01 Ekim 2014, Çarşamba
Anasayfa | Künye | İletişim | Haberiniz Olsun Ana Sayfan Yap Açılış Sayfası Yap | Haberiniz Olsun sık kullanılanlara ekle Sık Kullanılanlara Ekle | Haberiniz Olsun RSSRSS
Loading
GÜNCEL
Yeni Anayasa Çalışmaları Ve Milletimizin Adı Konusunda Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün Görüşlerinin Dayanakları
< 19 Mart 2013 16:34   |   Okunma: 907   |  
Facebook Paylas
“ Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü (TKAE) yeni anayasa çalışmaları ve milletimize ad konması hususunda görüşlerini açıkladı. „
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü 20 Ekim 1961’de kurulmuş, kamu yararına çalışır ilmî bir dernektir. Amacı, Türk Dünyası’nın tarihini, folklorunu, sanatını, lehçelerini, sosyal ve dinî meselelerini, coğrafi, iktisadi ve jeopolitik durumunu ilim metotlarıyla araştırmak; Türk kültürünün meselelerini yayın, kurs, konferans ve benzeri faaliyetlerle tanıtmaktır. Hemen tamamı Türk dili, tarihi, edebiyatı, folkloru
ve genel olarak Türk kültürü üzerinde uzmanlaşmış ve alanlarında tanınmış 96 üyesi bulunmaktadır.

Enstitü kurulduğu günden bu yana amacıyla ilgili konularda birçok faaliyette bulunmuştur. Enstitü tarafından bugüne kadar yayımlanan 180 adet kitap, Türk dil, edebiyat, tarih, folklor ve jeopolitiği konusunda önemli bir külliyat oluşturmuş ve birçoğu alanlarında müracaat eseri niteliği kazanmıştır. Türk milletinin tarihin başlangıcından bu yana yaratmış olduğu Türk kültürü hakkında geniş kitleleri
bilgilendirmek amacıyla aylık olarak çıkarılan Türk Kültürü dergisi, 1962’den 2006’ya kadar 44 yıl boyunca yayımlanmıştır. 524 sayılık bu büyük koleksiyon Türk kültürünün çeşitli sahalarında hâlâ başvurulabilecek önemli bir bilgi kaynağıdır.

1965-1997 yılları arasında yayımlanan Türk Kültürü Araştırmaları adlı yıllık ilmî dergi de, 17 ciltlik büyük bir koleksiyon oluşturmaktadır. İki dergi, “Türk Kültürü – Türk Kültürü Araştırmaları Dergisi” adı altında birleştirilmiştir ve 2008’den bu yana altı aylık ilmî bir dergi olarak yayımlanmaktadır.

Enstitü millî ve milletler arası toplantılarla da amacında belirtilen hedefleri yerine getirmeye çalışmıştır. Örnek olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 50. yılı vesilesiyle 1973’te Ankara’da yapılan “16. Milletlerarası Altayistler Konferansı”nı zikredebiliriz.

Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, özellikle Türklük ve Türk kültürü konularındaki görüşlerini zaman zaman devlet ve hükümet yetkililerine de yazılı veya sözlü olarak bildirmiştir. Ülkemizin içinde bulunduğu durum dolayısıyla bugün de Enstitümüz, TBMM Başkanı Sayın Cemil Çiçek’in sivil toplum örgütlerine yapmış olduğu çağrıya istinaden, 50 yıllık ilmî bir birikimin verdiği yetkiyle görüşlerini sorumlulara bildirmeyi bir görev kabul etmektedir. Görüşlerimizin dayanaklarının bu çerçevede maddeler hâlinde belirtilmesinin daha açık ve anlaşılır olacağı düşünülmüş ve bunlar aşağıda ifade edilmeye çalışılmıştır:

1. Öncelikle milletimizin adı üzerinde durmak isteriz. Milletimizin adı en az 1500 yıldan beri, yerli ve yabancı kaynaklarda TÜRK olarak kaydedilmiştir. Altıncı asırdaki Çin kaynaklarından başlayarak temasta bulunduğumuz bütün milletler tarafından millet olarak, Türk diye adlandırılmışızdır. Çin, Bizans, Fars, Arap, Ermeni, Süryani, Rus ve bütün Avrupa kaynaklarında milletimizin adı Türk’tür.

Yüzlerce tarihî kaynakta on binlerce defa milletimizden Türk diye bahsedilir. Çin tarihlerinden 6. yüzyıla ait Cou tarihinin 50. bölümü, 7. yüzyıla ait Sui tarihinin 84. bölümü ve 8-10. yüzyıllara ait Tang tarihinin 194. bölümü “Türkler” adını taşır. Bu konuda Edouard Chavannes’ın “Çin Kaynaklarına Göre Batı Türkleri (Türkçesi: Selenge Yayınları)”, Liu Mau-Tsai’nin “Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri
(Türkçesi: Selenge Yayınları)”, İsenbike Togan, Gülnar Kara, Cahide Baysal tarafından Çinceden çevrilmiş ve Türk Tarih Kurumu tarafından basılmış “Çin Kaynaklarında Türkler – Eski T’ang Tarihi” ve yine Türk Tarih Kurumu yayınları arasında çıkan Ahmet Taşağıl’ın “Gök-Türkler” kitabına bakılabilir. Arap kaynaklarından 9. yüzyıla ait İbn Hurdâdbih’in el-Mesâlik ve’l-Memâlik, Ya’kubî’nin Kitâbü’l-Büldân, 10. yüzyıla ait İbn Havkal’ın Sûretü’l-Arz, İstahrî’nin Memâlik el- Mesâlik, Mes’ûdî’nin Mürûcü’z-Zeheb, 11. yüzyıla ait Gerdizî’nin Zeynü’l-Ahbâr, 12. yüzyıla ait Mücmelü’t-Tevârîh, 13. yüzyıla ait Kazvînî’nin Âsârü’l-Bilâd gibi pek çok eserde milletimizin adı hep Türk olarak geçer. Prof. Dr. Ramazan Şeşen tarafından hazırlanan ve Enstitümüz yayınları arasında çıkan “İslâm Coğrafyacılarına Göre
Türkler ve Türk Ülkeleri” adlı eserde bütün bu kayıtlar mevcuttur. Firdevsî’nin meşhur eseri Şehnâme’de de Türk adı yüzlerce defa kaydedilir. Osmanlılar hakkında Batılıların yazdığı yüzlerce araştırma ve seyahat eserinde de milletimizin adı hep Türk’tür. ’Osmanlı’ adı devletin ve imparatorluğun adını ifade için kullanılır.

’Millet-i Osmaniye’, ‘Millet-i islâmiyye’ veya ‘Ümmetçilik’ gibi tabirler, Avrupa devletlerine karşı bir ‘millet’ inşası içinde imparatorluğu muhafaza yolunda denenmiş ama iflas ettiği görülmüş ideolojik denemelerin kalıntılarından ibarettir.

Sonuçta, Türk milleti kendi başına kalmış ve kendi kaderini kendisi tayin edip devletini, milletini istiklâline kavuşturan mücadeleyi vermiş ve onu cumhuriyet rejimi ile taçlandırmıştır. Türk milletinin Türk adına vurgu yapan tarihî kayıtlardan burada sadece birkaç örnekle yetineceğiz:

a) Mes’ûdî’nin Mürûcü’z-Zeheb’inden: “…Seyhun nehri kıyısında Türklerin Yeni-kent denen bir şehirleri vardır. Burada Müslümanlar oturur. Bu Müslümanların çoğu Türklerdendir. Bu yerde yerleşik ve göçebe Oğuzlar oturur. Oğuzlar üç sınıftır:

Aşağılar, yukarılar, ortalar. Oğuzlar Türklerin en kahraman ve gözleri en küçük olanlarıdır.” (Şeşen 1998: 42-43).

b) Türkiye’ye 17. yüzyılın ortalarında seyahat eden Jean Thévenot’nun “Voyages de M. De Thévenot en Europe, Asie et Afrique” (1665, Paris) adlı eserinden: “Sahilde (Gelibolu sahili) içinde yedi eski kadırga görülen bir tersane bulunuyordu. Türkler bunları Kıbrıs adasını fethettikleri zaman Venediklilerden aldıklarını söylüyorlar.” (Türkçe tercüme: Nuray Yıldız, İstanbul 1978, s. 51).

c) Baron de Tott’un 18. yüzyıldaki “Mémoires sur les Turcs et les Tartares” (Amsterdam, 1784) adlı eserinden: “Ben de onunla birlikte İstanbul’a gidecek, Türklerin geleneklerini, devlet şekillerini inceleyecek, dillerini öğrenecektim.” (Türkçesi: Mehmet R. Uzmen, Tercüman 1001 Temel Eser, s. 13).

ç) Göktürk anıtlarından itibaren yerli kaynaklarda da, 8. Yüzyıldan itibaren genel adımız daima Türktür. Türklerin kendileri tarafından yazılmış bu eserlerden de sadece birkaç örnek verelim:

Göktürk anıtlarından: “(Çinliler) Türk milletini öldüreyim, kökünü kurutayım der imiş. Yok olmaya gidiyormuş. Yukarıda Türk tanrısı, Türk mukaddes yeri suyu öyle tanzim etmiş. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam İltiriş Kağanı, annem İlbilge Hatunu göğün tepesinde tutup yukarı kaldırmış.” (Muharrem Ergin, 21. baskı, s. 13).

d) Dîvânü Lugâti’t-Türk’ten (11. yüzyıl): “Türkler aslında yirmi boydur. Bunların hepsi -Tanrı kutsal kılası- Yalavaç Nuh oğlu Yafes, Yafes oğlu Türk’e dek ulanır… Bizans -Rum- ülkesine en yakın olan boy Beçenek’tir; sonra Kıfçak, Oguz, Yemek, Başgırt…” (Besim Atalay neşri, Cilt I, s. 28).

e) Âşıkpaşaoğlu tarihinden (15. yüzyıl sonları): “Orhan Gazi bu hisarda ceng eder. Birkaç gün ceng etdiler. Hisara zebunluk gösterdiler. Ceng eder iken kaçdılar. Kâfirler dahı hisardan çıkdılar. Türk kaçdı dediler. Kâfirler dahı hisar önine çıkdı. Bir Türk buldılar. Dutdılar, tekvüre getürdiler. Sordı kim: “Dahı (daha) Türk var mıdur?” Türk eyidür (söyler): “Yokdur. Heman budur kim kaçdı” dedi.” (Osmanlı
Tarihleri I -Düzenliyen: Çiftçioğlu N. Atsız-, İstanbul, 1949, s. 109)

f) Celâlzâde Salih Çelebi’nin Târih-i Mısr-ı Cedîd’inden (16. yüzyıl): “Burada Benî Eyyûb’un devletleri halel-pezîr olup (yıkılıp) Devlet-i Mülûk-i Etrâk (Türk meliklerinin devleti – Mısır’daki Memlük Devleti kast ediliyor) tulûa yüz tutdı (ortaya çıktı)” (Tuncay Bülbül, Ankara, 2011, s. 217). “Türkler dahı cem’ olup
anlarun üzerine vardılar. Türklerün başlarına Nâsıruddevle Hüseyn bin Hamdân dirler bir ulu beğ idi.” (aynı eser, s. 412).

g) Naîmâ Târihi’nden (18. yüzyıl): “Gece mektubu yol ortasında bırakıp Berzence’ye doğru gitti. Sabah bir atlı kâfir mektubu yolda bulup aldı. Gördü ki ehl-i İslâm mektubudur. Doğru krala götürüp bir Türk içeriden çıkar iken hücum edip, elim yakasında iken mektubu koynunda görüp çekip aldım… Kurtulan Türk elbette vezire varıp asker getürür…” (Büyük Türk Klâsikleri, Yedinci Cilt, İstanbul, 1988, s. 155).

ğ) Ahmed Vefik Paşa, Lehçe-i Osmânî’den (Dersaâdet, 1888), “Türk. Mazmûm (ötreli). Asl olan kadîm üç sülâlenin biri olup, şark Türkleri Uygur, Halıç, Karlıh gibi dört beş ulustan yani milletten ve garp Türkleri Oğuz, Kıpçak, Peçenek, Ağaçeri, Kuman, Kaysak, Kırgız, Kangulu gibi on kadar ulustan ibarettir.” (Büyük Türk Klâsikleri, Dokuzuncu Cilt, İstanbul, 1989, s. 21).

h) Milletimizin adı nihayet Türk olarak Lozan Antlaşmasına da girmiştir.

Antlaşmanın 115. maddesinde geçen “Türk bayrağı”, 126. maddesinde geçen “Türk kara ve deniz askerleri”, 129/6. maddesinde geçen “Türk hükümeti” tabirleri milletimizin adını Türk olarak tescil etmiştir. Bilindiği gibi bu antlaşma Britanya, Fransa, İtalya, Japonya gibi ülkelerin imzaladığı uluslar arası bir antlaşmadır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslar arası kabulünün belgesidir. Dünya bizi, dün, bugün ve yarın Türk milleti ve Türk olarak tanımış ve kabul etmiş,tasdik etmiştir.

Ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün anayasalarında (1924, 88. madde; 1961, 54. madde; 1982, 66. madde) bütün vatandaşlarımızın her birinin Türk milletinin bir üyesi olarak Türk diye adlandırıldığını biliyoruz.
2. Selçuklu Türkleri Anadolu’yu Bizans’tan alarak vatan toprakları hâline getirdiler. Bu vakıanın safhaları çok kısa olarak şöyle özetlenebilir:

Anadolu’daki ilk Selçuklu-Bizans savaşı 1048 yılında Hasankale önlerinde oldu. Savaşı kazanan Türkler Erzurum’u aldılar; Van’dan Trabzon’a kadar olan sahada yayıldılar (İslam Ansiklopedisi, Selçuklular maddesi, İstanbul, 1964, s. 365). 1060-

1061 yıllarında Türkmenler Ahlat, Muş, Malatya üzerinden ilerleyerek Sivas’ı almışlar ve Bizans kuvvetlerini bozguna uğratmışlardır (aynı madde, s. 368). 1064’te Alparslan, Bizans’a bağlı bulunan Ani’yi fethetti ve Kars’a girdi (a.y.). Selçuklu kumandanlarından Afşın Beğ, 1067 yılında Malatya civarında bir Bizans ordusunu bozguna uğratmış ve Kayseri’ye kadar uzanmıştır (a.y.). Romanos Diyogenes’in Türkleri Anadolu’dan çıkarmak için harekete geçmesi üzerine 1071’de meşhur Malazgirt Savaşı olmuş ve bu savaştan sonra Selçuklu Türk kumandanları önlerine çıkan Bizans kuvvetlerini yene yene birkaç yıl içinde Üsküdar’a kadar gelmişlerdir (a.y.).

Selçukluların fetihleri sırasında Anadolu topraklarında sadece bir Kürt emirliği vardır: Mervânîler. 990’da kurulan ve genellikle Diyarbakır’ı, bazen de Silvan’ı merkez edinen Mervânî Emirliği bu merkezler dışında Mardin, Hısnkeyfâ, Cizre ve civarına hükmediyordu. Ancak, bağımsız değildiler; Büveyhîler yoluyla Abbasîlere bağlı idiler. Selçuklu Türkleri 1050’lerde Büveyhîleri ortadan kaldırınca otomatik olarak Selçuklulara bağlandılar. Ayrıca Mervânîler Kürt asıllı olmakla beraber, Arapça konuşuyorlardı (Yılmaz Öztuna, Devletler ve Hânedanlar 2, s. 23-24); idare ettikleri bölge halkı da çoğunlukla Arap idi. Dikkat çekilmesi gereken diğer bir nokta da, Mervânîlerin bu bölgeye, 10. yüzyılın sonlarında Anadolu dışından gelmiş olmalarıdır.

Selçuklu Türklerinin fetihleriyle birlikte, Doğu ve Güney-Doğu Anadolu’da birçok Türk Beğliği kuruldu. Bunlarla ilgili olarak Osman Turan’ın eserlerinde ayrıntılı bilgi bulmak mümkündür. Enstitümüz yayınlarından olan “Türk Millî Bütünlüğü İçerisinde Doğu Anadolu” adlı eserde de özet bilgiler bulunabilir. Bu beğlikler, hâkim oldukları yerler ve tarihler aşağıda gösterilmiştir:

Saltukoğulları (1072-1202): Erzurum, Bayburt, Tercan, Kemah ve çevresi.

Mengüçekoğulları (1080-1228): Erzincan, Kemah, Divriği, Şebinkarahisar ve çevresi.

Dilmaçoğulları (1084-1393): Bitlis ve Erzen.

Yınaloğulları (1098-1183): Diyarbakır ve çevresi.

Sökmenoğulları / Ahlatşahlar (1110-1207): Malazgirt, Ahlat, Erciş, Adilcevaz, Eleşkirt, Van, Tatvan, Silvan, Muş ve çevre ilçeleri.

Çubukoğulları (1085-1113): Harput, Palu, Arapgir, Çemişkezek ve çevresi.

Artukoğulları (12-15. yüzyıllar): Diyarbakır, Mardin, Hasankeyf, Silvan, Harput ve çevresi.

Danişmentoğulları (1071-1178): Sivas, Tokat, Niksar, Çorum, Amasya, Kastamonu, Malatya, Elbistan, Kayseri ve çevresi.

Doğu ve Güney-Doğu Anadolu’nun, yukarıda sayılan ilk Türk devletlerinden sonraki tarihi ve hangi Türk devletlerinin hâkimiyetinde bulunduğu konusu da özet olarak şöyledir:

Bilindiği üzere, 1077’de İznik’te kurulup daha sonra Konya’yı merkez edinen Anadolu Selçukluları bir yandan Bizans ve Haçlı ordularıyla savaşırken bir yandan da Anadolu’nun diğer yerlerini idare etmişler ve 12. yüzyılın sonlarından itibaren yukarıda sayılan beğlikleri idareleri altına alarak Anadolu’da Türk birliğini sağlamışlardır. Ancak, 1243 Kösedağ savaşından sonra bütün Anadolu’nun hâkimiyeti İlhanlılara geçer ve bu durum İlhanlıların yıkıldığı 1336 tarihine kadar devam eder. İlhanlılardan sonra, Doğu ve Güney-Doğu Anadolu, Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türk devletlerinin topraklarıdır. 1365-1469 yılları arasında hüküm sürmüş olan Karakoyunlular önce Musul, Van Gölü çevresi ve Erzurum’a hâkim
olmuşlar; daha sonra bütün Doğu ve Güney-Doğu Anadolu ile birlikte Irak, İran ve Kafkasya’ya da hâkim olarak büyük bir Türk devleti hâline gelmişlerdir. 14. yüzyılın ortalarında Diyarbakır ve çevresine hâkim olan Akkoyunlular ise, 1469’da Karakoyunluları yıkmışlar ve onların sahip oldukları bütün topraklara sahip olmuşlardır. Akkoyunlu hâkimiyetine 1508’de Safeviler son verir. Akkoyunluların
resmî tarihi, Kitâb-ı Diyarbekriyye adını taşımaktadır.

Kısa süre Safevi Türk devletinin elinde kalan Doğu ve Güney-Doğu Anadolu, 1514 Çaldıran ve 1516-17 Mercidâbık ve Ridâniye zaferlerinden sonra Osmanlı Türklerinin eline geçer.

3. Doğu ve Güney-Doğu Anadolu 19. Yüzyılda, kısa bir dönem (1848-1867) hariç, hiçbir zaman Kürdistan adını almamıştır. Yukarıda kısaca özetlediğimiz tarihî olgunun sonucu olarak Doğu Anadolu, Avrupalılarca uzun yıllar boyu Turcomanie (Türkmen ülkesi) olarak anılmıştır. İlk olarak, İç ve Doğu Anadolu için 12. yüzyılda Marco Polo bu tabiri kullanmıştır. Daha sonra, 15. yüzyıldan 19. yüzyıl başlarına kadar bütün Avrupa coğrafya literatüründe Doğu Anadolu Turcomanie olarak zikredilir.
Batılılar, Güney-Doğu Anadolu için Kürdistan tabirini ancak 19. yüzyılda kullanmaya başlarlar.
Enstitümüz üyelerinden tarihçi Tuncer Baykara’nın enstitümüz yayınları arasında çıkan “Anadolu’nun Tarihî Coğrafyasına Giriş I – Anadolu’nun İdari Taksimatı” adlı eserinde, bölgenin idari taksimatı ve adları yerli ve yabancı kaynaklara dayandırılarak uzun uzun anlatılmıştır. Konuyu birkaç
örnekle kısaca özetleyelim.

Bizans dönemindeki idari teşkilatlara thema adı verilir. Yüzyıllarca Anadolu’yu idare eden Bizans devletinin themaları arasında Kürdistan anlamına gelebilecek,

Kürt adıyla ilgili hiçbir isim yoktur. Aynı şekilde, Doğu Anadolu ile Güney-Doğu Anadolu’daki ilk Türk devletleri, Anadolu Selçukluları, Karakoyunlu ve Akkoyunlu dönemlerinde de bölge için Kürdistan adı bulunmamaktadır. Bu dönemlerde Diyarbakır ve çevresi Diyarbekr olarak geçer.

Osmanlı dönemine gelince. Çaldıran savaşından hemen sonra, 1515’te Diyarbekir Beğlerbeğiliği kurulur. Bütün Doğu ve Güney-Doğu’yu içine alan sancakları arasında yine Kürdistan diye adlandırılan bir yer yoktur. 16. asırda bölgedeki beğlerbeğilikler, kuruluş tarihleri ve merkezleri şöyledir: Diyarbekir (1515 – Âmid), Haleb (1516 – Haleb), Zülkadriye (1522 – Maraş), Erzurum (1533 – Erzurum), Van (1548 – Van), Çıldır (1578 – Çıldır), Kars (1580 – Kars). Bu beğlerbeğilikler daha sonra vilâyet adını alır. Vilâyet-i Diyarbekr, Vilâyet-i Erzurum gibi. Tuncer Baykara anılan kitabında 1520, 1568-74, 1609, 1653 tarihlerindeki kayıtlara dayanarak bu vilayetlerin sancaklarının (livâlarının) listesini verir; bunların
da hiçbirinde Kürdistan yoktur (s. 91-97). 19. yüzyıl başlarında bölgede Maraş, Diyarbekir, Sivas, Erzurum, Çıldır, Kars ve Van eyaletleri vardır; yani Kürdistan diye bir eyalet yine yoktur ve bu eyaletlerin sancakları arasında da Kürdistan yoktur (a.e. s. 104-106).

Osmanlı döneminde Kürdistan adıyla bir eyalet ilk defa 13 Aralık 1847’de kurulur; o da 20 yıl sürer ve 1867’de kaldırılır. Bu eyalet, Muş, Van, Hakkâri, Cizre ve Diyarbakır’dan oluşmaktadır (a.e., s. 111, 118). 1867’den itibaren bölge yine Van Valiliği, Diyarbekir Vilâyeti adlarını alır. Bu durum, 1876 ve 1908 yıllarına ait salnâmelerden açıkça görülebilir.

4. Doğu ve Güney-Doğu Anadolu, Kürtlerin ana yurdu değildir. Kürtlerin ilk dönemlerinde yaşadıkları yerler hakkında bilgi veren kaynaklar, Müslüman Arap coğrafyacıları ve tarihçileri tarafından kaleme alınmıştır. Bu kaynaklarda, 11. yüzyıldan önce Kürtlerin Anadolu’da yaşadıklarına dair hiçbir kayıt yoktur. Mesela İdrisi’ye göre Kürtler Fars eyaletinde dört sancak hâlinde yaşamaktadır. Makrizi ve
İstahri’ye göre de Kürtler, Fars eyaletinde oturmaktadır. Mes’ûdi ise, Kürtlerin bir kolunun Kûfe ve Basra’da, diğer kollarının Musul, Şam gibi yerlerde bulunduğunu kaydeder. Bu konuda Ahsen Batur’un Kürdoloji Yalanları adlı eserinin 344-356. sayfalarında kaynaklara dayanan ayrıntılı bilgiler vardır. İlk Kürt emirliği olan Mervâni’lerle birlikte, 10. yüzyılın sonlarında bir kısım Kürt, Irak ve Fars bölgelerinden Diyarbakır ve civarına gelmiştir. Daha sonraki Türk idareleri dönemlerinde de Irak ve Fars coğrafyalarından Anadolu’ya Kürt göçleri olmuştur.

En yoğun Kürt göçleri ise, Çaldıran savaşından sonra gerçekleşmiştir. Görüldüğü gibi Mervâniler zamanındaki az sayıda Kürt göçünü hariç tutarsak Kürtlerin Anadolu’ya gelişi hep Türk idareleri dönemlerindedir. Nitekim Cumhuriyet döneminde, özellikle son 30-40 yılda Kürtlerin Diyarbakır, Urfa, Van, Bingöl şehir merkezlerine göçtüklerini de biliyoruz.

5. Bilindiği üzere 1965’e kadar genel nüfus sayımlarında ana dil sorulmuştur.

1965 sayımına göre Türkiye nüfusunun % 90.11’inin ana dili Türkçe, % 7.07’sinin ana dili Kürtçe, % 0.48’inin ana dili Zazaca olarak tespit edilmiştir. Daha sonra muhtelif araştırma şirketlerinin yaptıkları anketlerden başka elimizde herhangi bir veri bulunmamaktadır. Bu araştırmalarda da çelişkili sonuçlar görülmektedir.

Çelişkilerin, yöntem hataları veya eksikliklerinden kaynaklanması mümkün olduğu gibi, taraflı yaklaşımlardan da kaynaklanması mümkündür. Bu sebeple devletin nüfus sayımıyla veya başka bir yöntemle gerçek sayıyı tespit etmesinde fayda vardır.

6. Avrupa ülkelerinin birçoğunun anayasalarında millet adı belirtilmiştir. Söz gelişi Alman anayasasının başlangıç kısmında ve ikinci maddesinde “Alman milleti (Das Deutsche Volk)”, sekizinci, dokuzuncu, on birinci ve on ikinci maddelerinde “bütün Almanlar (Alle Deutschen)” ifadeleri geçer. Yani “Almanya” değil, “Alman”. Bilindiği gibi Almancada “Almanya” anlamında “Deutschland” kullanılır. Aynı şekilde Fransa anayasasında da “Fransız milleti / halkı (le peuple Français)” ifadesi geçer. “Fransa” değil, “Fransız”. Bilindiği gibi Fransızcada “Fransa” anlamında “France” kullanılır. Bu ve benzer ülkelerin hâkim unsuru, içlerinde ne kadar farklı etnik grup bulunsa da, tarihî olarak kendilerini ülkenin sahibi kabul ederler.

7. Türkiye Cumhuriyeti bugüne kadarki bütün anayasalarında vatandaşlık kavramını “Türk” kelimesiyle ifade etmiştir. 1924 anayasasının 88. maddesinde “Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir.” ifadesi yer almıştır. 1961 anayasasının 54. maddesinde ve 1982 anayasasının  66. maddesinde “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” ifadesi yazılıdır. Demek ki, Cumhuriyetin başından beri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına “Türk” denilmiştir ve bu durum, Anadolu’ya girdiğimizden itibaren başlayan Türkiye tarihinin tabii bir sonucudur. Ayrıca, Lozan Antlaşmasının birçok maddesinde antlaşmaya taraf olan milletin adının “Türk” olduğu açıkça bellidir. 115. maddede “Türk bayrağı”, 126. maddede “Türk kara ve deniz askerleri”, 129/6.
maddede “Türk hükümeti” terimleri geçer. Bu ifadeler, antlaşmanın karşı tarafındaki Britanya, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ devletlerinin bizi “Türk” olarak adlandırdıklarının ve kabul ettiklerinin uluslar arası bir belgede tescili anlamına gelir. Türkiye Cumhuriyetinin uluslar arası kabulünün belgesi, yani bir bakıma Türk’ün uluslar arası camia tarafından imza altına alınmış bulunan tapusuna rağmen kendi kendimize Türkiye Cumhuriyeti Devletinin anayasasından Türk’ü çıkarmak ancak “safdillik” veya “âcizlik” kelimeleriyle anlatılabilecek bir husustur.

Bu, nüfus cüzdanımızdan adımızı silmeye benzer.

8. Bazı ülkelerin, üstelik bazı Batı ülkelerinin federatif yapıda olması Türkiye’ye örnek gösterilemez.
Çünkü bu ülkelerdeki federatif yapı, tarihî süreç içinde parçadan bütüne doğru giden bir gelişmeyi gösterir. Mesela Amerika Birleşik Devletleri, birbirinden bağımsız 13 devletin 1777’de kendi kararlarıyla birleşerek bir federal yapı oluşturmalarıyla ortaya çıkmıştır. Bu sebeple ABD’nin eyaletleri “state”, yani
“devlet” adını taşır. Aynı şekilde Prusya, Bavyera, Saksonya, Baden gibi 25 bağımsız devletin 1871’de birleşmesi sonucunda Almanya, federatif bir yapıda kurulmuştur.

Yani burada da parçadan bütüne gidiş vardır. Rusya Federasyonunda ise, bilindiği gibi, Ruslar tarafından işgal edilmiş farklı ülkelerin bir araya getirilmesi söz konusudur. Türkiye ise, daha Fatih devrinde merkezî bir yapıya kavuşturulmuştur.

Yani bazen savaş, bazen evlilik vb yollarla devlete katılan Anadolu beylikleri doğrudan merkeze bağlanmış, hiçbiri devlet ile federal bölgeler olarak yapılandırılmamıştır. Ancak, Eflak, Boğdan, Macaristan gibi uzak ülkeler gevşek bir yapıyla devlete bağlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti de aynı şekilde daha baştanberi üniter bir yapıda kurulmuştur. Türkiye idari yapısı federal bir yapıya yöneldiği
takdirde, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Almanya’nın parçadan bütüne doğru giden federatif yapılarına karşılık, bütünden parçalanmaya doğru gitmiş olacaktır.

Özellikle etnik gruplara dayanan federatif devletlerin parçalandığına da dünya, Yugoslavya ve Sovyetler Birliği örneklerinde olduğu gibi çok yakın tarihlerde şahitlik etmiştir.

9. Türkiye Cumhuriyeti ırk temelli değil, kültür temelli bir devlettir. Irkçılık, Batı tarihinde yer alan ideolojik akım olarak yer almış ve bu kıtada en vahşi örnekleri insanlara acı çektirmiştir. Türk medeniyet ve devlet tarihinde ırkçılık fikri hiçbir planda yer almamıştır. Bu yüzden, Cumhuriyetimizin kültür temellinde kucaklayıcı olma özelliğini anlayamayan ve etnik politikalar peşine sürüklenme hevesinde olanların, kültürel bütünleşme ve birlikte yaşama olgularını görmezden gelerek bir
kimlik tartışması yaratma hareketlerini boşa çıkarmak zor değildir. Türk kültür ve zihniyetinin olmazsa olmazları arasında yer alan “haddi aşmama, komşu sevgisi, kardeşlik duygusu, paylaşma geleneği, iyi ve kötü günde yardımlaşma hasleti, eşitlikçi adalet ve hakkaniyet duygusu” gibi değerler, Türk ve Türklük kavramları etrafında oluşmuştur. Kendi iç dinamikleri ile çatışarak zoraki bir şekilde Avrupa’nın
üretmeye çalıştığı bu gibi değerler, Türkler arasında bin yılı aşan bir zamandan beri, tabii olarak yaşanmakta ve yaşatılmaktadır. Bu değerlerin siyasi üst yapıya ve toplumsal sözleşme metinlerine konmasına bile gerek duyulmadan yüzyıllarca yaşatılmış olması, köklü kültürel geleneğimizin en önemli dayanaklarından biridir.

Ancak, modern bir toplum olarak bugün bu değerlerin, içtimaî ve hukuki kavramlar hâlinde belirlenip toplumsal siyasi sözleşme metinlerine ahenkle yerleştirilmesi, Türk siyaset adamlarının asli görevi olmalıdır. Batıcı söylem ve etnikçi paradigmalarla bunun yapılması mümkün değildir. Esas olan, kendi kültürel ve siyasi dağarcığımızdaki kodlara inanmak ve bunlardan yeni ilke ve hedefler üretmek; ayrıştırmak yerine en az bin yıllık ortak yaşama tecrübesine dayanan bütünleştirici ve kaynaştırıcı geleneği yeniden yakalayıp kavramsallaştırmak ve yaşatmaktır. Türkiye’nin 21. yüzyılda ufkunu genişletecek yeni toplumsal sözleşmeler bu tarihî geleneğe dayanılarak hazırlanmalı, millî yapının özündeki kaynaştırıcı kültür birikimine ters düşülmemelidir. Bu da, Türk kültürüne ait kodların iyi anlaşılması ile mümkündür. Aksi takdirde etnik içerikli, kuvvetli bölünme potansiyeli taşıyan kabileci bir anlayışa dönülmüş olunur ki bu anlayış, Türk kültürünün yüzlerce asır önce geride bırakmış olduğu arkaik ve ilkel bir anlayıştır.

Sonuç olarak, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü (TKAE), Türkiye Cumhuriyeti’nin aslî unsurunun, tarihî olay ve gelişmelerin bir sonucu olarak Türkler olduğunu, Türk kavram ve kültürünün en az bin yıllık kaynaştırcı bir gelenek ve tecrübeyi barındırdığını ve anayasada, vatandaşlarımıza Türk, milletimize Türk Milleti denmesinin sadece bu tarih ve kültürün bir neticesi gereği ortaya çıktığını vurgular. Bu sebeplerle, anayasadan Türk adını, Türk Milleti adını çıkarmanın, bu tabii, tarihî ve kültürel haktan kendi kendimize vazgeçmek anlamına geleceğini ve bunun, Türk ve dünya tarihinde tamiri imkânsız ağır bir yara olarak yer alacağın TKAE ilgililere özenle belirtir. Ve TKAE, yalnız bugünkü değil, tarihte yaşamış ve gelecekte de yaşayacak olan Türk milletinin bu hakkını ortadan kaldırmanın büyük bir vebal ve taşınamayacak ağır bir sorumluluk olduğunu ilgililere ve yüce Türk milletine beyan eder.

TÜRK KÜLTÜRÜNÜ ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ



Bu sitede yer alan bilgiler Haberiniz adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
FaceBook'tan Yorumla

Yorum Yazın

Yorum yazabilmeniz için Üye Girişi yapmanız gerekmektedir.
Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.
Copyright © 2014 Haberiniz Ulusal Haber, Köşe Yazısı, Analiz, Fotoğraf ve Video Portalı. Tüm hakları saklıdır.