Cumhuriyet’in Kurulduğu İl

Milli mücadele döneminde Atatürk ''Cumhuriyet'in temelini burada attık'' sözünü Sivas Kongresi'nin yapıldığı bina için söylemişti.

Atatürk İstanbul’dan Samsun’a, oradan Anadolu içlerine giderken amacı işgalcileri yurttan çıkarmak, bağımsızlığımızı yeniden kazanmaktı. Samsun, Havza, Amasya, Tokat’tan sonra 27 Haziran 1919 günü Sivas’a geldi. Sivas’ta bir milli kongrenin yapılması kararlaştırıldıktan sonra 28 Haziran günü Erzurum’a hareket etti. 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 günlerinde Erzurum kongresi, 4-Eylül-11 Eylül 1919 günlerinde de Sivas kongresi yapıldı.
 
Sivas Kongresi’nde Erzurum Kongresi’nin kararları yanında, Anadolu ve Rumeli’de kurulmuş olan bütün Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyetleri’nin: “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirilmeleri, her türlü işgal ve müdahaleye karşı konması, Heyet-i Temsiliye’nin vatanın tamamını temsil etme, İstanbul hükümetinin vatanı koruyamaması halinde geçici bir hükümetle idareye el konulma, Meclis-i Mebusan’ın toplanmaması halinde milletvekili seçimlerinin yapılması kararlaştırıldı. Atatürk, sonradan bu kararları değerlendirirken der ki: “Cumhuriyetin temelini burada attık.”
 
 

Sivas Kongresi’nde Mandacılar:
 
Atatürk ve arkadaşları bağımsız bir Türkiye için ölümüne uğraşırlarken, Atatürk’ün yakın arkadaşlarından bazıları Atatürk’ün Temsil Heyeti Başkanı olmaması için karar alıyorlar, bağımsız bir Türkiye yerine bağımlı/mandacı bir Türkiye’nin kurulmasın savunuyorlardı. Örneğin, Sivas Kongresi açılacağı günü (4 Eylül 1919) günü öğleden önce, temsilciler arasında bulunan Hüsrev Sami Bey Atatürk’ün yanına gelerek: “Rauf Bey ve diğer bazı kimseler Bekir Sami Bey’in evinde özel bir toplantı yaptılar ve sizi başkan yapmamaya karar verdiler” diyor.[1]
 
Atatürk, 8 Eylül 1919 gününün gecesinde Hüsrev Sami’ye: “Eh, anlat bakalım şu bizim riyaset meselesinin iç yüzünü” der. Hüsrev Sami Bey der ki: “Bekir Sami Bey’in evinde yapılan içtimada sizi reis seçtirmemek üzere karar vermişlerdi. Fakat muvaffak olamadılar.”  Bunun üzerine Atatürk şu mütalaada bulunur:“Anlaşılıyor ki bu arkadaşlar kendi aralarında “manda” fikrini kabul etmiş bulunuyorlar. Beni reis seçtirmemeye gayret sarf etmelerinin ve politik taktiklere sapmalarının tek izahı: Kendilerinden bir reise mandayı el çabukluğuna getirip kongre kararına bağlatmak arzusundan ibarettir. Amma, hakikaten şayanı hayret ve teessüf bir manevra. Paşa bu bahis hakkındaki mütalaasını bu noktada keserek: “Nizamnamenin bu şekilde  (mandasız demek istiyor) ve muvaffakiyetle geçmesi kongrenin tasvibinden geçmesi çok iyi oldu..” der.[2]
 
Mondros Mütarekesi’ne dayanarak İtilaf Devletlerinin donanmaları 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a geldi. Bir Fransız generali 8 Şubat 1919 günü, beyaz bir at üzerinde İstanbul’a girdi. Yunanlılar 15 Mayıs 1919 günü İzmir’i işgal ettiler. Ermeni ve Rum azınlıklar işgallere zemin hazırladılar. Bu olaylar İstanbul’daki aydınlarımızda kendine güvenmeme ve aşağılık duygusu yarattı, bir sığınak arayışına girdiler; bir büyük devletin mandası altında yaşayabileceğimizi umarak “Wilson Prensipleri Cemiyeti”ni kurdular. Halide Edip Adıvar, Ahmet Emin Yalman, Yunus Nadi Abalıoğlu, Velid Ebuzziya, Ali Kemal, Celal Nuri İleri ve Necmeddin Sadak bu cemiyetin kurucularındandı. 5 Aralık 1918’de kurulan cemiyetin yönetimi ertesi günü ABD Başkanı Wilson’a bir yazı yazdı, “devlet işlerine vakıf yabancı bir idarenin rehberliğine ihtiyaç duyduklarını, geri kalmış insanları bir müddet eğitimden sonra şerefli bir mevkie yükselterek onlara milletler camiasında bir yer verilmesini” istedi.[3]
 
Halide Edip Adıvar, Mustafa Kemal Atatürk’e gönderdiği 10 Ağustos 1919 tarihli bir mektupta şunu yazdı: “Biz İstanbul’da kendimiz için bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını kapsamak üzere geçici bir Amerikan mandasını en az zararlı olarak görüyoruz.”[4]
 
Bekir Sami Bey Amasya’dan, 5. Tümen Komutanı Arif Bey Aracılığı ile Erzurum’da bulunan Mustafa Kemal ile Manda konusunda yazışır; “Tam bağımsızlık istenmesi halinde vatanın bölüneceğini, geçici mandaterlik istemenin daha doğru olacağını, en uygun mandaterliğin de Amerikan Mandaterliği oğlunu, bu konuda İstanbul’daki Amerikan temsilcisi ile görüşüldüğünü, mandaterliğin milletçe istendiğinin Amerika’ya duyurulmasının gerektiğini” bildirir.[5]
 
         Amerikan mandacıları Erzurum kongresi’nde açıkça ortaya çıkamamışlardı ama Sivas Kongresi’nde ortaya çıktılar. Özellikle İstanbul’dan kongreye katılanların çoğu mandacı idi. Bu kişiler 8 Eylül 1919 günü Sivas Kongresi’ne 25 kişinin imzasıyla bir teklif getirdiler. İsmail Hami (Danışmend), Bekir Sami, Kara Vasfi, İsmail Fazıl Paşa gibi kişilerin imzalarını taşıyan teklif aynı gün hararetli olarak kongrede uzun uzun tartışıldı. Mustafa Kemal Atatürk manda yanlısı değil; tam bağımsızlıkçıydı. Mandacılar ve mandacılık için şunları söyledi:
 
“Bunların (derdi) milleti kandırmak, miskinliğe sevk etmek değil midir? Hangi Wilson Prensi? Wilson Prensipleri demek, Suriye, Filistin, Irak, İzmir, Adana’da vuku bulan işgallere seyirci kalmak mı demektir? Hayır paşalar hayır, hayır beyefendiler hayır, hayır hanımefendiler hayır, manda yok. Ya istiklâl ya ölüm var. Amerikan mandası diye çırpınanlar, düşman işgali altında bulunan sinirleri ve zaafları ile bu millete ve bize inanmayanlardır. Bizim hayal ve macera peşinde koştuğumuzu sananlardır. Eğer bunlar Anadolu’nun ve Türk milletinin gerçek duygularını bilseler, bizim çalışmalarımızın hedefini kavrayabilseler, Erzurum kongresi kararlarının nasıl bir milli vicdan ürünü olduğunu takdir edebilseler, bu sakim (hastalıklı) fikirlerinden dolayı utanç duyarlar. Bunlar, ümitsizlik ve bozgunluk içinde realiteden uzak olarak yaşayan ve ne yapacaklarını, ne yapmakta olduğunu bilmeyen insanlardır..”
 
Mustafa Kemal Bekir Sami Bey’in Amerikan mandacılığı ile ilgili telgrafları için yanındaki arkadaşlarına şunu söyler: “Ooh ne âlâ, mücadele yerine mandayı kabul edeceğiz ve rahata kavuşacağız! Bu ne gaflet, ne körlük ve hatta ne budalalık? İstanbul’un büyük adamları da bu fikirde. İçlerinden biri çıkıp da: ‘Ya istiklâl, ya ölüm’ diyemiyor.”
 
Erzurum’dan Sivas’a gelme hazırlıklarının yapıldığı bir günde, para sıkıntısı konuşulurken, Mustafa Kemal’in üzüntüsünü yüzünden anlayan Mazhar Müfit Bey, konu değişsin diye Atatürk’e: “Paşam, Sivas’ta galiba manda meselesi bizi çok üzecek ve yoracak” der. Bunun üzerine Atatürk, adeta bam teline dokunulmuş gibi, idealist ve heyecanlı olarak yerinden fırlar: “Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz himayesine terk etmekle kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını temin etmek için bütün bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk istiklâlini feda ediyorlar” diye haykırır.”
 
Sivas Kongresi’nde 8 Eylül günü ‘Manda’ meselesi konuşulacaktı. 7/8 Eylül gecesi Mustafa Kemal bazı arkadaşlarıyla konuyu değerlendirirken sözlerine şunları ekler: “Onlar bizi üç beş adamın bir araya gelip hayal peşinden koşması kabilinden kimseler farz ediyorlar. Ve gafletlerinin derecesini bir türlü ölçemiyorlar. İtilaf Devletleri’nin  baskısı ve hiyanet şebekelerinin propagandası altında belki de şaşırmış ve bunalmış bulunuyorlar. Şimdilik bunlara ‘biçareler’ demekten başka yapacağımız bir şey yoktur.”
 
Manda meselesi 8 Eylül günü Sivas Kongresinde Atatürk’ün usta yöneticiliği ile reddedildikten sonra Atatürk 8/9 Eylül gecesi odasında oturanlara hitaben der ki: “İstanbul’dakiler ve buradakiler nevmîd (ümitsiz) ve hasta insanlardır. Ecnebi işgal etkisi altında cesaret ve ümitlerini kaybetmiş olmanın verdiği teessürle ve marazi bir haleti ruhiye içinde hareket ediyorlar. Bunun başka türlü izahı yoktur. Bir milletin istiklâl hakkını aramasından ve bu yolda gerekiyorsa son damla kanını akıtmasından daha tabii ne tasavvur edilebilir? Şerefsiz, istiklâlsiz, esir bir millet çocukları olarak yaşamak yerine, efendice ve kahramanca ölmek elbette ki şayanı tercihtir. Bunu anlayamamak ne garip bir mantıktır?”[6]
 
Sonraki yazımız: Günümüzün Mandacıları
 

[1] Ahmet Necip Günaydın, Milli Mücadelede Sivas 108 gün, s. 79.
[2] Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, c. 1, s. 232-233
[3] Ahmet Necip Günaydın, a.g.e. s. 96-97.
[4] Ahmet Necip Günaydın, a.g.e. s. 98
[5] Ahmet Necip Günaydın, a.g.e. s. 109
[6] Ahmet Necip Günaydın, a.g.e. s. 97, 99, 109, 112, 113, 118, 119
 
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.