platformda; bir fikir birliği yoktu, olması da beklenmiyordu. Onları bir arada tutan ise; İsmet İnönü ve Komünizm karşıtlığıydı.    

Anadolucuların öne çıktığı platformda,Nurettin Topçu; “Allah-Vatan-Soy-Milli Mukaddesat” ilkeleri çerçevesinde, bir fikir birliği sağlamaya çalıştı. Bu da; milliyetçilerde kafa karışıklığına yol açarken, ayrışma ile de milliyetçi bloğun yeni kulvarlarını doğurdu.    

Dernek; 1953’te, Hüseyin Üzmez’in gazeteci Ahmet Emin Yalman’a karşı giriştiği silahlı saldırı sonucu kapatıldı.Varlığını ise; Mehmet Emin Alpkan-A. Ferruh Bozbeyli-Hüsnü Demirkıran-Celal Erçikan-Orhan Okay- İdris Yamantürk’ün kurucusu olduğu,  “Milliyetçiler Derneği” ile 1964’deki bölünmeye kadar sürdürdü.

 

Milliyetçi Dalga Değerlendirilemedi 

1960’lı yılların ilk yarısında; Kıbrıs olaylarıyla tırmanan, 1964’te “Johnson Mektubu” ile zirveye ulaşan milliyetçi bir dalga vardı. Binlerce üniversite öğrencisinin katıldığı görkemli Kıbrıs Mitingleri de bunu gösteriyordu.

Milliyetçi his ve heyecan ile yüklü bu dalga, milliyetçi bir harekete dönüştürülebilirdi. Ancak; milliyetçilerin, bunu milliyetçi harekete dönüştürecek fikri ve örgütsel bir altyapısı yoktu. Eylem ve söylemi de Komünizm karşıtlığı, “Vatan, Millet, Sakarya” sözünden öteye gitmiyordu.

Haliyle bu milliyetçi dalga; Sol’un, “emperyalizm ve ABD karşıtı” taktiği ile sosyalist bir harekete dönüştü.

 

Alparslan Türkeş Milliyetçilerin Umudu Oldu   

31 Mart 1965’te; 14’lerden Alparslan Türkeş, Dündar Taşer, Ahmet Er, Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal ve Mustafa Kaplan’ın CKMP’ne girmesi; milliyetçilerde büyük bir beklenti ve umut oluşturdu.      

Alparslan Türkeş’in katıldığı Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nde (CKMP)  bir fikir birliği yoktu. Zira bu; CKMP, Komünizmle Mücadele Derneği geleneğinden gelenler ile Milliyetçi bloğun “Kemalist-Türkçü-Turancı” kulvarları ve “Milli İslamcı” diyebileceğimiz kulvardan gelen farklı gruplardan oluşuyordu.

Fikir birliği için “9 Işık Doktrini” ortaya kondu.

Kurt Karaca’nın; “Milliyetçi Türkiye” kitabı ile ortaya koyduğu “Milliyetçi-Toplumcu Düzen” de, milliyetçi düşünceye ideolojik bir özellik kazandırdı.

Kitleleşmede; Türk-İslam ortak paydası öne çıkarıldı, gençlik-kadın-mesleki örgütlenmeye gidildi. Haftalık ve aylık dergiler ile siyaset dışında, fikri-kültürel alanda da etkin olmaya çalışıldı.

Seyyid Ahmet Arvasi, “Türk-İslam Ülküsü” kitabı ile milliyetçi gençliğe manevi-ahlaki bir his-heyecan vermeye çalıştı. Ancak; birilerinin iddia ettiği gibi, bir ideoloji ortaya koymadı.

Zira bir düşünce kalıbında, “din-millet-devlet-devlet yapısı-yönetim ve hükümet şekli-sosyal yapı-kültür-eğitim-ahlak-ekonomi-adalet-iç ve dış güvenlik ” vb konu-kavramlar hakkında, sistematik bir tanım ile açıklaması yoktur.

Kısaca; 1900’lü yılların başındaki Türkçülük Hareketi’nin tersine siyasi hareketten kültürel harekete geçildi ve birlikte yürütülmeye çalışıldı.      

1976’dan itibaren yükselen şiddet dalgası; Milliyetçi Hareket’in fikri gelişmesi ile kültürel faaliyetini yarıda kesti, 12 Eylül ise; kadrolarını gövdeden budadığı gibi, kurumsal altyapısını yok etti.

Stratejik hata mı var?

1965-1969 döneminde; Milliyetçiler arasında, “önce kültürel ya da siyasi çalışma” şeklinde bir tartışma vardı.

Kültürel hareketten siyasi harekete geçilmesini savunanlar; “1900’ün başındaki Türkçü Hareketi örnek göstererek, bir fikri oluşum ve olgunluğa ulaşmadan, Milliyetçi Hareket’in başarılı olamayacağını” söylerken, siyasi hareketten kültürel harekete geçilmesini ya da birlikte yürütülmesini savunanlar ise “ bunun, kentli aydın-elit ile sınırlı kalacağını” söylüyordu.

Birinci görüşün; uygulama dışı kaldığı için, ne gibi bir sonuç doğuracağını bilmiyoruz. Ancak; ikinci görüşün pratiği, bazı olumsuzluklar ile birlikte ciddi bir milliyetçi kitleyi doğurdu. Yani Milliyetçi Hareket; siyasette sesini duyurdu ise de, fikri ve kültürel alanda kısır kaldı.

Neden?

Milliyetçilik; doğal olarak bir kültür hareketi olarak doğar, siyasi harekete dönüşür. Bunun için kentli, aydın hareketidir. 1800’ün sonu ile 1900’ün başındaki Türkçülük Hareketi de bu özelliktedir.

Hareket’in öncülüğünü yapan kişilerin (özellikle Rusya’daki Türkçülerin); iyi eğitim almış, birçok dil bilen, konusunda uzman,  Doğu-Batı felsefesine vakıf, çok okuyan, ölçüsü olan, idealist kararlı kişiler olduğunu görüyoruz.

Mantıklı-sistematik düşünce tarzına sahip olmaları, kolaylıkla sistem inşa etmeleri, strateji-taktikler geliştirmeleri, düşünce-edebiyat ve sanatta milli bir tarz ortaya koyarak kültür fırtınası estirmeleri; bu özelliğinden kaynaklanır.

Yakın dönemdeki Milliyetçi Hareket; siyasi hareket olarak öne çıktı, daha çok kırsal kesimden gelenlerin başını çektiği bir hareket oldu. Bu harekete; sosyolojik açıdan “köylü hareketi” demesek de, “küçük kasabalı hareket” diyebiliriz. Bu; yazılı kültüre uzak, sözlü kültüre yakın, okumayı sevmeyen, okumadan bilen-konuşan ve yazan, eleştirisi bol, çözüm-teşebbüsü başka birinden bekleyen, ölçüsü değişen, insicam-sistematiği olmayan, “büyük olsun, bizim olsun” değil, “küçük olsun, benim olsun” mantığına sahip bir özelliktedir. 

Milliyetçilerin, yakın dönemde; kültürel ve siyasi alanda, tarihe damga vuran bir başarısının olmaması, kitleleri peşinden sürükleyecek taktikler geliştirememesi, kurdukları parti-dernek-vakıfların küçük kalması; bloke ve engellemeleri bir tarafta bırakırsak, bu özelliği ile ilgilidir.  

 

“Türk-İslam Ülküsü” ile “Türk-İslam Sentezi” Tartışması

 “Türk-İslam Sentezi”; 12 Eylül Yönetimi sırasında dile getirilen bir düşünce oldu, Özal hükümetleri döneminde de popülerlik kazandı.

Bunu, kimi; Seyyid Ahmet Arvasi’nin “Türk-İslam Ülküsü” ile kimi de; Nurettin Topçu’nunAnadoluculuk-İslam Sentezi veya Türk-İslam Sentezi” ile ilişkilendirdi.

Mahiyeti ve hedefi farklı olan bu düşüncenin, isim benzerliği olsa da; ne Arvasi’nin, ne de Topçu’nun düşüncesi ile bir ilgisi yoktur. Ayrıca, düşünce tekniği de tartışmalıdır.  

Neden?

Hegel’in diyalektiği açısından; buna, “Türk-İslam Sentezi” demek mümkün değildir. Zira bu, her ikisinden farklı bir şeydir; ne Türkçülük, ne de İslamcılık gibi bir özelliği taşır. Ayrıca iki farklı kalıba göre,  ideolojinin konu-kavramlarına bir tanım ve açıklama getirilemez. En basitinden, “Türk kimliğinin” tanımını yapamazsınız. Yapılır, deyip; bunu, “Türkiye’de yaşayan Sünni Müslümana, Türk denir” şeklinde yapanlar var. Bu da “Milli İslamcı” bir tanım olup, İslamcı bloğun bir kulvarı ile ilgilidir.   

 

“Türk-İslam Sentezi”, küresel kaynaklı mı?

“Türk-İslam Sentezi” denince; bir komplo ve karşı darbe ile iktidara gelen, ülkeyi 32 yıl yöneten, iktidarı sonrasında da “Ilımlı İslam” ismini alan, küresel kapitalizmin bir kılıfı olan; Suharto’nun,“Endonez-İslam Sentezi” aklıma geliyor.

Bunun; 12 Eylül Yönetimi sırasında ortaya atılması, Özal dönemimde de popüler olması; neo liberal politikaları gizleme ve Brzezinski’nin “Ilımlı-İslam-Yeşil Kuşak Projesi” uygulama amacına yöneliktir.

 

Bizdik, Ben Olduk

12 Eylül Darbesi’nin milliyetçiler üzerinde yarattığı hayal kırıklığı,  ezilmişlik, örgütsel koruma ve kollamadan yoksunluk ile yeni liberal politikalar; milliyetçilerde var olan “birimiz, hepimiz;  hepimiz, birimiz için” şeklinde ifade edebileceğimiz bir kaynaşmışlığı ortadan kaldırdı. Haliyle bizdik, ben olduk.

 

MHP’nin Merkez-Sağ Siyaseti          

Milliyetçi Hareket’in amiral gemisi olan MHP; 1980 sonrasında, merkez-sağ siyaseti benimseyerek, ideolojik anlamdaki milliyetçilikten git-gide uzaklaştı.

Siyasi alanda başarılı olmaya çalışırken, fikri ve kültürel alandaki çalışma ile altyapı örgütlenmesine önem vermedi.   

Kurumsallaşamadı. Kitleleşme ve kaynaşmayı sağlayacak kuruluşları (eğitim-sağlık-sosyal yardımlaşma vakıfları) inşa edemedi veya inşasını teşvik etmedi. Dolaylı olarak da olsa, etkin bir görsel-yazılı medyaya sahip olamadı.

Fikri birikimine başvurmadı, bunun gelişimine özen göstermedi. Çoğu kez, “fikri saklama veya fikri yok ya da başka bir fikre katılma ” şeklinde bir görüntü verdi. Bazen düşünce kalıbı dışına çıkan söylemi oldu, bazen de düşünce temeli ile ters kararlar aldı.        

Umut olacak, kitleleri peşinden sürükleyecek; “ben de varım” dedirtecek, bir söylem ve taktiği geliştiremedi. Söylemi de milliyetçi hassasiyetin öne çıktığı birkaç konu ile sınırlı kaldı.

Bazen kitle, bazen de katı bir ideolojik parti görüntüsü verdi.

 

Her Siyaset Bir Düşünceye Dayanır

İster merkez-sağ, merkez sol; isterse merkez parti siyaseti olsun, bu mutlaka bir fikre dayanır ve ortak paydayı içerir. Bünyesinde; yer alan grupları, bir arada tutan da budur. Bu ortak payda, merkez-sağda; “ milliyetçi, muhafazakâr), merkez solda; “merkez Sol, demokratik birlik”, merkezde ise; “merkez, milli, demokrat” gibi kavramlar ile ifade edilir.

Merkez-sağ, merkez sol, merkez parti taktiği; bir bloğun veya herkesin fikrini ya da çıkarını savunma, fikirden vazgeçme, fikri saklama, fikirsiz hale gelme siyaseti değildir. Toleranslı olma, ortak payda ile daha geniş bir kesime hitap etme-kazanma politikasıdır. Bunun için; mutlaka, geniş bir kesimin kabul edeceği ilkeleri ve programı olması gerekir.    

 

Ülkücülüğün Anlam Karmaşası

Türkiye’de; “Ülkü”, “Ülkücü” sözcüğü; Türk Milliyetçiliği ve Milliyetçiler ile özdeş anlamda kullanılsa da, ülkü; “ideal”, ülkücü ise; “idealist” demek. İster reel, isterse romantik olarak kabul görsün; büyük bir hedef ile bunun için her türlü risk ve fedekarlığı göze alanı ifade eder.

Bu anlamda ele alındığında, önünde bir sözcük yoksa “hangi ve kim” sorusunu doğurur. Yani, nötr bir kavramdır. Zira her düşüncenin, bir ideali ve idealisti vardır. Bunun için; önünde, “hangi ve kim” sorusuna cevap veren, “milliyetçi” gibi bir sözcüğün olması gerekir.

Gençliğimizde; “Ülkücü” sözcüğü, “Ülkü Ocağı mensubu olma” anlamında kullanılan bir sözcüktü. Aynı şekilde; Dev-Genç’e mensup olanlar da, bunu belirtmek için “Devrimci” sözcüğünü kullanıyordu. Yani bir derneğe bağlı kişiyi ifade ediyordu,ait olma-mensubiyet anlamını taşıyordu.

Bugün ise “Ülkücü” kavramının; uygun-uygunsuz-bağlantılı--bağlantısız kişiler tarafından, yersiz-anlamsız-çelişkili bir şekilde kullanıldığına şahit oluyorum. Bu da; ülkücülüğü, anlamsızlaştırmak ve değersizleştirmektir.

 

Sloganlar Bir Düşüncenin Aynasıdır

Sloganlar; bir düşüncenin, özetinin özetidir. Bu nedenle bir düşüncenin zenginliği ile uyum ve estetiğini gösterir. Sık-sık tekrar edildiği için de taraftarı ile halkın zihninde yer eder.

Slogan üretmek, ciddi bir iştir. Zira fikri birikim ve propaganda tekniğini gerekli kılar. Bu çerçevede üretilmeyen bir slogan ise; “laf olsun, torba dolsun” sözünden, hamaset ve kuru gürültüden öteye gidemez.

Doğru, uyumlu, estetik sloganlar; kitleleri peşinden sürükler, yanlış-çelişkili-farklı bir düşünceyi çağrıştıran sloganlar ise taraftarı ve halk nezdinde kafa karışıklığına yol açar. Bu; aynı zamanda, fikri yozlaştıran ve fakirleştiren bir olaydır.

Milliyetçi Hareket’in; 1980 öncesinde, ülkenin sorunlarına bakış-çözüm ve tepkiyi dile getiren birçok sloganı vardı. Bugün ise; bunun, hamaset ve farklı düşünceyi çağrıştıran, milliyetçi düşünceyi ifade etmekten uzak, 3-5 slogan ile sınırlı kaldığını görüyorum.    

Nasıl yani?

Bir taraftan; “Ne Mutlu Türküm Diyene” sloganı atılırken, diğer taraftan; “Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın” sloganı atılıyor, “Tekbir” diye slogan atanlar; bir eliyle “Bozkurt”, diğer eli ile de “Rabia” işareti yapıyor. Haliyle bir kişi; “hem Türk milliyetçiliğini, hem de İhvanı nasıl savunuyor”, bunu anlamış değilim.          

Birileri de, Osmanlı Devleti’nin resmi ideoloğu olarak kabul edilen Kemalpaşazade Ahmet Şemsettin Efendi’nin; “İ’la-yı Kelimetullah, Nizam-ı Âlem” gibi kavramlarını sık-sık kullanıyor. Ancak; bunun, ne anlama geldiği ile hangi amaçla kullanıldığını bilmiyor.

Yanlış anlaşılmasın! Benin bundan kastım, Osmanlı tarihine sahip çıkma, İslami hassasiyet ile ilgili değildir. Bir milliyetçi-ülkücünün; Osmanlı tarihine sahip çıkması, İslam dinine bağlılık göstermesi, tabi ki doğal bir şeydir. Bunun; milliyetçi düşünce sistematiği içinde de bir yeri vardır. Ancak; Milliyetçilik, İslamcılık ve Osmanlıcılık, birbirinden farklı düşünce kalıbı ile mantığı ve sistematiği olan düşünce akımları, hatta ideolojilerdir.      

 

Sonuç Olarak

Her düşüncenin; bir tarihi derinliği, birikimi ve düşünce kalıbı vardır. Bu temelde; zamanın şartlarına göre, bir gelişim ve değişim gösterir. Düşünce kalıbı dışına çıkılması ise; düşüncesini bozar, fakirleştirir, taraftarında kafa karışıklığı ve ayrışmaya yol açar. Bu da; farklı bir düşünce ile taraftarını doğurur.

Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.