Padişahçılar-Devrimciler-Diyanet

Hiç umutsuzluğa kapılmadan, inanç ve duygu sömürücülerine lokma olmadan, 1920’lerin, 1923’lerin “Kuvay-ı Milliye”sini kuracağız. Sultanlık yine kovulacak, gerçek Atatürkçülük yine kazanacaktır.

Padişahlık, Türk ulusunun Osmanlı soyu tarafından, milli iradesiz, çağ dışı bir anlayışla yönetilmesi demektir. Padişahlıkta hak-hukuk yoktur; padişaha mutlak itaat vardır. Padişahlıkta yönetenler efendi ve sorumsuz, yönetilenler köle ve sorumludurlar.
 
Bugün bizi demokrasinin imkânlarını kullanarak işbaşına gelmiş kişiler yönetiyor. Bunların kişilikleri ve yetiştirilmeleri padişah/sultan nitelikli olduğundan, bizi demokrasiye göre değil; kendi özelliklerine göre yönetmektedirler. Haliyle bunların yönetimi Cumhuriyet’imizi güçlendirme yönlü değil, yıkma yönlüdür. Bu yüzdendir ki Türkiye’de huzur yok, endişeler var.
 
Böyleleri “Harp hiledir” mantığından hareketle, önce T.C.’ini yıkmaya, sonra saltanatlarını sonsuzlaştırmaya çalışırlar. Örneğin: “Harf inkılabı bizi bir gecede cahil bıraktı. Atatürk bizi İslam’dan uzaklaştırdı. Bu rejim bizim kadim medeniyetimizle olan bağlarımızı kopardı. Cumhuriyet’i beze batılılar dayattı. Mustafa Kemal İngilizlerin adamı…” gibi yalanlarla Türkiye Cumhuriyeti ve kurucusu Mustafa Kemal’i karalıyorlar.
 
Bunlar bir taraftan bizi Cumhuriyet karşıtı yapmaya çalışırlarken bir taraftan da zorbalığa özendiriyorlar. Bunlar başları sıkışınca: “Atatürk, Cumhuriyet, Milli Mücadele, İstiklal Savaşı” derler, sıkıntıyı atlatınca da Atatürk’ü yererler, “milli mücadele asılsız” derler. Örnekler vereyim.
 
Bunlar iktidara gelmeden önce AB’ye hep “Hıristiyan Kulübü” dediler. İktidara gelince baktılar olmayacak, Batı merkezlerinin desteğini almak gerekiyor, bu sefer AB ve ABD’ci oldular. O merkezler bunlardan bir şeyler isteyince, Batı’nın önemli merkezlerinden birisindeki bir Papa’nın heykelinin önüne oturdular; Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına, milli egemenliğimizin devrine mal olacak taahhütlerde bulundular ve o taahhütlerinin altına imzalarını attılar.


 
Bunların o günkü imzaları bugün yürürlüktedir. Şimdi Batı’ya meydan okuyan bu kişilere: “Egemenliğimizi devrettiğiniz o imzaları geri çekecek misiniz, böyle bir niyetiniz var mı” diye sorun bakalım ne diyecekler. Bunlardan: “Çekiyoruz o imzaları” cevabını alamazsınız. Çünkü borçlular. O halde bunlar bağımsızlıkçı ve milli egemenlikçi olamazlar.
 
Bunlar bir başka 29 Ekim’de, Türkiye Cumhuriyeti’nin vatan ve milletini bölmeye kalkan PYD terör örgütü mensuplarını Türkiye üzerinden Ayn el Arap’a göndermişlerdi. O zaman da dinci ve mezhepçi örgütlerle bağlantılıydılar. Dün, Barzani ve Salih Müslim gibi bölücülere destek veren, İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan ile, Dolmabahçe Sarayı’nda PKK’nın temsilcileriyle pazarlık yapan da bunlardı. Daha taze bir misal, son yerel seçimlerde Kürtlerin oyunu alabilmek için, kırmızı bültenle aranan Osman Öcalan’ı bile devletimizin televizyonunda konuşturdular.
 
Bunlar, Atatürk ve T.C.’ne olmadık hakaretleri yapan, “İstiklal Savaşı’nı keşke Yunanlılar kazansaydı” diyecek kadar alçaklaşan fesli bir hain meczubu hastanede ziyaret ettiler. Bunların damat ve bakanları o hainin cenazesine katıldılar.
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan 29 Ekim 2019 Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katılmaları için kimilerine davetiye gönderdi. O davetiyelere: “TÜRKİYE CUMHURBAŞKANI” yazdırdı. Devletimizin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir, bu adı Atatürk vermiştir. Öyleyse, T.C.’nin cumhurbaşkanı davetiyelerine “TÜRKİYE CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANI” yazdırmalıdır. Erdoğan bunu bilir ama, ferdiyetçi olduğu için böyle yazdırmıştır. Erdoğan konuşmalarında çokça: “Genelkurmay Başkanım”, “Bakanım”, “Valim” der; çoğunluğu/milleti kapsayacak olan “Genelkurmay Başkanımız, Bakanımız”, “Valimiz” demez. Demek T.C. ferdiyetçi, benlikçi kişiler tarafından yönetiliyor.
 
Mutlakıyeti  yıkıp yerine kuvvetler ayırımına dayanan cumhuriyeti (Meclis-Hükümet-Cumhurbaşkanı) rejimini getiren Atatürk’tür. Erdoğan Atatürk’ün bu sistemini kaldırmış, yerine mutlakıyeti getirmiştir. Demek Erdoğan, “Kuvvetler ayırımına dayalı” Cumhuriyet’i yıkmaktadır. Böyle birisi “Atatürkçüyüm, Cumhuriyetçiyim” dese bile geçersizdir, yani Erdoğan Atatürkçü ve Atatürk devrimcisi olamaz.
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan Barış Pınarı harekatından söz ederken: “Türkiye yeni bir İstiklal Savaşı veriyor” dedi. Bunun üzerine “Atatürk Devrimcisi” bir kadronun lideri: “Cumhurbaşkanı Erdoğan İstiklal Harbi veriyor. Erdoğan tam Atatürkçü” gibi açıklamalarla bulundu. Erdoğan daha hiç: “Atatürk’ü seviyorum. Ben Atatürkçüyüm. Atatürk’ün yolundan gidelim” demedi. Size ne oluyor ki, Atatürk cumhuriyetini dönüştüren birisini Atatürkçü ilan ediyorsunuz? Burada aklıma şu sorular geliyor: 1-Acaba, Atatürkçü gençlerimiz “Atatürk devrimciliği” sloganlarıyla bloke mi ediliyorlar? 2- Türkiye’de, “Ilımlı İslam” gibi bir de “Ilımlı Atatürkçülük” mü oluşturuluyor?
 
Türkiye’de Müslümanları uyutan, onları gericilik ve yobazlıkla besleyen, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarının değirmenine su taşıyan bir kurum var. O kurumun adı: Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)dır. Atatürk’ün çok güzel emellerle kurduğu DİB, bugün dibe vurdu. Bugünkü DİB’in Osmanlı Şeyh ül İslamlığından hiç farkı yok. Örnekler üzerinden gidelim.
 
DİB’in bugünkü başkanı Ali Efendi, cübbe-sarığa bürünür bürünmez doğruca memleketine gitti ve orada “Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kuranlar çakıl taşlarına gömdürülmüştür” diyerek Atatürk ve kadrosuna iftira attı. Bu Ali Efendi de sarık ve cübbesiyle Atatürk düşmanı fesli belayı hastanede ziyaret etti. Bu adam DİB başkanlığına geldiği günden beri: “Biz İstiklâl Savaşımızı Atatürk’ün komutasında kazandık. Cumhuriyet’imizi Atatürk kurdu. Atatürk’ü saygıyla anıyoruz. Allah Atatürk’ten razı olsun” gibi bir tek açıklama yapmadı. 23 Nisan, 29 gibi günler Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum günleridir. 10 Kasım Atatürk’ün ölüm günüdür. Ali Efendi ve DİB mensupları kürsü ve minberlerden hurafecileri överlerken; bir kez olsun Atatürk’ü saygıyla anmadılar, hep nankörlük ettiler.  
 
Mustafa Sabriler, Dürrüzade Abdullahlar, İskilipli Atıflar, Şeyh Saitler de Atatürk’ten hoşlanmazlar, Atatürk düşmanlığı yaparlardı. DİB ve Başkanının Atatürk’ü takdir ederek, Yunanistan’a kaçan Mustafa Sabrilerden, Atatürk’e ölüm fetvası hazırlayan Dürrüzade Abdullahlardan, İskilipli Atıf Hocalardan, İngiliz işbirlikçisi Şeyh Saitlerden biraz farkı olsa çok sevinirdik. Burada aklıma atalarımızın: “Elinden yer, dirseğinden ısırır” tekerlemesi geldi.
 
Yeni bütçenin T.B.M.M.’ne sunulmasıyla öğrendik ki, DİB: “Görgü ve bilgilerini artırmak” gerekçesiyle ABD’ye personel gönderecekmiş. Şu hale bakın! AKP döneminin DİB’i dün Avrupa’ya gönderilecek imamlar için, Ankara’nın Ulus semtindeki bir papaza, “AB’ye Uyum dersleri” verdirtmişti, bu gün ise: “Görgülü-bilgili imamlar yetiştirmek için” imamlarını ABD’ne gönderiyor. Bu projenin altından ne çıkar, arkasından ne gelir biliyor musunuz? ABD’nin “Ilımlı İslam” projesi, ABD’nin “Yeşil Kuşak” projesi, “Diyanet’in BOP’a sokulması”, “Türkiye’yi ABD’ye beğendirme” seansları, “Evanjelizm’in güdümüne girme” gibi sonuçlar çıkar. Hele bu bohça biraz açılsın, daha çok sözümüz var söylenecek.
 
10 Kasım yine geliyor. Bakalım DİB ne yapacak. Haydi, bu kez Atatürk’ü anın ve bizi yanıltın, dönüp size teşekkür edelim.
 
Cumhuriyet’imizin dönüştürüldüğü bir dönemde, DİB’in zehirlendiği ve zehirlediği bir süreçte, “Atatürk devrimcileri”nin kafaları karıştırdığı şu yıllarda, Türk milleti olarak biz:
 
Hiç umutsuzluğa kapılmadan, inanç ve duygu sömürücülerine lokma olmadan, 1920’lerin, 1923’lerin “Kuvay-ı Milliye”sini kuracağız. Sultanlık yine kovulacak, gerçek Atatürkçülük yine kazanacaktır.
 
Ölümünün 81. yıldönümünde büyük Atatürk’ü saygı ve rahmetle anıyoruz.
Dikkat! Yazılan yorumlar hiçbir şekilde sitenin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.