Günümüzün Mandacıları -1

Bu başlıkta Atatürk’ten sonra ABD-AB’ye yamanan, Türkiye’yi mandalaştırmaya çalışanların bazılarından söz edeceğim.

Mustafa Kemal Atatürk özgürlükçü bir kişiliğe sahipti. T.C.’ni tam bağımsızlık ilkesi üzerine kurdu, ölünceye kadar da Cumhuriyetimizi böyle yönetti. “İstiklâli tam/tam bağımsızlık” Atatürk’ün en meşhur slogan ve ilkelerinden birisidir. Atatürk’e göre “İstiklali tam”, ekonomiden eğitime, askerlikten siyasete varıncaya kadar her alanı kapsar ve kapsamalıdır.
 
Atatürk’ten sonra en yakın silah arkadaşı İsmet İnönü ve çevresi, T.C.’ni tam bağımsız yönetemediler; Atatürk döneminde başlatılan “milli harp sanayi, milli sanayi, milli eğitim, milli tarım, milli ulaşım” gibi alanlarda bizi Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı ülkelere bağımlı hale getirdiler, tam bağımsızlığımızı kaybettik. Bunu, İnönü ve benzeri kişilerin yetişme tarzları ve kişiliklerinde aramak gerekir.* Herkes bir Atatürk olamaz. Bu başlıkta Atatürk’ten sonra ABD-AB’ye yamanan, Türkiye’yi mandalaştırmaya çalışanların bazılarından söz edeceğim.


 
 
Ömer Fevzi Mardin:
 
Amerika’da Protestan-Evangelist inançlı, Pansilvanya doğumlu, Frank Buchman (1878-1961) adında birisi var.  Buchman: “Dinleri birleştirmek” (Dinlerarası diyalog) için 1950’lerde Kore’ye gidip gelmiştir. 1950’lerde Buchman’ı rehber edinen, Arûsî tarikatının şeyhliğini yapan, deniz Binbaşılığından emekli Ömer Fevzi Mardin adında bir Türk var. Ömer Fevzi Mardin: “Tüm insanlığın ve dinlerin kurtarıcısı Amerika’dır. Allah Amerika’yı bunun için seçmiştir” der, bizi Amerika’ya bağlamak ister. Ömer Fevzi Mardin, “İslamiyet ve Ehlikitap Ailesi” adıyla yazdığı bildiride Dinlerarası Diyaloğu savunur. O yıllarda Münir Ertegün (Eski ABD Büyükelçisi), Rauf Orbay, Fevzi Çakmak gibi kişiler Ömer Fevzi Mardin’e mürit olurlar.[1]
 
 
Saidi Nursi:
 
Bugüne kadar Türkiye’den birçok Amerikancı çıktı. Bunlardan birisi de Saidi Nursidir. Şu iddia Saidi Nursi’nin: “Amerika gibi din lehinde ciddi çalışan muazzam bir devleti kendine hakiki dost yapmak, iman ve İslamiyet’le olabilir.”[2] Saidi Nursi sıradan birisi olarak Amerikancılık yapsaydı, ciddiye almazdık. “Bir Kuran âlimi, bir Üstat, bir Müfessir,  bir Mehdi” edasıyla çıktı, arkasına yüz binlerce insanı topladı. Yani Türkiye’deki Amerikancıların çoğalmasını sağladı. Saidi Nursi’nin Türkiye’deki etkisini anlatmak için bir örnek vereyim. Diyanet İşleri Başkanlığı bir süre önce Saidi Nursi’nin bir kitabını yayınladı, O’nu “din bilgini” ilan etti. Çağdaş Türkiye’nin bir kurumu olan Diyanet bunu yaparsa, politikanın cambazları ve halk kitleleri ne yapmazlar? 
 
Fethullah Gülen:
 
Türkiye Cumhuriyeti’nin bir başka Amerikancısı Fethullah Gülendir. Gülen Amerika’da Nevval Sevindi ve İsmail Ünal ile yaptığı bir söyleşide der ki: “A.B.D.’nin egemenliğinin zayıflamasından endişe duyulmalıdır.” Gülen, 21 Mart 1999’da Amerika’ya giderken pilot Necmi Ekici’ye: “Kaptan, bu dünyanın amiral gemisi ABD'dir” diyor.
 
Gülen, Amerikancı olmaktan öte bir Amerikan mandacısı, iyi bir CIA ajanı, tescilli bir terör örgütü başkanıdır. Gülen’in, Aktardığım iki sözünden öte, yıllardır T.C. devletinin tüm kurum ve kuruluşlarına sızdığını, devletimizi içerden kuşattığını, CIA ajanları ile birlikte ortaklık kurarak kanlı bir ihtilale kalkıştığını, yüzlerce yurttaşımızın ölümüne sebep olduğunu hatırlarsak; bir katil olduğunu söyleriz. ABD’nin Pansilvanya Eyaletinde büyükçe bir binaya yerleşti, Amerikan ajanlığını oradan sürdürmeye başladı. Frank Buchman Amerika’nın Pensilvanya eyaletinde doğup büyümüştü. Gülen Pensilvanya’da oturuyor. Buradan bir anlam çıkarmak mümkün mü, bu bir tesadüf müdür, yoksa Pensilvanya’nın ABD için ayrı bir önemi mi var, düşünülebilir.
 
Fethullah Gülen’in CIA ajanı olduğuna dair çok sayıda bilgi, belge ve yayın var. Ben burada o yayınlardan sadece birinin bilgilerinden söz edeceğim. Amerikan istihbaratçısı Wayne Matsen, Gülen’in CİA tarafından kullanıldığını, yeşil kartını CIA’nın sağladığını, bu yeşil kart ile Amerika’da kalma imkânı bulduğunu söyler. Amerika’nın eski FBI danışmanı Paul L. Williams, CIA’nın Gülen’i koruduğunu ve finanse ettiğini bile itiraf eder.[3]
 
Fethullah Gülen de Frank Buchman, Ömer Fevzi Mardin, Saidi Nursi gibi “Dinlerarası Diyalog” tezini savunur. Zaten gençliğinde Saidi Nursi’nin kitaplarını okumuş, Saidi Nursi’den etkilenmiştir. Gülen, “Allah rızası ve hizmet” ayağıyla yurttaşlarımızın dini duygularını istismar ederek güçlenmiş, başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere birçok kamu kurumuna sızmış, kamu görevlilerini “Diyalokçu” yapmıştır. Gülen bu başarısını, 1970’li yıllardan beri Türkiye’de Cumhurbaşkanı, Başbakan olmuş kişileri aldatmasına, bazı siyasilerin bilgisizliklerine, kimilerinin iktidara gelmek yahut siyasi ömrünü uzatmak adına kendisiyle işbirliği yapmalarına borçludur. Gülen “Ergenekon-Balyoz Kumpaslarıyla” Türkiye’nin Atatürkçü ve aydın General, akademisyen, siyasetçi yurtsever kadrolarını hapse attırtmıştır. Amacı Türkiye Cumhuriyeti’ni tasfiye etmekti. Gerçi Türkiye’de, T.C. ve Atatürk’e düşman olan yalnız Gülen değildir; Türkiye’yi son 20 yıldır yöneten siyasi kadroların önde gelenleri ile diğer bazı yöneticilerde de Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı vardır. Bunlar, daha düne kadar Gülen’in örgütü ile birdiler.

DEVAM EDECEK
 

* Bu alanda ciddi olarak yazılmış çalışmalardan birisi Prof. Dr. Çetin Yetkin’in “Karşı Devrim 1945-1950” adındaki kitabıdır
[1] Cengiz Özakıncı Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı, s. 102-119
[2] Bediüzzaman Saidi Nursi, Emirdağ Lahikası. S. 816
[3] Yılmaz Polat, ABD’nin Özel Din Görevlisi, s. 26-27
 
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.