Suriye Satrancı

Suriye’de 8. yıla giren iç savaşın uzun süreceği, çözümün yeni oyunlar ve zamana bırakıldığı anlaşılıyor.

Suriye İç Savaşı; 26 Ocak 2011’de, Mısır’da tırmanan gösteri ve eylemlerden cesaret alan, öteden beri rejime içten içe öfke duyan- kinlenen muhalefetin, Beşşar Esad yönetimini protesto eden münferit gösterileriyle başladı.
 
15 Mart’ta; Dera’da, toplu gösteriye dönüştü.
 
Haziran’da; Suriye Ordusu’na mensup 120 askerin, Türkiye sınırına 20 km mesafedeki Cisr eş Şuğur kasabasında öldürülmesiyle tırmandı.
 
Suriye Ordusu’nun; muhalif şehirleri kuşatarak başlattığı operasyon,  silahlı direniş-muhalefete verilen dış destek ile bir iç savaşa dönüştü.  
 
8. Yıla girdi, “sonu geldi” derken, çözümsüz hale geldi.       
 
Bitmeyen; daha ne kadar süreceği, nasıl sonuçlanacağı belli olmayan bir şekle neden dönüştü? 
 
Arap Baharı ile Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) uygulamaya koyan,  yönetilebilir kaos stratejisiyle de sınırları dahil, 22 Ortadoğu ülkesinin yeniden yapılanmasını hedefleyen ABD’deki küreselci iktidarın; Suriye ile ilgili analizi yanlış çıktı.
 

 
ABD’nin Yanlış Çıkan Suriye Analizi
 
Başlangıçta; birçok kişi, Tunus ve Mısır’da olduğu gibi Beşşar Esad iktidarının kısa sürede devrileceğini düşündü. Bunlar, kısa bir süre sonra yanıldığını anladı. Bu hataya düşen ülkelerden biri de Türkiye oldu.
 
 
Yanılgının, üç temel nedeni vardı.
 
Birincisi; Beşşar Esad iktidarının, % 12’lik bir Nusayri azınlığına dayalı olduğu görüşüydü. Oysaki iktidarın; Nusayriler dışında, Dürzi-Hristiyan tabanda da ciddi bir desteği vardı. Bu da toplumun  % 25’i demekti. Ayrıca, laik Sünni kesim ile sistemden nemalanan Sünni ve Kürt grupların desteğine sahipti.
 
İkincisi; karar almada, Beşşar Esad’ın tek yetkili olarak görülmesi idi. Hafız Esad’ın kardeşi Rıfat Esad’ın, Baas Partisi (Arap Sosyalist Diriliş Partisi) ile El Muhaberat Teşkilatı ve özel birliklerdeki etkinliği fazlaca dikkate alınmadı.
 
Üçüncüsü ki en önemlisi; önce İran, daha sonra da Rusya’nın aktif bir rol alacağı düşünülmedi.
 
 
Rusya ve İran için önemi ne idi? 
 
Tartus Deniz Üssü, Rusya’nın Akdeniz’deki tek barınma limanı. Hedef tahtasında yer aldığını düşünen İran için ise; İsrail’e karşı bir kozu olan Lübnan Hizbullah’ına yardımda tek geçiş güzergâhı.
 
 
ABD’nin hedefi ne idi?
 

Muhalefetin sözcüsü olan Suriye Ulusal Konseyi; devrimin hedefi, “Beşşar Esad yönetimine son vermek, dini-mezhebi-etnik hakları öne çıkaran demokratik bir sistem kurmaktır” diyordu.
 
Suriye’de; dini-mezhebi-etnik temele dayalı siyasi bir yapının inşası, aynı zamanda ABD’nin de hedefi idi. Bu da; Suriye’nin üniter devlet yapısından, federal devlet yapısına geçmesinden başka bir şey değildi.
 
Yumuşak karnı ise bu düşünceyi güçlendiren nedendi.
 
 
Yumuşak Karnı
 

Hafız Esad; coğrafya-Arap dili temeline dayalı, bir millet inşa etmeye çalıştı. Baas Partisi (Arap Sosyalist Diriliş Partisi) ve El Muhaberat Teşkilatı gibi iki güçlü mekanizmayı kullanmasına rağmen, her zaman alt kimlikler, üst kimlikten baskın çıktı.
 
Milletleşememesinde ise; toplumun azınlığını oluşturan Nusayrilerin, Baas Partisi (Arap Sosyalist Diriliş Partisi) ile Ordu ve El Muhaberat Teşkilatı’nda öne çıkmasının önemli bir rolü oldu. Toplumda var olan güçlü cemaat-tarikat ve aşiret yapısı da buna hizmet etti.   
 
    
Türkiye-Suriye İlişkileri İniş Çıkışlı Oldu
 

Türkiye; Cumhuriyet döneminde, Suriye-Irak’ta cereyan eden olaylara mümkün olduğu kadar karışmamaya gayret etti. Bununla birlikte; iki ülkenin konumu, gelişen siyasi-sosyal olaylar, öyle veya böyle müdahil olmasını gerekli kıldı.
 
 
Stratejik Konumu
 
Suriye; Anadolu’nun Arap Yarımadası-Mısır’a, Mısır’ın; Anadolu’ya, Irak-İran’ın; Akdeniz’e geçiş yolu üzerinde. Bu nedenle; stratejik bir konumda, bunun için de tarih boyunca Anadolu-Mısır-Mezopotamya ve İran’da kurulan devletlerin çatışma alanı içinde yer aldı.
 
Kısaca; Türkiye’nin, Arap Dünyası’na açılan iki kapısından biri.
 
 
İlişkilerin Tarihi Süreci
 
1919’da, Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Kral Faysal; Mustafa Kemal ile bir araya gelerek, karşılıklı destek ve dayanışmayı içeren gizli bir antlaşma yaptı.
 
1946’da, “ABD ve SSCB’nin” Fransa’ya yaptığı baskı sonucu bağımsız olması ardından, “Hatay’ın Türkiye’ye ilhakını tanımadığını” bildirdi, bunu uluslararası gündeme taşıdı, Türkiye üzerinde baskı oluşturmaya çalıştı.
 
Sorun; Türk asıllı Irak Başbakanı Nuri Sait Paşa’nın, arabulucu olması ile çözümlendi. Suriye; “bundan böyle, Hatay üzerinde bir hak ileri sürmeyeceği” sözünü verdi.
 
Türkiye; 1947’de, Filistin Meselesi BM’e geldiğinde, Araplar ile birlikte hareket ederek İsrail aleyhinde oy kullandı. Ancak; 1949’da,İsrail’i ilk tanıyan ülke oldu. Bu da;  başta Suriye olmak üzere, Arap ülkelerinde “vefasızlık” olarak değerlendirildi.
 
1949’da Suriye’de yapılan toprak reformu,Türkiye’nin tepkisine yol açtı. Türkiye; Türkmenlerin arazilerine el konarak göçe zorlanmasını, bir asimilasyon politikası olarak değerlendirdi.
 
1957’de; Türkiye-Suriye ilişkisi, kopma noktasına geldi.
 
 
Neden? 
 

1952’de NATO’ya girmemizle birlikte, A.B.D-İngiltere; Türkiye’den, SSCB’nin Ortadoğu’ya sarkmaması için, Ortadoğu ülkeleri ile paktlar yapmasını istedi.
 
Bunu, Türkiye için de hayırlı gören Başbakan Adnan Menderes; bir ittifak arayışı içine girdi, 1954’te Irak Başbakanı Nuri Sait Paşa ile görüşerek düşüncesini açıkladı.
 
Irak Başbakanı Nuri Sait Paşa; “İsrail’i ilk tanıyan ülke olma sıfatı ile Arapların Türkiye’ye sıcak bakmadığını” söyleyerek buna karşı çıktı ise de, 1955’te Türkiye-Irak’ın içinde yer aldığı Bağdat Paktı kuruldu.
 
Irak’tan sonra Suriye’yi de ittifaka dâhil etmek isteyen Başbakan Adnan Menderes, Şam’ı ziyaret ederek ittifak teklifinde bulundu.  Suriye’nin önde gelen kişileri ise ”SSCB’nin; İsrail ve Batı kadar, kendileri için tehlike teşkil etmediğini” söyleyerek teklifi reddetti.
 
Başbakan Adnan Menderes’in teklifini, Batı’nın bir tehditti olarak algılayan Suriye; Türkiye’ye karşı Mısır’la bir ittifak arayışına girdi, SSCB ile temasa geçti.
 
1957’de Suriye’nin; 1946’dan sonra Hatay konusunu ikinci kez gündeme taşıması, gerginleşen ilişkileri kopma noktasına getirdi.
 
Türkiye; Suriye’yi bir ültimatom ile uyardı, sınıra askeri yığınak yapmaya başladı.
 
Türkiye’nin askeri harekâta girişmesinden çekinen Suriye; Mısır’dan askeri destek, SSCB’den de Türkiye’ye baskı yapmasını istedi.
 
Nikita Kruşçev; BM’de yaptığı sert konuşmada, “Türkiye’nin Suriye’ye karşı askeri harekâta girişmesi halinde, karşısında kendisini bulacağını” söyledi. Akabinde; Türkiye’nin Bulgar ve Sovyet sınırında, askeri hareketlilik gözlendi.
 
 
Sorun, Suudi Arabistan’ın arabuluculuğu ile çözümlendi.
 

İngiltere; Menderes’i, “Suriye’nin Sovyetlere yakınlaşmasına” neden olmakla suçladı, Türkiye; Ortadoğu siyasetinden dışlandı.
 
Türkiye-Suriye ilişkileri, 1975’te biten Keban Barajı ve devam eden GAP Projesi nedeni ile tekrar bozuldu.
 
Hafız Esad; suya karşılık, terör kozunu kullandı. Suriye; Türkiye’den Bekaa Vadisi’ne giden-gelen ve burada üstlenen Aşırı Sol ile Ermeni ASALA örgütlerinin güzergâhı, lojistik destek sağladığı bir alan oldu.
 
Türkiye; Suriye’yi “terör örgütlerine”, Suriye’de Türkiye’yi “İhvan’a” (Müslüman Kardeşler) destek vermekle suçladı.   
 
1980’li yıllarda, topraklarını PKK militanlarına açtı. Burası; PKK militanlarının eğitildiği, Türkiye’ye karşı girişilen eylemlerin planı yapıldığı bir harekât merkezi haline geldi.
 
Sorun; Ekim 1998’de, Türkiye’nin Fırat-Dicle’den Suriye’ye giden suyu azaltması, askeri müdahale tehdidinde bulunması ve yapılan Adana Antlaşması ile çözüldü.
 
PKK lideri Abdullah Öcalan, ülkeden çıkarıldı.
 
Adana Antlaşması’yla taraflar, “terörle mücadelede, işbirliği yapma” sözünü verdi.
 
ABD; 2003 Irak Harekâtı sonrasında, teröre destek verdiği gerekçesi ile Suriye’yi cezalandırmak istedi.
 
Türkiye’nin; Suriye’ye destek vermesi, bir nevi arabulucu görevini üstlenmesi, hem Beşşar Esad yönetimi, hem de Suriye halkı üzerinde müsbet bir etki yaptı. Bu da; Türkiye-Suriye ilişkini, sıcak bir ortama taşıdı. Ancak; bu, Suriye’nin A.B.D. baskısından kurtulmayı düşünmesi ile ilgiliydi. 
 
O günün Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail’e karşı eleştiri dozunu arttırması, Gazze’de ezilen-horlanan Filistin halkına sahip çıkması ise; Türkiye’nin, Ortadoğu’da aktif bir rol aldığı düşüncesini güçlendiriyordu.  
 
2005’te eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin öldürülmesi, 2006’da İsrail’in Lübnan’a girmesi, Lübnan Direnişi; İsrail ve İran’ı öne çıkardı, Türkiye’nin ağırlığını da sorgulattı.
 
2007’de Ergenekon’la başlayan, Balyoz ve diğerleriyle devam eden TSK’ya yönelik operasyonlar ile adına “Kürt Açılımı ya da Demokratik Açılım” denilen olaylar; Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) akla getirdi. Bu; aynı zamanda, Türkiye’ye şüphe ile bakan Suriye Yönetimi’nde de düşünülen ve tartışılan olaylar oldu.    
 
Kasım 2010’da Tunus’ta başlayan Yasemin Devrimi, “Ortadoğu’nun yeniden yapılanması” gibi bir konuyu gündeme getirdi.
 
Türkiye’nin; İç Savaş öncesinde, Suriye’ye bir takım tavsiyelerde bulunması, başlayan protesto gösterilerinde muhalefete arka çıkması ve açık destek vermesi de, Türkiye ile Suriye’yi düşman konumuna getirdi.
 
 
İç Savaş Oyunu 
 
Hükümet güçleri; iç savaşın ilk yıllarında, silahlı direniş gösteren ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) karşısında, Şam’ın banliyösü ve Halep-Hama-Humus-İdlip gibi önemli şehirler ile kırsal kesiminde başarısız oldu, geri çekilmek zorunda kaldı.
 
İran’ın; Suriye Hükümeti’ne ciddi ölçüde finans ve askeri desteği vermesi, iç savaşın kaderini değiştirdi. İranlı askeri danışmanlar ve Şii milisler ile Lübnan Hizbullah’ının; Hükümet güçleri yanında yer alması ise ÖSO’yu başarısız kıldı. Bu; aynı zamanda, Türkiye’nin başarısızlığı olarak da kabul edildi, Türkiye; Suriye oyununda masa dışında kalan ülke oldu.  
 
ÖSO’nun başarısız olması üzerine ABD; Musul’u bir anda ele geçirerek sesini duyuran, baskı-şiddet-hızla topraklarını genişleten, önünde durulamaz-durdurulamaz algısı oluşan, efsane haline gelen,  Hollywoodvari şiddet gösterisi-tutum-davranışıyla çağlar gerisini akla getiren, tüm dünyada nefret uyandıran IŞİD ve “Özgürlük Savaşçısı” diye lanse ettiği PKK-PYD gibi iki piyonu öne sürdü.   
 
IŞİD, ÖSO’daki dağılma ve kendisine katılan ÖSO militanları ile birlikte; kısa sürede, ÖSO’nun kontrol ettiği alanda hâkimiyet sağladı.
 
IŞİD’in; Irak-Sincar Bölgesi’ndeki Yezidi Kürtlere yönelik harekâtına, ABD ve AB medyası geniş yer verdi, bu nerdeyse bir soykırım olarak değerlendirildi.
 
PKK-PYD’nin, Kobani’de (Ayn el Arab) IŞİD’e karşı sergilediği direniş; Türkiye’de kalkışmayı anımsatan 2014/6-8 Ekim Kobani olaylarına, Türkiye’nin müdahale için toprak ve sınırını Peşmergeye açmasına, ABD’nin de havadan askeri müdahalede bulunmasına zemin hazırladı.
 
IŞİD karşısında sıkışan Suriye Yönetimi, Rusya’nın havadan fiili askeri desteğine ihtiyaç duydu. Bu; aynı zamanda, ABD’nin hamlesine hamle ile cevap vermekti. Kırım İlhakı-Ukrayna müdahalesi ile tepki çeken Rusya da bunu bir fırsat olarak gördü.
 
Yani IŞİD; hem ABD, hem de Rusya’nın hava harekâtına girişmesinin bahanesi oldu.
 
Rusya; Batı Suriye’deki IŞİD-ÖSO, ABD ise; Kuzey Suriye ve Irak’taki IŞİD mevzilerini bombaladı.
 
IŞİD’in boşalttığı alanı, Kuzey Suriye’de; PKK-PYD, Kuzey ve Orta Irak’ta ise Barzani güçleri doldurdu. Bu da; bir koridor ile Akdeniz’e açılan, ABD-İsrail menşeli “Büyük Kürdistan Projesi’ni” akla getirdi.
 
ÖSO’nun başarısız olması ile Suriye sahasında etkinliği kalmayan Türkiye; kendisi hedef alan bu tehlike karşısında, Suriye’deki Türkmen varlığını hatırladı, Hatay’ın güneyinde direniş sergileyen Bayır-Bucak Türkmenlerine destek verdi. Bir Rus uçağının THK’ye bağlı F-16’lar ile düşürülmesi ise; Türkiye’nin, Suriye sahasından tekrar dışlanmasına neden oldu. Türkiye; Suriye sınırında bile, savaş uçağı uçuramaz hale geldi.
 
Önlenen 15 Temmuz Darbesi, bir hayır doğurdu. Darbe ile kaosun bölgede yayılmasından endişe duyan Rusya-İran, Türkiye’ye karşı olan tutum ve davranışını değiştirdi.
 
Türkiye; Rusya’nın Suriye’deki hava sahasını açması ile “Fırat Kalkanı Harekâtı’nı” gerçekleştirdi, PKK-PYD’nin koridor oluşturma planına ilk darbeyi vurdu. İdlib’de; güvenlik noktaları oluşturması, “Zeytin Dalı Harekâtı“ ile de Suriye’deki varlığını güçlendirdi.
 
Türkiye-İran-Irak işbirliği ise; Barzani’nin “Kerkük Planı’nı” bozdu, Barzani güçleri kısa sürede büyük bir bozguna uğradı.
 
 
Ne olur?
 
2014’te, ülkenin % 50’sinden fazla bir alanı kontrol eden IŞİD; bugün Hama ve Deyrizor civarındaki dar alan ile Şam Yermuk Kampı, İsrail-Suriye sınırındaki Kunaytra Bölgesi’nde varlığını sürdürmeye çalışıyor. Seçkin kadrosunu ise Afganistan-Yemen gibi ülkelere gönderdi.   
 
ÖSO’ya bağlı grupların kontrol alanı; Suriye-Ürdün sınırındaki Badiye hattı, Şam yakınındaki Doğu Guta ve İdlib ile sınırlı. 18 Aralık 2017’den bu yana da, İdlib-Halep hattındaki alanın yarısını kaybetti.
 
PKK-PYD; en karlı çıkan, Suriye Yönetimi’ni de derinden düşündüren bir örgüt oldu. Zira Suriye’de her ne kadar % 6’lık bir Kürt nüfusu var ise de, PKK-PYD ülke toprağının yaklaşık üçte biri ile doğal kaynakların (Baraj, su, tarım alanı, petrol, doğalgaz) % 70’ini kontrol ediyor.
 
Beşşar Esad ve Suriye Yönetimi, Suriye’nin üniter devlet yapısını savunuyor. Suriye Yönetimi’nde etkin hale gelen Rusya; bu konuda iki farklı tutum sergiliyor, İran’ın ise ne düşündüğü belli değil.
 
PKK-PYD’yi kara gücü olarak gören ABD;  eskiden olduğu gibi, bugün de federal devletten yana.
 
Türkiye’nin Suriye’de fiilen olması; Suriye’nin hem üniter, hem de federal devlet yapısına hizmet edebilir. Suriye Hükümeti ve ABD’nin buna fazlaca ses çıkarmamasının nedeni de budur.  
 
Lafa bakıldığında; herkes Suriye’nin toprak bütünlüğünden yana, ancak çözüm metodu farklı. Federal devlet yapısını savunma ise “oyunun tekrarı” demek. Zira Suriye’nin sosyo-kültürel yapısı; bunu kaldıramaz, bölünür-parçalanır. Siyasi tarihi de bunun örnekleri ile doludur.
 
 
Tamam mı, devam mı?
 
Rusya’nın; Batı-Orta-Kuzeybatı Suriye’de, ABD’nin Kuzey-Kuzeydoğu ve Güney Suriye ile Irak’ta uçuş yasağı var.
 
Bu durum; her iki ülkeyi, iç savaşın kaderini belirleyen ülke yapıyor.   
 
 
ABD-Rusya anlaşabilir mi?
 
Rusya’nın; Suriye’de hem meşruiyet, hem de askeri açıdan güçlü bir konumu var. ABD ise; varlığını PKK-PYD ile sürdürüyor, meşruiyeti de bitme noktasına gelen “IŞİD ile mücadele” gibi zayıf bir savunmaya dayanıyor. Her iki taraf; birbirine, “Suriye’yi terk et” diyor. Ancak; ne Rusya’nın, ne de ABD’nin “Suriye’yi terk etme” gibi bir niyeti yok.
 
 
Neden? 
 
Suriye’de güçlü bir konuma gelen Rusya’nın; Ortadoğu ülkelerindeki etkinliği artarken, ABD’nin etkinliği azaldı. Rusya; bir de Kırım İlhakını resmileştirmede ve Ukrayna pazarlığında, ABD’ye karşı kullanacağı bir koza sahip oldu. Bu da; ABD’yi sıkıntıya sokan bir durum, bir de; ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’nden (BOP) vazgeçmiş değil.
 
    
Yeni oyunun hazırlığı mı var?   
                  
Sahada; Rusya, ABD, İran ve Türkiye var.
 
Ortalıkta gözükmese de; Suriye muhalefeti içinde birçok grubu finanse eden, IŞİD projesinde yer aldığı söylenen Suudi Arabistan, gizli servis elemanlarıyla müdahil pozisyonda olan İsrail-İngiltere-Fransa-Almanya gibi ülkeler bulunuyor.
 
Tarihi bağı bulunan Fransa; hem Suriye Yönetimi’ne, hem de PKK-PYD’ye göz kırpıyor. 
 
İran’ın Haşdi Şabi örgütü ile etkili olduğu Irak’ta, İngiltere’ye yakınlığı ile bilinen İbadi Hükümeti var.
 
İran’ın yanı sıra iç savaşın finansörü olan ve bu yüzden mali sıkıntıya giren Suudi Arabistan; İran’ın, Suriye ve Irak’taki güçlü konumundan son derecede rahatsız.  
 
İsrail-Suudi Arabistan işbirliği,  ABD-İngiltere-Fransa-Almanya’nın İngiltere’deki “Casusluk Skandalı” sonrasında Rusya’ya karşı yaptığı ortak açıklama da; yeni bir oyunu akla getiriyor.
 
AB ülkelerinde, PKK gösterilerine yol verilmesi ise; AB kamuoyunda, Türkiye’ye karşı bir algı oluşturma ile ilgilidir.
 
Kısaca; Suriye’de 8. yıla giren iç savaşın uzun süreceği, çözümün yeni oyunlar ve zamana bırakıldığı anlaşılıyor. Haliyle Türkiye’nin; mali-iç ve dış güvenlik açısından, hesabını buna göre yapmasının yerinde olacağını düşünüyorum.
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.
Mehmet Sayın3 ay önce
itina ile yazılmış dikkate değer bir suriye analizi mutlak surette okunmalı