Bayramlaşmanın Ruhsal ve Bedensel Durumu

Klasik öğütlerle, biçimsel bayramlaşmalarla, görsel tapınmalarla Müslümanlık olmuyor. Yaptığımız Müslümanlık Allah’ı ve kendimizi kandırmaktan öte geçmiyor.

Mahallemizin hocası bayram namazı konuşmasında dedi ki:
 
Camiden çıkınca hemen evlerimize gitmeyelim, caminin önünde bayramlaşalım.”
 
Çoğunluk caminin önünde tekli sıra yaptı, birbirimizle bayramlaştık; yüz yüze tokalaştık.
 
5-6 kişi hariç, bayramlaştığım 150-200 kadar kişiyle karşılıklı el sıkışırken insanların el, göz, yüz, ağız ve beden dillerine baktım; hepsi ayakta birer iskelet idi. Eller gönülsüz uzanıyor, yüzler gülmüyor, dudaklar kıpırdıyor ama yapışık, gözler sönük, vs.
 
Cami cemâatinin bu bitkin, yılgın ve gönülsüz durumu beni çok sıktı. Yaptığım işten mutluluk duymamaya, ‘keşke bayramlaşmasaydım’ demeye başladım.
 
İnsanlar böyle olmamalı. Biz, bir makinenin birbirine bağlı metal aksamı, ahşaptan yapılmış bir ziraat aletinin yan yana dizilmiş parçaları değiliz. Biz insanız. İnsan demek; gönül ile bedeni birbiriyle kaynaşmış, diğer canlılardan farklı; yetkin, içtenlikli, sevecen, gülen, konuşan, bakmaktan öte gören, bu halleriyle karşısındaki hemcinsini rahatlatan, güldürüp ve konuşturan kutsal varlık demektir. Bayramlaşmalarda ve tabii yaşamın her alanında bu güzel ve “kutsal” insanı göremiyoruz. Herkes birbirine kinli, herkes içten pazarlıklı, herkes kavgalı, herkes birbirine aralıklı.


 
Böylesi bir sosyal ve ruhsal yapı bizi mutlu etmiyor. Bu durumu ruhsal ve toplumsal bir hastalıktır. Bu hastalığı iyileştirmek için hepimize düşen görev ne, tedavimizi kim yapacak? Önce herkes kendi kendisini iyileştirecek; “gülen, kucaklayan, konuşan” bir birey olacak. Sonra, bilim ve devlet adamlarımız, din görevlilerimiz bu hastalığın teşhis ve tedavisine bakacaklar. Yetiştirdiğimiz ve kahrını çektiğimiz psikolog, sosyolog, politikacı, ilahiyatçı, din görevlisi vb. herkes bu ruhsal ve toplumsal mikrobu öldürecek. Bizi bir başka ülkenin öncüleri veya Allah tedavi etmez.
 
Din görevlilerimiz: “Bayramlaşın. Kaynaşın. Birbirinizi sevin…” diyorlar. Bu laflar klasik ve sonuçsuz laflardır. Bayramlaşırken, selamlaşırken yahut yaşarken: Hz. Muhammed’in beden dili; gözleri, yüz halteri ses tonu nasıldı? Din görevlilerimizin bunları açıklamaları gerekiyor. Din görevlileri: “Peygamberimiz küsleri barıştırırdı, kavgaları önlerdi…” diye konuşup duruyorlar. İyi de, O Peygamber, insanları küskünlük ve kavgaya yönelten sosyal, ahlaksal, ekonomik bozuklukları düzelterek bunu yapardı. Bunları da anlatsanıza. Peygamber birisi ile merhabalaşırken muhatabından önce elini çekmez, yüzünü dönmezdi. Sıkıntısı olan birisine yol gösterirdi; bunu siz de yapsanıza. Bunu yapmıyorsunuz, bir siyasi bloğun sözcüsü gibi konuşuyor, cemaati yalnız camide görüyor ve toplumdan kaçıyorsunuz. Sonra da nutuk çekiyorsunuz. Olmaz ve olmayacak da.
 
Klasik öğütlerle, biçimsel bayramlaşmalarla, görsel tapınmalarla Müslümanlık olmuyor. Yaptığımız Müslümanlık Allah’ı ve kendimizi kandırmaktan öte geçmiyor. Oysa Allah kanmaz, kendi kendimizi kandırma balonu da bir süre sonra patlar.
 
Ben, yaşadığımız ekonomik, kültürel ve siyasal sıkıntıların bizi bayramlaşmalarda ölü yahut itici, çarşı ve pazarlarda kavgacı yaptığına, bunun da kaynağının kapitalist (sömürücü) düzen olduğuna inananlardanım. Öyleyse hepimiz üretici olacağız, eşit paylaşacağız. Sağlık derecesi kesin mi, değil mi araştırmaya değer bir husus ama Peygamber’in: “Yoksulluk insanı kâfir yapar” anlamında bir sözü var. Kimse aç kalmayacak, bu bir. Herkes çalışacak ve üretecek; tembel ve tüketicilik ve tembellik mutsuz, onursuz ve sönük toplum yetiştirir, bu iki. Dini ve diğer bilimleri klasiklikten çıkarıp çağdaşlaştıracağız, bu üç.
 
Yüzlerimizin güldüğü bayramları görmek üzere hoşça kalın.
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.