Radyoda yine o şarkı çalıyordu, insanı hüzne boğan, bütün ümitleri inatla silip yok etmeye kararlıydı. Diyordu ki o şarkı:
“
Bekledim de gelmedin,
Hiç mi beni sevmedin?”
Ama bekleyenler ümitlerini yitirmeden direniyorlardı. On bini aşkın insan mucizevî bir inatla, efsaneleşmiş cesaretle direnmeye devam ediyor, bu ölüm kalım savaşından zaferle çıkmak, istikbale utanmadan bakabilmek için, evlatlarına şanlı bir savunmayı miras bırakabilmek için hayatlarını ortaya koyarak kan pahasına, can pahasına düşmanla çatışıyordu.
Kaleye sığınmışlardı. Düşman ölüm yağdırıyordu. Özellikle havan atışları çok etkili idi.
Gökyüzünde kurşun yağmurlaşmıştı, ölüm yağmur misali yere düşüyordu.
Kalenin giriş kapılarına hendekler kazmışlardı. Ölüm kime ne gamdı ki, tahrip kalıplarını düşman tankların altına koyanlar arasında kadınlar, yaşlılar vardı. Nasıl olsa yaşamışlardı yaşayacakları kadar. Şehitlik mertebesi artık uzak ufuklardaki menzil olmaktan çıkmıştı.
Düşman nasıl da alçaktı! Beklenen sevgili kılığında sesleniyor, onun aziz bayrağını kullanıyor, inanıp dışarı çıkanı şehit ediyordu!
Bu hazin manzara karşısında, hiç de adil olmayan bu kalleş saldırı karşısında dünya seyirci idi, insanlık susmuştu…
Dışarıda düşmanın pek çok sayıda uçaksavar bataryaları, tankı ve zırhlı kariyeri topu ölüm yağdırıyordu. On bine yakın düşman gücünün parmakları hep tetik çekiyordu.
Sur içinde büyük bir ölüm kalım mücadelesi vardı. Kadın erkek demeden herkes, hiçbir boşluk bırakmadan gerekeni yapmaya, birbirlerine destek olmaya çalışıyordu.
Mazlum dudaklarda hep yakarı, hep o muştulu dualar vardı:
“-Yüce Rabbim, bizi bırakmazsın değil mi? Bizi bu küffarın eline düşürmezsin değil mi? Bize ya gazilik ya şahadet nasip edersin değil mi?
Ama düşman radyosundan hep o şarkı çalınıyordu.
Ama… Ama artık ekmek çok azalmış, su bitme noktasına gelmişti. Bekledikleri bir türlü ulaşamıyor ve o şarkı çalınıyordu…
BM Barış Gücü Komutanı olan yarbay bu muhteşem savunmaya hayran kalmıştı ama ona göre düşmanın bu üstün gücü karşısında daha ne kadar direnebilirlerdi ki? Düşmanın ettiği teklifi iletmek üzere kale surlarının dibindeki seferi karargâha geldi ve teslim olmalarını istedi.
Albay ile Harekât Kısım Amiri bu teklifi büyük bir kederle konuşurlarken genç bir zabit seferi karargâha geldi. Barış Gücü Komutanına büyük bir metanetle, vakur ifadeyle, muhteşem bir haysiyetle, şeref timsali olarak şöyle dedi:
“-
'Bizi buraya gönderen Yüce Türk Devleti düşmanı çok görünce 'Teslim olun” demedi. Bilakis sonuna kadar çarpışmamızı ve gerekirse şehit olmamızı emretti.”(1)
Evet…
O genç zabit, üsteğmen Sadi
Oğuz Kalelioğlu idi. Gereken cevap o genç üsteğmenin veciz ifadesi ile Türk’ün en temel özelliği anlatılarak düşman müsveddesine BM Gücünün Yarbayı kanalı ile gitmişti!
O Albay Magosa Sancaktarı
Servet Mörek, o Harekât Kısım Amiri
Erdoğan Aydemir’di ve bu cevabı desteklemişlerdi elbette.
Ama... Acı gerçek de inkâr edilemezdi: İçecek su ve yiyecek, silah çok ama çok azalmıştı.
Aylardan Ağustos idi…
Yıllardan 1974…
Yer, Mağusa idi, Gazi Mağusa, anlı şanlı müdafaa ile tarihte mümtaz yerini alan ünlü Magosa…
“Sonra mı ne oldu” diye sormayacaksınız ama biz yine de yazalım:
Kale içindeki Müslüman Kıbrıs Türk’ü Anavatan’dan Allah’a yükselen dualarla birlikte bir ümit şarkısı dinlemeye başladı. Şarkı diyordu ki:
“
Bu kadar yürekten çağırma beni,
Bir gece ansızın gelebilirim.”
Jetler geldi bütün ümitlerin tükendiği zamanda. Ekmeğin ve suyun bittiği, kurşunun kalmadığı o anda.
Megalo İdea aşkıyla hazırladıkları Akritas planını uygulamaktı amaçları Rumların ve bu sebeple Kıbrıs Türk’ünü yok etmek için vahşice saldırıyordu caniler.
Mağusa kalesi surlarının içine sığınmış “
on bin kardeşini” (2) kurtarmak için gelen kahraman Türk pilotları sur duvarlarına kadar dayanmış canileri engellemek için ellerinden geleni yaptılar.
Ama düşman durmuyordu. Kale içinde yangınlar devam ediyor, saldırı altındaki yaralılar taşınıyor, kadın erkek, yaşlı genç, çocuklar dahi hayatlarını ortaya koyarak düşmanı içeri sokmamak için müthiş bir mücadele veriyordu.
Ve… Sur içine düşen havan mermileri ile insanlar yaralanıyor, şehit oluyordu.
Derken… Tükendi her şey, ekmek, su, kurşun ve ümit!
Aslında öyle sanıldı bir an…
Üsteğmen Sadi Oğuz hüzünle düşünüp, nemli gözlerle ufka bakarken öndeki o kariyeri gördü. Kale kapısına doğru yaklaşıyordu. Ardında 8 kariyer daha vardı. Acaba gelenler düşman mıydı? Bir işaretleri, bir belirtileri yoktu. Acaba Rumlar yine düzen mi kuruyorlardı? Yine Türk olduklarını söyleyip o kalleş oyunu mu oynayacaklardı?
Ama…
İşte o anda bir mucize gerçekleşti. Kariyerler düşmana ateş açtılar ve Rumlar çil yavrusu gibi dağıtıverdiler!
Üsteğmen Sadi Oğuz büyük bir şaşkınlıktan sonra ümitle düşünmek istedi: “
Bu gelenler bizimkiler mi acaba?”
Kale kapısına gelen en öndeki kariyer hendeğin kenarında durdu, içinden aşağıya inen bir asker hendeği geçip kale duvarına ulaştı. Sadi Oğuz heyecanla, ümitle seslendi aşağıya:
“-Kimsin sen oğlum! ”(3)
Asker esas duruşa geçip tekmil verdi:
“-Tokat’lıyım Komutanım!”
Üsteğmen Sadi Oğuz hayatının en güzel anını yaşıyordu. Büyük bir sevinçle düşündü: Hiç bir Rum Türkçeyi bir Tokat’lı gibi konuşamazdı, bu kadar başarılı Tokat’lı taklidi yapılamazdı.
Ama Rum kanlı saldırısına devam ediyor, sur içine ölüm yağdırıyordu.
Ama artık bayram başlamıştı Mağusa’da.
Sonra, kariyerden inen askere Rumların binası gösterildi. O bina cephanelikti ve havan mermileri oradan ateşleniyor, sur içine ölüm kusuyordu.
Asker diz çöktü, Rum’un binasına nişan aldı…
İşte o an, zaman o şanlı askerin kahraman gözlerinde akmaya başladı yavaş yavaş ve yavaş yavaş…
Ve… Havan mermisi gitti, gitti, gitti, Rum’un cephaneliğinin bulunduğu binanın penceresinden içeri dalıp patlayıverdi!
“Daha sonra bu askeri '
ödüllendirmek' için çok aradılar. Savaşın kaderini değiştiren o asker hiç ortaya çıkmadı.
“
Bugün Gazi Magosa'da, Oğuz Kalelioğlu'nun heykeli var. O komutan, 1974 yılında yaşadıkları o müthiş 29 günün öyküsünü anlatırken, ben de dinlerken ağlıyordum...” diyor gazeteci Saygı Öztürk (4)
Şimdi şöyle bir soru sorabilirsiniz o şanlı askeri taşıyan kariyerler nereden çıkmışlardı? Zira gelen haberler Türk askerlerinin 16 Ağustosta Magosa’da olacağı şeklinde idi.
İşte bu noktada Yüce Allah takdir etti de büyük mucize gerçekleşti. Nasıl mı?
Efendim, Bu olağanüstü hadisenin arka planına bakalım hemen: Kariyerlerin başında yine genç bir subay vardı: Üsteğmen Erdoğan Acar. Sadece keşif için görevlendirilmişti. Görevi gereği Magosa yakınlarına gelip kaledeki manzarayı görünce durumun ne kadar vahim olduğunu anladı. Emir almayı beklemedi ve derhal müdahale etmeye karar verdi! (5)
Mağusa işte böyle Gazimağusa oldu!
O bir ayda neler olmadı ki! Her günü bir destandı ve Türkiye ayaktaydı!
Öğrenciydim o yıllarda. Kıbrıs’ta Rumlar katliamlara başladığında Türkiye’de neredeyse her şehirde büyük mitingler yapılıyor, gençler askere gitmek ve ufukta görünen savaşa katılmak için kuyruklar oluşturmuştu.
İlk gün Ankara’da, Atatürk Caddesinde yürüyordum. Kıbrıs’tan gelen Rum vahşetiyle ilgili haberler karşısında heyecandan ve üzüntüden ölüyordum.
O zamanlar cep yoktu, internet yoktu, TV’ler yoktu! Sadece TRT vardı.
Öğrenci paramla küçücük bir pilli radyo almıştım. Hep yanımdaydı ve açıktı. Kulağım hep ondaydı! Kızılay binasını geçip tam ortadaki ışıklara gelmiştim ki o sesi duydum radyoda, diyordu ki:
“-Dış İşleri Bakanı Turan Güneş “
Ayşe tatile çıksın” dedi.”
Bu bir şifre idi. Kıbrıs Barış Harekâtının başlamasını işaret ediyordu. Adım atamadım, kalakaldım: Heyecanlı ses harekâtın başladığını anlatıyordu.
Birden etrafım sarıldı. Ağlayanları, hıçkırıklar arasında şükredenleri duyuyordum. Bir el bileğimi tuttu, radyolu elimi havaya kaldırdı. İnsanlar daha iyi duyabilmek için radyomun sesini sonuna kadar açtı. Sonra büyük bir sessizlik oldu. Haberler bitene kadar yürüyemedim.
Sonraki günler her biri dizilere konu olacak kadar kahramanlıklarla, vefa ile sadakat ve dostluklarla dolu idi. Küçük bir misal: Kıbrıs’ yaralanan gaziler Gülhane’de tedavi görürken insanımız kan vermek için uzun kuyruklar oluşturuyordu Kızılay’da.
Şanlı bir zaferle neticelenmişti Kıbrıs Barış Harekâtı ve Kıbrıs Türk’ü nefes almış, kendine gelmişti.
Çok heyecanlı, pek coşku dolu o günlerde Türkiye’mize, Kıbrıs’ımıza, şehit ve gazilere dua ettik hep. Gönüllerimiz ve ruhlarımız hep onların yanındaydı ve dudaklarımızda hep o şarkı vardı:
“
Bu kadar yürekten çağırma beni
Bir gece ansızın gelebilirim
Beni bekliyorsan, uyumamışsan
Sevinçten kapında ölebilirim.”
Evet… O yıllarda hiç kimse o kadar yürekten çağrılmamıştı Kıbrıs Türk’ünün Türkiye’deki kardeşlerini çağırdığı kadar ve hiç kimse gitmemişti hiçbir yere böylesi bir aşkla Türkiye’den giden o yiğitlerin Kıbrıs’a gittiği gibi…
Ve… Hiç kimse böylesi bir sevinçle şehit olmadı.
Zaten Müslüman Türk’ün bu özelliği değil midir ona böyle şanlı tarih yazdıran.
İşte tam da bu cümlelerin ardından şu can acıtıcı soru beyinlerimizi bir mengene gibi sıkmıyor mu:?
“Bir gece ansızın gelebilirim” şahikasından “yes be annem” umarsızlığına nasıl düşüldü? Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta neler oluyor ve oldu?
Ne çok yönlü, ne hüzünlü, bir o kadar da göz göre göre gelen gerçek hikâye bu hikâye ve sahifelerini açtıkça içimiz yanıyor.
İlk sahife: Stratejik müttefikimiz (!) olan ve dünyayı Haçlı küffar düşüncesine göre yeniden şekillendirmek isteyen ABD…
Sonraki: Büyük Avrupa Birleşik Devletleri hayali ile kurulan, ancak sallantılı, her an kırılıp dökülecek, ekonomik depremler yaşayan AB…
Ve… Acımasız, dümdüz gerçek sudur: Orta Doğu, Ön ve Orta Asya, Kuzey Afrika İslâmiyet’in, Türk İslam devletlerinin hüküm sürdüğü coğrafyalardır. Daimi bir şekilde açık veya kapalı Haçlı saldırısına muhatap olmuştur, olmaktadır, olacaktır. Orta Doğu ve Kuzey Afrika ve Ön ve Orta Asya devletleri ince ince işlenmiş planlarla hep çökertilmek istenmiştir.
Bu hain Haçlı oyunu devam etmektedir, yani aç gözlü Haçlı dünyası iflah olmaz iştiha ile bir planı tutmadığı zaman diğerine geçmekte, yeni yeni oyunlar birbirini takip etmektedir. Bu oyunlar kimi zaman dostluk, demokrasi, insan hakları yalanlarıyla süslenmekte, kimi zaman da köşeye sıkışan şah gibi vezirimizi feda etmemiz istenmektedir.
Son yüz yılın ikinci yarısında ve bu yüz yılda bu saldırıya bir de Sionist destek eklenmiştir.
Şimdi aynı soruyu tekrar soralım: “Bir gece ansızın gelebilirim” sözünden “yes be annem” haline nasıl düşüldü? Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta neler oluyor ve oldu?
Cevaplar uzun mu uzun ve ibret alanlar için pek üzücü, ama biz sadece pek çok önemli bulduğumuz sahifeleri açalım yine:
Önce sosyal ve kültürel alanda neler oldu: Kıbrıs Barış Harekâtından sonra işin hiç de kolay olmayacağını anlayan Haçlı Batılı, kültür emperyalizmini daha da hızlandırdı: Eğitimden eğlenceye, aileden giyim kuşama kadar Batı Haçlı rüzgârı evlerimizin içine kadar girdi.
Dinimiz ve edebimiz, edebiyatımız, şarkılarımız, türkülerimiz, tarihimiz, bizi biz yapan her şeyimiz, kültürümüz unutturuldu. Yerine koydukları yoz Haçlı kültürü idi.
Kıbrıs’a da sahip çıkamadık. Yeni nesli başıboş bıraktık. Anlı şanlı Kıbrıs Barış Harekâtını ve o muhteşem Mağusa savunmasını dahi öğretemedik, yani otuz yıllık tarihi dahi anlatamadık Türkiye ve Kıbrıs’taki yeni nesle.
Küçük bir misal sizlere, bir an bırakalım Kıbrıs’ı, Türkiye’den bir misal: Ünlü bir caddemizde Yıldırım Bayezid Han’ın şehzadesi Ertuğrul yatıyor kendi adını taşıyan camiin bahçesinde, yanında kocaman bir açıklama var. Tek başına mahzun Şehzade… Niye mi mahzun?
Efendim, işi gücü bırakıp caddede yürüdüm, rast gele 22 dükkâna girip bu mahzun şehzadenin nerede yattığını sordum. Netice: Mahzun Şehzadeyi sadece genç bir esnaf biliyordu! Yaşlı bir esnaf başını kaşıdı ve dedi ki:
“-
Yaaav, bu caddede galiba. İleride bir yerlerde.”
Diğerleri bilemedi. Biri de dedi ki:
“-
Yaaa, kardeşim sen ne diyorsun be? Bu ekonomik krizde ne Ertuğrul’u, ne bilmem nesi? Tövbe Ya Rabbi!”
Ama onlara yabancı veya yerli herhangi bir futbolcuyu sorsaydım veya milletimizi uyutan o garip dizileri veya bilmem hangi teşhirci popçuyu, saatlerce geyik muhabbeti yapabilirdik!
Ya Şehzade Ertuğrul Batı Haçlının olsaydı kaç filme konu olmuş, kaç dizi yapılmıştı hakkında!
Batı dedik de… Çok ötelerden bu yana büyük bir Evropa ve ABD aşkı vardı devletlûlarımızda. Sırtı kalınlar çocuklarını Amerika ve AB devletlerinde okutmakla övündüler. Çoğu çocuk döndüğünde dil bilen devşirmeydi artık. Gönderenler de bu devşirmelerle övündüler, çok iyi dil biliyorlar, Haçlı edebiyatı biliyorlar, Evropa tarzı düşünüyorlar, Amerikan mantığı ile çıkarlarını iyi savunuyorlar deyu.
Bu devşirilenler önemli yerlere geldiler. Geldiler de AB, ABD aşkı daha da arttı.
Ve… Ambargolar Kıbrıs Barış Harekâtından sonra daha da şiddetlendi. Kıbrıs Rum’unun ve Yunanistan’ın propagandalarını hemen kabullendiler Haçlı küffar devletleri. Kıbrıs Türkünün mallarını almadılar. Ambargo sadece AB ülkeleriyle sınırlı kalmadı. Bütün Haçlı dünyası birleşti. Küçük bir misal:
“Bir Norveç firması 1997’ye kadar KKTC’den patates ithalatı yapmış, bu tarihe kadar Norveç Tarım Bakanlığı, KKTC makamları tarafından verilen sertifikaları tanımıştır. Kıbrıs Rum Yönetimi’nin, Norveç’in KKTC’den patates ithaline karşı gösterdiği sert tepki sonucunda, Norveç Dış İşleri Bakanlığı (Norveç AB üyesi değildir) Norveç Tarım Bakanlığı’na Kıbrıs’tan yapılacak tüm ürünlerin ithaline sadece “Kıbrıs Cumhuriyeti” tarafından verilen sertifikanın geçerli olacağını bildirmiştir. Bunun üzerine KKTC sertifikasının geçersiz olduğu kararı alınmıştır.” (6)
Kıbrıs Türkü bu ağır ambargo şartlarıyla boğuşup Türkiye’den bu konuda medet umarken, daha ziyade duymayı seven insanımız AB masallarını dinlerken, Türkiye ABD eğitimli ünlü hanım Başbakanımızın imzasıyla AB’ye girmeden gümrük birliğine giriverdi! Tarih: 1 Ocak 1996…
Böylece bu imza ile KKTC bize de gümrüksüz mal satamaz oldu, dolayısıyla idare eder halde olan Kıbrıs Türkünün ekonomisi dibe vurdu!
Bizim ekonomimize bağlı olan ve biz hapşırdığımızda ekonomisi verem olacak halde bulunan KKTC ekonomisi perişan oldu!
Neyse…
Ya Rum kesimi… Yunanistan Kıbrıs’ı kendi adası olarak gördü hep. AB’ne Kıbrıs’lı Rum’u üye yapmak için elinden geleni yapmaya gerek yoktu. Zaten Haçlı keferedendi onlar da…
Rum adım adım ilerledi. Okullarında kendi Haçlı kültürlerinden asla taviz vermediler, Megalo İdea’dan asla vaz geçmediler. Silahlandılar, yandaşları ve dindaşları ile dünyayı ayağa kaldırmaya kararlı idiler, öyle de yaptılar.
Sonra büyük bir kurnazlıkla hazırlanan
Annan Planı çıktı karşımıza…
1993 yılında Ruanda'da 1 milyonu aşan insanın ölümüne sebep olan soykırımda büyük rolü olduğu iddia edilen, 1995 Temmuz'unda, Srebrenitza Katliamında 8000’i aşkın Müslüman Boşnak'ın göz göre göre gelen ölümünü engellemekte yetersiz kalan Haçlı
Kofi Annan kimin yanında olabilirdi ve bu plan nasıl hazırlanmıştı?
Tahmin ettiğiniz gibi… Allah’ın kendisine Haçlı seferi yapmasını emrettiğini sayıklayan, Irak’a Haçlı seferi düzenlediğini ağzından kaçıran alkolik oğul Bush’un kankasıydı, onun emir ve arzuları doğrultusunda bu plan hazırlanmıştı.
Elbette Rum lobileri de, Yunanistan da bu planın hazırlanmasında büyük rol oynadılar. Haçlı her yerde Haçlıydı, ister Gana’da doğup BM Genel Sekreteri olsun, ister Connecticut’da doğup ABD’nin alkolik başkanı olsun, ister Fener Patriği olsun, isterse Kıbrıs Rum lideri Kleridis olsun!
Kıbrıs Türkünü 8- 10 yıl içinde azınlık haline getirip eriterek Adayı Rumlaştırmak amacında olan bu planı, ne yazık ki, Türkiye’deki hükümet de desteklemişti.
Eski Marksist olan, başkanı bulunduğu Cumhuriyetçi Türk Partisi kongresinde Rum Komünist Akel Partisinin de marşı olan İtalyan Enternasyonal “
Çav çav bella”yı (Bella Ciao) çaldıran
Mehmet Ali Talat ile adamları Annan Planını Kıbrıs Türk’üne kabul ettirmek için müthiş bir propaganda ile KKTC’nin yerini göğünü inlettiler o günlerde. Avaz avaz bağırdılar:
“-
Yes be Annem!”
Neye “
Yes be Annem” diyorlardı, kısaca bakalım:
Bağımsız devletten vazgeçebiliyorlardı, toprak tavizleri verebilirlerdi, neredeyse her alanda Rum’a bağlanmak ve çok ciddi yasal kazanımlardan vazgeçmek istiyorlardı! Kısaca KKTC’nden vazgeçiyorlardı!
Niye Mehmet Ali Talat bu propagandayı yapmış, sokaktaki masum insanı bağımsızlıktan niye vazgeçirmek istemişti?
Eski bir Marksist dedik Mehmet Ali Talat için. İspat aramamıza gerek var mı: “Çav Çav Bella”cı Talat Ada’daki Türk askerini işgal gücü olarak kabul etmekte, sadece tek Kıbrıs’ı benimsemektedir!
Oysa… Annan Planını inceleyen Denktaş şunları söylüyordu:
''Kıbrıs meselesi halledilecekse bugün Filistin ve İsrail'de konuşulduğu gibi iki devlet esası üzerinden halledilir. Kıbrıs Türkleri, Rum'un azınlığı değildir, olmamıştır, olmayacaktır. Kıbrıs Rumların değildir. Hiçbir zaman olmamıştır, hiçbir zaman olmayacaktır. Kıbrıs, iki halkın vatanıdır, bu vatanda bir arada yaşama imkânını Rumlar, bizi toplu mezarlara gömmek suretiyle ve 11 yıllık zulümle ortadan kaldırmışlardır.'' (7)
Denktaş’ın sözlerini Emperyalist ABD’nin Dış İşleri Bakanı yalancı Powel’in sözcüsü Boucher de adeta destekliyor, bu planla Türk askerlerinin çok mühim bir kısmının Türkiye’ye döneceğini, bazı toprakların BM gözetimi altında Rumlara geri verileceğini, 120 binin üzerinde Rum'un da eski evlerine geri döneceğini ifade ediyor, bunların tazminat hakkını kullanabileceğini söylüyor, buna rağmen KKTC’nin o zamanki yönetimi ve bizim devletlûlarımız – neden acep- bu can alıcı konuyu ciddiye (!) almıyorlardı.
Netice olarak Annan Planı 24 Nisan 2004'de KKTC ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde oylandı. Türk tarafı % 65 evet derken Rum % 76 ile reddetti, böylece o mahut plan uygulama sahasına ulaşamadı. Rum’un da nasıl ırkçı olduğu bir kere daha ispatlanmış oldu.
Ve….”Kıbrıs’ta “
Kaybet, Kaybet” süreci” başlamış oldu.(8)
Kim bilir Kleridis ve Akel Partisi başkanı Hristofyas nasıl da gülmüşlerdir bıyık altından!
Şimdi gelelim Rum tarafına: Bırakın Rum yöneticileri, Kıbrıs Komünist Partisi olan Akel Partisi dahi Annan Planını kabul etmemiş, eksik bulmuş, daha çok taviz istemiştir.
Ardından mı ne oldu?
Oylamadan tam 1 hafta sonra, evet tam bir hafta sonra, yani 1 Mayıs 2004’de AB Annan Planını reddeden Kıbrıs Rum Yönetimini alelacele üye devlet statüsüyle bünyesine alıverdi…
KKTC’nin çok da mühim bir sıkıntı çıkarmayacağından emindi ABD ve AB emperyalistleri. Zira karşılarında artık Rauf Denktaş gibi yaman bir diploması ustası yoktu, Talat gibi enternasyonal düşünceli eski Marksist vardı.
Ayrıca… Ayrıca, gençliğinde müthiş bir ABD ve AB aleyhtarı iken gömleğini değiştirip Hıristiyan dünyası ile pek ahbap olan, celalli mi celalli, eski bir belediye Başkanı da Türkiye’nin Başbakanı idi.
Ama çok önemli bir konu daha vardı:
Türkiye Ek Protokolün altına imza atmıştı ve bu ünlü ek protokolde "Kıbrıs Cumhuriyeti" ifadesi bulunmaktaydı.
Bu konuya dikkati çeken S. Rıdvan Karluk şöyle diyordu:
“Ek Protokol'ün imzalanması ve AB'nin karşı Kıbrıs Bildirisi, Türkiye için ileride sıkıntı yaratabilir. Türkiye, Ankara Anlaşması yürürlükte bulunduğuna ve bu Anlaşma'nın hedefi Türkiye'nin AB üyeliği olduğuna göre," eğer tam üyelik söz konusu olmayacak ise, Ankara Anlaşması'nın tüm hüküm ve sonuçlarıyla fesh edileceğine ve Türkiye'nin bu Anlaşma'nın yerine bir serbest ticaret anlaşması akdedebileceğini, Ek Protokol'ün TBMM'de kabulü sırasında ek bir bildiri ile açıklaması gerekir. Aksi halde, "Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma" durumu ortaya çıkar ve AB üyesi olma hevesiyle KKTC, GKRY tanınarak ortadan kaldırılmış olur.”(9)
Pekiyi, sonra Rumlar ne yaptı? Ne lazımsa her şeyi ve ellerinden gelen bütün zorluğu. Misal mi, elbette: AB KKTC için yardım paketleri sözü vermiştir ama yeni üye olan Haçlı Rum tarafından veto edilmekledir.
Devletlûlarımız, o dönem hanım Başbakanımızın imzaladığı Gümrük Antlaşması gereği olan imkânları Haçlı Rum’un önüne sermemek için direnmekte ve limanlarımızı Güney Kıbrıs’a açmamak kararında olduğunu ifade etmekte, KKTC'ne uygulanan izolasyonların sonlandırılmasını istemektedir.
Güya AB bu konuda Devletlûlarımıza sözler vermiştir, bizimkiler de inanıp yeterli bulmuştur hep. Ama bu sözler, yazıya dökmemek için her türlü kurnazlığının gösterildiği, havada uçuşup, siyaset rüzgârlarında savrulup yok olmaya, inkâr edilmeye mahkûm sözlerdir, yani, yerine getirilmeyecek, unutulup gidecek sözler, adeta su üstüne yazılmış sözlerdir ne yazık ki!
Affınıza sığınıp bir neyse daha diyelim ve sözün özüne, gerçek duruma bir bakalım: Lefkoşa’dan geçen Yeşil Hat, AB’nin sınırıdır artık… Bu fikri biz söylemiyoruz, bu sözlerin sahibi AB’nin o zamanki genişlemeden Sorumlu Üyesi Günter Verheugen’indir.
Bu sınır sadece AB sınırımız mı dersiniz? Elbette hayır. Türkiye’miz Kıbrıs’ta da ABD ile sınırdaştır, Irak’ta olduğu gibi, başımızın derdidir artık.
Niye mi?
Zira Kıbrıs, AB’ne alınmasıyla birlikte “Haçlı Batı” için İslâm Orta Doğu ve Ön Asya, hatta Orta Asya devletlerine açılan, asala vaz geçilmeyecek derecede mühim bir kapı olmuştur.
Şimdi… Esas soruyu bir defa daha soralım: Neden AB Annan Planı oylamasından 1 hafta sonra Kıbrıs Rum’unu alelacele AB’ne üye olarak aldı? Gerçekte Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta neler oluyor?
Cevap için Serdar Denktaş’ın sözlerini hatırlayalım: "AB Kıbrıs'taki petrolü istiyor"
10.12.2003 günlü Hürriyet’e bakalım:
“KKTC'deki Demokrat Parti'nin (DP) Genel Başkanı, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş, Kıbrıs adasının etrafında dünyanın en zengin petrol rezervleri olduğunun tespit edildiğine işaret ederek, Avrupa Birliği (AB) ve ABD'nin bu petrol kaynaklarını kendi kontrollerine almak istediğini, bu nedenle Annan planının derhal imzalanarak, tüm Kıbrıs'ın Mayıs 2004'te AB'ye girmesi yönünde uğraş verdiğini söyledi. Serdar Denktaş, partisinin milletvekili adaylarıyla, Lefkoşa Saray Otel'de düzenlediği basın toplantısında, Annan planını tartışırken, bir gerçeğin kamuoyunun dikkatinden kaçtığını, ''çözüm ve AB'' tartışmalarının gerisinde kaldığını kaydetti.
Annan Planında, tüm doğal kaynakların ''ortak devletin'' denetimine verildiğini, Kuzey Kıbrıs'ta akan derelerin dahi ortak devletin kontrolünde olacağını belirten Denktaş, Kıbrıs Türklerinin AB'ye uyum çalışmasını yapmadan acele AB'ye alınmak istenmesinin arkasında yatan en önemli unsurun bu olduğunu belirtti. “
Bir neyse daha diyelim, petrol hikâyesine gelelim ve adım adım ilerleyelim:
Tarihte emperyalist Haçlının başını genellikle İngiltere çekerken XX. Ve XXI. Yüzyılda artık Amerika direksiondadır ve aynı palavralarla sömürü devam etmektedir: İnsan hakları, demokrasi, eşitlik, adalet uğruna savaş vs, vs…
Ama İngiliz Başbakanı Winston Churchill’in şu cümlesi niyetlerini çok açıkça belli etmiştir: Bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir.
Haçlının dehşet hikâyesinde yok yok, yakın yılları bir kez daha hatırlatalım:
Önce ABD ve BOP neticesi: Şimdiki Irak, 2 milyona yakın insanın ölümü, 700 bin kadının tecavüze uğraması.. Yerle bir olan Osmanlı coğrafyası… Irak’ın kuzeyindeki oluşum, yani ikinci İsrail, yani Orta Doğu coğrafyasının içine sokulmuş ikinci hançer… Kan gölü içinde yüzen Afganistan, Bölünme ve iç savaş tehlikesi ile yüz yüze olan Pakistan, Haçlı -Sion ortaklığının saldırı tehdidi altında olan, bu sebeple Çin ve Rusya ile stratejik anlaşmalar yapan İran…
Ve… Sıfır sorun iddiasıyla yola çıkıp neredeyse bütün komşularıyla çok sıkıntılı hale getirilen, sağa sola savrulan Türkiye, bu vahim durumu başarı olarak anlatmaya çalışan devletlûlarımız...
Ve… Emperyalist Haçlının sömürüsünü romantik yalanlarla süslenmesi:
“Büyük Orta Doğu Projesi” coğrafyası içinde bulunan Doğu Akdeniz’e Hazar havzası ve Orta Asya petrollerinin Bakü-Ceyhan boru hattı ile indirilmesi, Kerkük- Musul ve Suudi Arabistan petrollerinin de bu denize ulaştırılması, dolayısıyla AB’ne ve ABD’ne enerji sağlanması hedefi de düşünülürse Doğu Akdeniz’in ne kadar stratejik olduğu gün gibi ortada olmasına rağmen Haçlı kefere bu aç gözlülüğünü yine romantik demokrasi palavralarıyla süslemedi mi?
Sonra… Evvela ekonomik topluluk olarak kurulan 1990’larda küresel güç olma teziyle uluslararası çıkar oyununda varlığını ispat için bütün gücüyle uğraş veren AB elbette bu çıkar pastasına ortak olmak için proje geliştirecekti.
Neydi o proje: Özellikle1995’lerde adını duyduğumuz Avrupa-Akdeniz Ortaklığı Projesi. ABD’nin BOP ile örtüşen bir sözüm ona demokrasi ve hakların gelişmesi için kurulmak istenen “proje”!
Bu proje de de Haçlı AB yine aynı taktiği kullanıyor, kendisi karar verip Akdeniz’de kıyısı bulunan ve ahalisi Müslüman olan devletlerin önüne kendi isteklerini koyuyordu!
Ve… Netice olarak ABD ve AB-Akdeniz Ortaklığı doğuyordu!
Ve… Bu küffar devletlerin NATO’yu emir eri olarak görmesinden daha tabii ne olabilirdi ki…
Bu proje daha sonra babası Katolik Macar, annesi Yunanistan’lı Seferad Yahudisi olan Sarközy’nin seçim propagandasında kullanılmış ve güya geliştirilmişti. Haçlı-Sion melezi Sarkozy Türkiye’yi AB’ne almamak için bizim bu Birliğe girmemizi teklif etmişti.
Ama dünya ekonomisini sömüren Haçlı emperyalist dünyada özellikle AB’nde ve ABD’nde sıkıntılar başlayınca Haçlı küffar tarafından ihtimal dar boğazları tahmin edilip tekrar arayışlara başlandı: Neydi dar boğazlar, çok kabaca sayalım mı:?
ABD’ndeki büyük ekonomik durgunluk, AB’nin kapısında duran ağır enerji dar boğazı, üye devletlerdeki ağır iktisadi deprem… Özellikle Yunanistan ağır bir yüktü, İspanya, İtalya ve Portekiz sıradaydı, v.s, v.s…
Üstelik Çin hızlı gelişmesine devam edip Afrika’ya süratle yerleşmeye başlamışken!
Çaresi yok muydu? Vardı elbette. Bu coğrafyalarda yeni yeni acılı meseleler yaratıp, isyan ve savaşlar çıkarmak, sonra bunları çözmek istiyor veya çözüyor görünmek gizli veya açık kışkırtıcılık yapıp ağabeylik taslamak, tarafları birbirine boğazlatmak için ürettikleri yeni silah teknikleriyle donanmış savaş makinalarını satıp bu gariban devletlerin sırtlarından para kazanmak, durmadan yeni sömürü alanları yaratmak.
Taliban’ı bunlar yaratmadı mı, Saddam’a silahları bunlar satmadı mı, Pakistan’daki nükleer silahlar kimin teknolojisi?
Ve… 60 milyar dolar vererek ABD’den silah sarın alan Suudi Kralı bu silahları kime karşı kullanacak?
Bir neyse daha, izninizle…
Netice olarak bu durumda üç hedef birbiriyle örtüşüyordu: Hedefte olan İslam ve Türk coğrafyaları bir türlü kendine gelemiyor, isyan ve savaşlar sebebiyle ekonomileri, alt yapıları ağır yara alıyor veya yok oluyor, kardeş kardeşi boğazlıyor, uzun yıllar sürecek kin tohumları ekiliyordu.
Buna karşılık bu iğrenç”
böl, parçala ve yok et” oyununda Haçlı küffar yeterli bulduğu anda devreye girip tarafları barıştırıyor ve kendi adamlarını başa getiriveriyordu: İşte Mısır, İşte Tunus…
Türkiye mi? Sormaya gerek var mı?
Böylece GOKAP devreye girdi, yani Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi, 8–11 Haziran 2004’te yapılan G-8 toplantısında böyle uygun gördü Haçlı ağababalar.
Yukarıda konu ettiğimiz Avrupa-Akdeniz Ortaklığı Projesine ters düşmeyen, hatta onunla yan yana yürüyeceği görüntüsünde olan GOKAP ne kadar da masum görünüyor değil mi?
Böylece Arap baharı palavrasının alt yapısı hazırlanmaya başlandı. İslam coğrafyaları karıştırılabilir, bölünebilir, halk nezdinde artık itibar kaybetmeye başlamış diktatörlere karşı isyanlar çıkarılabilir, şehirlerin, hatta devletlerin alt yapıları çökertilebilir, ekonomileri, kültür mirasları, gerektiğinde her şeyleri talan edilebilirdi.
Misal mi: Libya’da Kaddafi’nin büyük masraflarla, büyük emeklerle Trablus’a getirdiği, birinci sınıf olan devasa yer altı su kaynaklarını kim kaptı dersiniz? Evet, savaş uçaklarıyla Libya’yı bombalayan Fransa’nın uyanık Sarközy’si! Böylesi mükemmel bir suyu dünya pazarlarına satmayı planlayan Fransa sadece Libya’nın suyuna mı göz dikti acep? Elbette hayır, her şeyine ..
Evet, biz adımlara devam edelim:
Arap Baharının GOKAP için yeterli olmadığını söylemek için kâhin olmaya gerek yok: Hedef Türkiye’dir.
Gelişen hadiseler – hep söyledik- Türkiye’nin tam bir al-i Cengiz oyununun içine çekildiğini göstermektedir.
Ama… Bu tehlikeyi asla göremeyen devletlûlarımız Arap baharında başrol oynadıklarını sanırken NATO uçakları İzmir’den Libya’yı bombalıyordu.
Başdevletlûmuz Suriye için “sabrımız taştı” diyedursun dünya basınında “isyancılara Türkiye üzerinden Haçlı keferenin silahları gidiyor” iddiaları önemli haber olarak veriliyor ve bu ülkede kardeş kardeşi vuruyordu.
Kime yarayacaktı bu isyan ve Arap Baharı: Tekrar edelim: ABD ve AB elbette İsrail’in çıkarlarına yarayacak, yerle yeksan olan bu ülkelerin alt yapıları yine Haçlı keferenin şirketleri tarafından yenilenecek ve onların istedikleri adamlar başa getirilecekti nasıl olsa.
Ve… Elbette hem İsrail’e nefes aldıracaktı hem de uzun bir zaman kazandıracaktı.
Kimin umurundaydı Arap dünyasına demokrasi gelmesi?
Ve…
Biz bir de Haçlı Batı’nın füze kalkanını kabullendik. Dedik ki dostumuz İran’a karşı olmayacak, İsrail korunmayacak ve bilgilendirilmeyecek.
Ama… Ama… Ama acaba gerçek öyle miydi: 16.09.2011 tarihli Hürriyet Gazetesinin haberine bakalım:
“Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung Gazetesi’nin haberine göre, Türkiye ve İsrail’deki radarlar aynı veri kümelerine sahip ve ABD’deki bir veri merkezi üzerinden teknik açıdan doğrudan birbirlerine bağlı olacaklar.”
Biz bunlara dikkat kesilirken, öte yanda, bir yerlerde çok ciddi başka şeyler daha oluyordu! Birlikte bakalım:
İflasın kıyısında gezinen Yunanistan’a göbek bağıyla bağlı olan Kıbrıslı Rumlar yeni ağabey ile Doğu Akdeniz’de Kıbrıs kıyılarında sondaj çalışmaları başlayıp Türkiye’nin ikazlarına almıyorlardı!
Zira Kıbrıs Rum’u sağ yanını Sionist İsrail’e dayamış vaziyette. Öyle ki Hristofyas, New York’ta Yahudi Lobisinde baş misafirdi!
Türkiye ile ilişkileri iyice kekremsi hal alan İsrail, bizi Haçlı devletlerle sarmak gayreti içindeydi. Anlaşmaları buna göre yapmaya başlıyor ve Kıbrıs Rum liderine de bu amaçla ciddi imkânlar sunuyordu!
Hristofyas bu fevkalade önemli fırsatın üstüne atlıyordu. Elbette Filistin’e destek olma sözünü ve hikâyesini Gazze’ye bakan Akdeniz’in mavi sularına gömüveriyordu! Umurunda mıydı Haçlı Rum’un Sionist İsrail’in İslâm Gazze’de yapıp ettikleri?
İsrail, Kıbrıslı Rumlar ile imzalanması söz konusu olan ve uzun zamandır Telaviv’de masada tutulan Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşmasını derhal imzaladı ve sondaj başladı.
Aslında bu hikâye bu kadar yeni mi ? Elbette hayır! Şöyle bir geriye dönüp tarihi seyre kısaca bir göz atalım:
1979: Kiprianu dönemde de Rumlar Mısır ile petrol aramak üzere harekete geçiyor. Geçiyor ama karşılarında Rauf Denktaş vardır, kesin bir dille "Bu, bir savaş nedeni olur" diyor. Türkiye çok sert bir tavır koyuyor, araya BM giriyor, Rum tarafı durmak zorunda kalıyor.
2003: Kıbrıs Rum yönetimi 2003 yılında Mısır'la başladığı Doğu Akdeniz'de petrol ve doğalgaz arama anlaşmasına, 2007'de Lübnan, Suriye ve İsrail ile devam ediyor. Ama Türkiye engeline takılıyor.
2007 Şubat: Ama asla boş durmuyor Rum, Doğu Akdeniz'i kendi isteği doğrultusunda aklınca parselliyor, hidrokarbon arama ruhsatı ihalelerini tarihinde uluslararası arenaya açıyor…
2009: Güney Kıbrıs'ın sözde "münhasır ekonomik bölgesi" kavramı ile yine uluslararası oyunlara devam ettiğini görüyoruz. Panama bandıralı bir Norveç araştırma gemisiyle anlaşıp işe koyulduğuna, ama bu gemiye Türk savaş gemisinin müdahale ettiğine dair haberler çıkıyor Rum basınında.
Gelelim 2010 ve 2011’e:
17 Aralık 2010: Kıbrıs Rum yönetimi ile İsrail arasında imzalanan ve her iki ülkenin denizde münhasır ekonomik bölgelerinin (MEB) sınırlarını belirleyen anlaşma Rum Bakanlar Kurulu tarafından 2 Şubat 2011 onaylanıyor;
14 Mart 2011: Hristofyas'ın, İsrail'e yaptığı ziyarette, enerji en mühim konu olarak değerlendiriliyor.
Sonrasında Türkiye’den gelen tepkiye cevap olarak Rumlar Batılı Haçlılara, yani BM’ ve AB’ne şikayet ediyor Devletimizi.
14 Ağustos: Kıbrıs Rum Dışişleri Bakanı Markulli, Rum tarafının Doğu Akdeniz'de hidrokarbon aramaları konusunda "Türkiye'nin herhangi bir şey yapmaya cesaret edemeyeceğini" söylüyor.
KKTC yönetimi cevap olarak Rum yönetimini ikaz edip böyle bir girişimin tehlikeli olacağını ifade ediyor. Ama Rum yönetimi petrol ve doğalgaz aramasından vaz geçmeyeceğini ve sondaj çalışmalarına 1 Ekim'de başlayacağını fütursuz bir şekilde ilân ediyor.
Niye mi?
Çünkü arkasına Haçlı dünyasını almıştır, yeni küçük ağabey de yanı başındadır: Amerikan Noble Energy şirketi ve İsrail'in Delek adlı şirketi ile 25 Ağustos’da anlaşma imzalamıştır. Bu imza ile Rum yönetimi, "Afrodit" adı verilen 12 parselde petrol ve doğalgaz arama ruhsatını Noble Energy şirketine vermiştir.
Buna karşılık KKTC Cumhurbaşkanı Eroğlu Güney Kıbrıs’ın bu faaliyete son vermemesi halinde kendilerinin de araştırmaya başlayacaklarını, Rumlardan, iki taraf arasında müzakereler devam ederken bu gibi hareketlerin görüşmelere menfi etki yapacağını tekrarlıyor, sondaj çalışmalarının ertelenmesini istiyor;
9 Eylül 2011: Kıbrıs Rum lideri Hristofyas, Rum basınına açıklama yapıp her türlü tepkiye karşı Rum Milli Muhafız Ordusu'nun (RMMO) "teyakkuz halinde ve hazırlıklı olması gerektiğini" söylüyor;
12 Eylül: Eroğlu da Hristofyas'a hemen cevap veriyor, Kıbrıs Rum’unun orduyu teyakkuza geçirerek bir şey yapamayacağını, müzakerelerin devam ettiği sırada gerginliği artıracak sondaj ve arama çalışmalarını erteleme çağrısını tekrarlıyor;
14 Eylül: KKTC’yi ziyaret eden Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay da Kıbrıs Rum kesimini bu tür provokatif faaliyetlerden vazgeçmesini ifade ediyor;
15 Eylül: Dışişleri Bakanlığı, Güney Kıbrıs Rum’unun Adanın güneyinde sondaj faaliyetlerine başlaması halinde Türkiye ile KKTC arasında Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması yapılması hususunda mutabakata varıldığını bildiriyor;
16 Eylül: Kıbrıs Rum Dışişleri Bakanı Markulli, yine açıklamalarda bulunuyor. Rum yönetiminin uluslararası alanda "tatmin edici düzeyde siyasi destek" aldığını, ABD merkezli Noble Energy Inc. Firmasının platformunun araştırmaya başlamak üzere adı geçen bölgeye ulaştığını açıklıyor;
Aynı gün: KKTC'de yapılan toplantıda, Kıbrıs Rum Kesimi adanın güneyinde sondaj faaliyetlerine başladığı takdirde Kuzey Kıbrıs'ın Türkiye Cumhuriyeti ile Kıta Sahanlığını Sınırlandırma Anlaşması yapma, TPAO’na Kıbrıs deniz sahalarında arama ruhsatı verme konusunda karar alınıyor. Cumhurbaşkanı Eroğlu, Kıbrıs Türk tarafının Rum faaliyeti ile ilgili hassasiyetini Birliği’ne (AB) aktarıyor;
18 Eylül: Rum Dışişleri Bakanı Markulli, mahallenin büyükleri tarafından şımartılıp terbiyesizleşen küçük arsız çocuk edasıyla yine hakkımızda atıp tutuyor, aslında Türkiye’nin ABD merkezli Noble Energy Inc. firmasının platformunun araştırmaya başlamak üzere 12. Parseldeki sondaj noktasına ulaşmasına tepki göstermediğini, bunun, "son haftalardaki aslanlıklarının içi boş olduğunun kanıtı olduğunu " söylemek cesaretinde bulunuyor.
19 Eylül: Ertesi gün Hristofyas, Londra'da yaptığı açıklamada diyor ki: “Türkiye’nin Kıbrıs Rum yönetimini, hidrokarbon yatakları saptama araştırmaları dolayısıyla protesto etmeye ve gerginlik yaratmaya hakkı yoktur.”
Ve…. Aynı gün Rum radyosu şu haberi veriyor:
“Kıbrıs Rum yönetimi adına Doğu Akdeniz'de petrol ve doğalgaz sondaj. Amerikan Noble Energy şirketi Güney Kıbrıs açıklarında "Afrodit" ismiyle anılan 12. parselde sondaj sürecine akşamdan başladı.”
20 Eylül: KKTC Başbakanı İrsen Küçük, aşağıdaki bir açıklama yapıyor:
“ Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıs adasının güneyinde doğalgaz ve petrol sondaj faaliyetlerine başlaması adadaki çözüm şeklinin boyutunu değiştirecektir. Hak ve menfaatlerimizi korumak adına her türlü girişim ve direnci göstermekte kesin kararlıyız."
İşin en tuhaf ve hiç de gerçekçi olmayan yanı da bu açıklamaları yapan Rum yönetiminin kendi kesimlerindeki elektrik açığı dolayısıyla 16 Temmuz'dan itibaren KKTC'den elektrik almasıdır.
İnsanın aklına şu hakikat gelmiyor mu: Acaba KKTC aynı durumda olsaydı Rum ne yapardı?
Sonra…
2 Ekim 2011 tarihli Hürriyet Gazetesinin haberine göre Rum kesimi diyor ki: “Türkiye ile işbirliği yapabiliriz ama şartlarımız var.”
Devamını okuyalım:
Kıbrıs Rum yönetimi Ticaret Sanayi ve Turizm Bakanı Andoniadu, Türkiye ile Güney Kıbrıs'ın petrol ve doğalgaz konusunda işbirliği yapabileceğini iddia ederek, ancak Türkiye'nin, Güney Kıbrıs'ın ileri sürdüğü “egemenlik haklarına” saygı gösterip Kıbrıs sorununun çözümünü ileri götürmesinin şart olduğunu savundu. Praksula Andoniadu, Rum yönetimi lideri Hristofyas'ın, “Kıbrıs sorunu çözülmese dahi Kıbrıslı Türklerin doğalgazdan yararlanacağı” açıklaması hatırlatılarak, Rum yönetiminin bu konuda nasıl hareket etmeyi planladığıyla ilgili bir soru üzerine, Hristofyas'ın açıklamasının, Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi hedefine olan bağlılığını vurguladığını ifade etti.”
Arkasından Rum Yönetimi başka şey de diyor: İşte Rum Yönetiminin Kathimerini gazetesi gazetesinde yayınlanan ve AA ‘dan alınan habere konu olan ifadeleri:
“Rum yönetiminin imtiyaz hakkı vereceği şirketleri seçmede, İngiliz, Rus ve Fransız şirketlere öncelik tanımak eğilimindedir. Rum yönetimi parselleri, “Kıbrıs çevresinde, kendisi açısından bir kalkan olarak işleyecek bir çıkarlar dokusu yaratacak” şekilde paylaştırmayı planlıyor. İkinci tur imtiyaz dağıtımı, Doğu Akdeniz'deki 13 parselden geriye kalanların (12 numaralı parsel Noble Energy'ye verildi) tamamıyla değil, 3-4 tanesi ile ilgili olacak.”
Kathimerini gazetesine göre bir Rum hükümet yetkilisi, önceliğin Rus Gazprom, Fransız Total ve Gaz de France, Amerikan Chevron ve Norveç'in Norway's Statoil şirketlerine verileceğini söylüyor!!!.
Anlaşılacağı üzere, Rum küffarı bütün Haçlı dünyasını hadiseye ortak etmek akıllılığına soyunuyor!
Konunun ekonomik boyutuna gelince:
Noble Energy şirketinin üst düzey bir yetkilisi diyor ki:
Kıbrıs Rum kesimin tek yanlı parsellediği "12. ve 3. parseldeki yataklar "çok büyük." Bu iki parselde bulunan yataklar Avrupa'nın önümüzdeki 100 yıllık enerji ihtiyacını karşılayabilecek ölçüde."
10 Aralık 2003 günlü Hürriyet Gazetesinin haberine göre Serdar Denktaş bu konuda açıklamalarda bulunuyor. Okuyalım mı: ?
“Bir süre önce, Kıbrıs'ın kuzeyinde Girne-İskenderun arasında ve güneydoğuda; Kıbrıs-Suriye-Lübnan-İsrail-Mısır arasındaki bölgede dünyanın en zengin gaz ve petrol yataklarının olduğunun ortaya çıktığına dikkati çeken Serdar Denktaş, bütün bunların bilindiğini, ancak diğer tartışmalar yanında bunların gözden kaçtığını, yeterince üzerinde durulmadığını anlatmıştı. “
Sözlerine şöyle devam ediyor Serdar Denktaş:
"Bu tespitler ışığında iddiamız şu: AB ve ABD Kıbrıs adasının tümünü AB'nin içine almak suretiyle, Mayıs'ta derhal, Doğu Akdeniz'deki petrol ve gaz rezervlerimizin tümünü kontrol altına almaya çalışıyor. Bunu yaparken iki hususu göz önünde bulunduruyorlar, birincisi Türkiye'yi bu rezervlerin uzağında tutabilmek, ikincisi de başlatmış oldukları çalışmalara uluslararası hukuk kılıfı uydurmaya çalışmak.”
“ABD’de Miami Üniversitesi Temiz Enerji Araştırmaları Direktörü Prof. Dr. Nejat Veziroğlu, 30 Aralık 2001’de Türkiye’de katıldığı bir TV programında “Amerikalı petrol uzmanları Kıbrıs adası ile İskenderun arasındaki bölgede denizaltında zengin petrol ve doğalgaz kaynakları mevcut olduğunu söylüyorlar” derken, diğer yandan, Amerika’nın, dünyadaki petrol ve doğalgaz rezervlerinin varlığını büyük bir özenle gizlemeye çalıştığı, hatta rezerv mevcut değildir dediği bile bilinir. Bu da bu yönde yürüttükleri politikanın ne denli gizli yürütüldüğünün göstergesidir. Herhangi bir bilgi kaçağını ise anında yalanlayarak, işbirlikçilerini hemen devreye sokup, dikkatleri başka yöne çekmeyi günümüze kadar büyük bir başarı ile yapmışlardır.
Bu durumu açıklayacak birçok örnek sayabiliriz. Yıllar önce , Amerika tarafından Azerbaycan’ın Şahdeniz bölgesinde, Sibirya’da , Rusya’da, Kazakistan’ın Kaşagan bölgesinde petrol ve doğalgaz yatakları yoktur denmesine rağmen, bir süre sonra sözde mevcut olmayan rezervlerden petrol ve doğalgazın fışkırmaya başladığı bilinmektedir.(10)
Özün özü: Bu Sionist - Haçlı birliğinin neden Kıbrıs Rum Kesimini alelacele AB’ne aldığı ortaya çıkıyordu, Türkiye’nin içine düştüğü al-i Cengiz oyunu da!
Haçlı Batı ile Sionizm Ahtapotunun ne yapmak istediği artık açık seçik belli değil mi:?
Türkiye Suriye üzerine sürülmek, Suriye üzerinden İran ve Rusya ile ilişkiler koparılmak hedefleniyor. Bir taşla birkaç kuş vurularak Arap Baharı palavrasıyla devam eden domino etkisi senaryosu ile Türkiye bölgesel bir savaşın içine çekilmek isteniyor;
Suriye ile olan sınırımız terörle ilgili olarak hareketlendirilmek isteniyor;
Yine emperyalist ABD ve AB Haçlısının bize dayattığı “füze kalkanı” meselesi ile Türkiye’nin İran ve Rusya ile sakin giden ilişkileri gerginleştirilerek bu devletlerle kurulacak yeni siyasi ortaklık ve anlaşma ihtimalleri yok edilmek isteniyor;
Batı Haçlı medyası tarafından ısrarla Türkiye dünya kamuoyuna sadece Arap dünyasının lideri olarak tanıtılıyor. Konuşmayı çok seven devletlûlarımız da bunlara imkân sağlıyor. Öte yandan bu liderliğin aslında içi boş olduğu da aynı medya tarafından el atından, satır aralarına özellikle sokuşturulan haberlerle anlatılıyor. Elbette bu hal ileride Arap dünyasına karşı Türkiye aleyhine kullanılacak çok önemli bir dosya olarak hazırlanıyor;
Kanlı terör örgütü artık AB tarafından çok açık bir şekilde bir şekilde destekleniyor. Çeşitli finans kuruluşları, medya, siyasiler ve akademisyen artıkları Güney Doğu’da cirit atıyorlar. Son haberlerle yine İsrail’i ve Almanları başrolde görüyoruz.
Türkiye çok hızlı bir şekilde konfederasyona savruluyor;
Böylece emperyalist Haçlı ABD, AB ve Sionist ittifakın, bunların güdümünde hareket etmek zorunda kalan ve zayıflamış Türkiye ile her türlü pazarlığın çok daha kolay olacağı hesaplarını çok önceden ve pek mahir bir şekilde, en ince ayrıntılarına kadar yaptığı – Osmanlı da aynı oyuna düşmüştü ne yazık ki – buna göre GOKAP’ın ilk sırasında Türkiye’nin olduğu anlaşılıyor…
KKTC ve elbette Kıbrıs Türkü tarih sahnesinden silinmek isteniyor!
Elbette şu soru aklımıza geliyor: Bütün bunlar tamam da devletlûlarımız ne yapıyor:
1978 doğumlu Piri Reis Araştırma Gemisini araştırma yapmak üzere Akdeniz’e gönderdi!
Politis gazetesi de şu haberi yazdı:
“Türkiye hesabına araştırmalar yapan iki Norveç gemisinin dünden itibaren Baf'ın güneybatısında bulunduğunu ileri sürdü. Gazete bu arada Noble Energy'nin 12'nci parseldeki çalışmalarının, Türk savaş gemisi tarafından, uzak bir mesafeden takip edilmeye devam edildiğini savundu. “
Rum Gazeteleri kıyameti koparıyor. KKTC’ni ve Türkiye’yi her ulaştıkları yere şikâyet ediyorlar.
Misali yine Politis gazetesi’nin haberi ile verelim:
“ Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'ndeki (AKPM) Kıbrıs Rum üyeleri, "enerji araştırmaları ile ilgili olarak Kıbrıs Cumhuriyetinin egemenlik haklarına karşı Türk tehditleri" konulu yazılı açıklama sundu.”
Haçlı Rum hem sondaj çalışmalarına başladı, Sionist ile kol kola Doğu Akdeniz’i paylaşma iştahında, hem de yüzsüzce bizi ağababaları kefereye şikayet ediyor, kıyameti koparıyor.
Ve…
Ve… Son gelişme: Bizim devletlûlar “ ABD stratejik dostumuz “ derken, ABD küffarı bekleneni yapıyor! İşte Walt Street Journal’in basına düşen haberi:
“Gazete güvenilir kaynaklara dayandırdığı haberinde, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın kapalı kapılar ardında Türk yetkilileri, petrol ve doğalgaz tartışması konusunda Kıbrıs’a yönelik tehditlerinden geri adım atmaları yönünde uyardığını öne sürdü.
Clinton ayrıca Kıbrıs Rum kesimine ait olarak tanınan sularda petrol arama çalışmaları yapan Noble Energy adlı şirketin bir Amerikan firması olduğunu hatırlattı. Makaleye göre ABD’li üst düzey yetkililer Türkiye’nin Filistin’e donanma eşliğinde gemi yollaması halinde iki müttefik arasında silahlı karşılaşma riskinin artmasından da endişe ediyor. Ayrıca Washington’dan bazı strateji uzmanlarının ABD Başkanı Barack Obama’ya Akdeniz’de ‘kırmızı çizgiler çizmesini’ tavsiye ettikleri ancak bu durumun Ankara’yı sinirlendirebileceği belirtildi.”(11)
Evet… Hilary Nine’nin bu haşin ikazı doğru ise:
1978 doğumlu Piri Reis yine araştırmalara devam edecek mi, Sahi ne kadar teknolojik donanımlı ki Noble karşısında?
Ya Norveç gemileri? Hilary Ninenin tehditlerini duydukları anda ne yaptılar, şu anda ne yapıyor dersiniz? Akdeniz’in mavi ve çok tuzlu(!) suları fazla sıcak deyip kendi sakin ve soğuk sularına doğru hızla yol alıyorlar mı acep?
Takdir sizlerin!
Ayrıca… “Yes be Annem”cilerin ikinci ağababası Mehmet Ali Talat da Türkiye ile KKTC’nin kıta sahanlığı ile ilgili anlaşmasına, aynen Haçlı Rum gibi, çok karşı imiş! KKTC meclisindeki oylamada bu anlaşmaya ret oyu vereceğini söylüyor Kanal T’de. (12)
Mehmet Ali Talat gibiler kendilerini hiç saklamadılar aslında. Türkiye’yi işgalci gördüklerini hep söylediler. Esas hata Kıbrıs Müslüman Türk’ünü bir kalemde feda etmeye kalkanlarda değil midir?
Takdir yine sizlerin!
Bütün bu satırlardan sonra ifade etmek isteyeceğimiz hülasa şudur: Arap Baharı palavrası büyük oyundaki ana planın bir dilimidir, füze kalkanı başka bir dilimi… Patrikhane ve vakıf hikâyeleri başka dilimi, Türkiye’nin Suriye ile kapıştırılmak istenmesi diğer dilimi, kanlı terör örgütü öteki dilimi, Kıbrıs, Adalar ve Doğu Akdeniz ayrı bir dilimi…
Bütün bu dilimlerin toplamı olan bu dehşet planının başarıya kavuşması için Türkiye’nin çökertilmesi gerekiyor. İlk adım da konfederasyondur, milli ve üniter yapının konfederal hale getirilmesidir. Çünkü Türkiye kilit devlettir. Açıldığı an Türk ve İslam coğrafyaları paramparça edilip bu kirli oyun başarıya ulaşacaktır…
Dileriz ki Sevgili Türkiye’miz buna izin vermez…
Madem güzelim şarkılarımızla başladık satırlarımıza, bu zor konuya burada bir virgül koyalım, iktidar gücünü gafletle kullananların da duyması dileği ile sözleri III. Murad Han’a ait olan nefis ilahiyi dinleyelim:
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
KAYNAKLAR
1- Saygı Öztürk: Star Gazetesi, 22 Nisan 2002
2- Şanlı Magosa Müdafaası,, Önce Vatan Gazetesi , 24 Eylül 2011
3- Oğuz Kalelioğlu: Barış Harekâtında Magosa Savunması, Diyanet Dergisi, 2001, 127.sayı
4- Saygı Öztürk: Star Gazetesi, 22 Nisan 2002
5- Cumhur Evcil: Şanlı Magosa Müdafaası,, Önce Vatan Gazetesi , 24 Eylül 2011
6- Sadi Somuncuoğlu: Sorunlarla Belgelerle Kıbrıs Çözüm mü Çözülme mi, Ankara,2003, s.51-52
7- Züleyha Kahraman: Dektaş: Annan Planı Kıbrıs Meselesini Bilmeyenler tarafından Hazırlandı, 30.05.2003, www.abgs.gov.tr
8- Sadi Somuncuoğlu: Kapana Düştü Türkiye’m, 2005, Bilgi Yayınevi, Ankara, s 311-314
9- Prof. Dr. S. Rıdvan Karluk: Güney Kıbrıs’ın Gümrük Birliğine Katılım Sürecinde Karşılaşılan Sorunlar, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi Cilt: 5, No:2, 2006, s. 69-89
10- Hüseyin Bardak: Kıbrıs Avrupa için Petrol Kaynağı mı, Kıbrıs Gazetesi, 27 Temmuz 2011
11- ABD’den Türkiye’ye Uyarı: Milliyet Gazetesi, 09.10.2011
12- Cihan Haber Ajansı: 07.10.2011 – 15: 08