Bu yazı Baybars’lara ve Baybars ruhlulara yazıldı.
Allah’ın selamı üzerlerine olsun…
Yaşlı kadın iki gence büyük bir dikkatle baktı. Biri daha uzun boyluydu. Koyu renk, düz saçları omuzlarını aşmış, yanık teni iyice esmerleşmişti. Güçlü ve sıhhatli görünüyordu. Heybetli bir hali vardı. Başını yere eğdiğinden yüzü tam görülmüyor ve ruh hali anlaşılmıyordu.
Diğer delikanlı da kuvvetli görünüyordu ama başı eğik olan çok farklı idi.
Düşündü yaşlı kadın. Her iki delikanlı da pek çok işe yarayabilirdi. Oğlu kendinden rica etmiş, gidip bu delikanlıları görmesini, başkalarına da bakmasını istemişti.
O sırada başı eğik delikanlı hatıralara dalıp gitmişti. Gözünün önünden çocukluk yılları geçiyordu. Ne güzel günlerdi o günler. Bıyıkları terlemeye başladığında en sevdiği şey arkadaşlarıyla çılgınca at yarıştırmaktı.
Bozkırın sabahında, akşamında güneş ışıklarıyla renk bayramında olan ufuklara, nazı şafaklara doğru rüzgârlarla uçup gitmek…
İçi buruldu, gönlü bulandı. Ne çok özlüyordu o günleri. Bazen düşlerine giriyor, nal sesleri, at kişnemeleriyle, sonsuz ufuklara açılan bozkırlarla dopdolu bu hasret rüyalarından gözleri yaşararak uyanıyordu.
Vatanından, ilinden, oymağından kim bilir ne kadar uzaklardaydı. Yıllardır oradan oraya savrulurken yaşı yirmiyi bulmuştu.
O günü hatırladı, o kara günü. Dost diye güvendikleri tarafından baskına uğramışlardı. Gözünün önünde yaşadığı katliamda sevdikleri savaşarak ölmüşlerdi.
Hep düşünüyordu, içi yanarak akıl yürütmeye çalışıyordu: Hayatı böyle olmamalı, düşmanları cezasız kalmamalı idi.
Yavaş yavaş başını kaldırdı. Önce uzak ufka hüzünle baktı. Gözünün önünde tekrar katliam sahnesi canlandı. Büyük bir nefret dalgası gönlünü geçip bakışlarında karar kıldı. Birkaç metre ötede duran tüccara bakarken tiksinti hissetti. Nefreti daha da yoğunlaştı. Sonra farkında olmadan diğer insanlara dönen bakışları en önde duran ve kendisini seyreden yaşlı kadında durdu. Göz göze geldiler.
İşte o an zaman durdu sanki!
İşte o an Yüce Allah dünya tarihinin değişme, hatta kırılma noktasını hakikat alanına indiriverdi!
Ve…
İşte o an kadın büyük bir şaşkınlık yaşadı, içini ürküntüler kapladı. Yüreği titredi. Tuhaf bir korku gelip kalbinin baş köşesine oturdu. Kendi kendine söylendi:
“-Aman Ya Rabbi bu nasıl bakış böyle? Bunu beğenirsem, bu uğursuz bakışlı gök gözlüyü, hanemize de uğursuzluk bulaşır. Üstelik gözünün birinde beyaz bir leke var. Evet çok güçlü, çok alımlı bir delikanlı. Ama bu bakışlardan çok ürktüm. En iyisi oğluma öteki genci almasını söyleyeyim.”
İşte o an – başka bir ifade ile üstüne basa basa, altını çize çize söyleyelim- o yaşlı kadının bir anlık ürkmesi ve gök gözlü, esmer tenli, uzun boylu delikanlıdan vaz geçmesi ile Orta Doğu’nun, Türk İslam Dünyasının, Orta Asya’nın hatta dünyanın kaderi ve talihi değişiyordu!
Niye mi?
Efendim…..
Yıl 1240 civarı idi ve yer Hama!
“Hama’daki yer neresi mi” derseniz köle pazarı nereye kuruluyorsa orası!
Yaşlı kadın “Hama sahibi El Melik El Mansur”un validesi idi. (1) Oğlu çok genç olduğundan her şeyi annesine danışırdı. Köle almak için de validesinden yardım istemişti.
İhtiyar hanım eve gelip olanları oğluna anlatınca genç emir iki köleyi de almaktan vaz geçti!
Ama o gök gözlü delikanlının hemen talibi çıktı. Hama kalesinde göz altında bulunan, Mısır Eyyubilerinden El Melik El Salih Necm üd-din Eyyüb’ün kölesi olan Aytekin tarafından derhal satın alındı.
Kısa bir müddet sonra Mısır’ın Meliki kölesi Aytekin’i affetti. O da satın aldığı köleleriyle Mısır’a, efendisinin yanına döndü. Elbette yanında satın aldığı gök gözlü, çok uzun boylu, gök gürlemeli sesli delikanlı da vardı.
Şimdi…” Bu gök gözlü, yakışıklı delikanlı bir baktı, Yüce Rabbin izni ile dünyanın kaderi nasıl değişti” diye sormak lazım değil mi? Hem bu gök gözlü genç de kim” diye sorarız değil mi?
Yazının devamını okumadan önce gözlerinizi yumunuz lütfen ve düşününüz, acaba kim bu gök gözlü?
Evet… Bu gök gözlü, bir Kuman, yani Kıpçak Türk’ü idi. “Hazar denizinin kuzeyinde Ural nehrinin kıyısında Atırav şehri civarında (2) Kıpçak ülkesinde doğmuştu. Hanlar sülalesindendi. 14 yaşına kadar Kıpçak çöllerinde kendi boyu ile mutlu bir çocukluk geçirmişti.
Ama… Moğollar Kırım civarına gelince Ulak hükümdarı Üner Kaan’dan Yardım istemişti boyunun liderleri. Bu Kaan’ın yardımı ile Azak denizinin batısına geçmişlerdi.
Ancak Üner Kaan hain çıkmış, yardım ettiği Kıpçak Türklerinin bu boyuna baskın yapıp yağmalamış, katliamla insanları öldürüp sağ bıraktığı gençleri de köle olarak satmıştı.
Büyük çilelerle oradan oraya savrulan delikanlı sonunda Mısır’lı Melik’in kölesi olmuştu…
Bu gök gözlü köle eğer o gün bakışlarıyla yaşlı kadını tedirgin etmeseydi Hama sahibi El Melik El Mansur”un sarayında hayatını köle olarak geçirecekti. Belki dünya güzeli bir Arap dilberle evlenecek, çoluğa çocuğa karışarak sıradan hayat gaileleri ile yaşayıp gidecekti.
Ama sert bakışları ve mavi gözleri sebebiyle Hama Meliki tarafından satın alınmayınca ruhu hep özgür kalan köle bu defa Mısır diyarına savruluyordu.
Mısır’da kader onun karşısına asıl sahip El Melik El Salih Necm üd-din Eyyübi’yi çıkarıyordu. Melik Salih bu genç köleyi çok beğeniyor, çok iyi bir asker olacağına kanaat getirip bahriyeye alıyordu.
Haçlı kefere her zaman İslam topraklarına karşı açtı ve hep emperyalistti. Fransa Kralı Lui Mısır’ı istilaya kalkınca Dimyat ile El Mansure arasında büyük bir muharebe olmuş, bu savaşta o gök gözlü Kıpçak Türkü öylesine büyük kahramanlıklar yapmıştı ki adı bir efsane olup adı dilden dile, ilden ile dolaşmaya başlamıştı.
Evet... Bu efsaneleşen ad mı neydi?
O isim Deşt-i Kıpçak’lı Baybars idi…
Türk tarihinin en önemli şahsiyetlerinin başta gelenlerinden olan Baybars son derece korkusuz, müthiş bir cesaret timsali, uzak ufukların en sonunu düşünerek, imkansızları imkanlı kılan fevkalade cesur kararlar alan, kimilerine göre acımasız, ama halka karşı çok merhametli muhteşem bir Türk idi.
Hayatı hakikaten bir esatir, bir destan ve ancak efsanelerde yaşanacak kadar masalsı ve hayranlık uyandırıcı.
O’nun dünya tarihini nasıl değiştirdiğine gelince, tarihe şöyle bir bakalım:
Moğolların dünyayı kasıp kavurduğu dönem… Anadolu Selçuklu Moğolların sömürgesi durumunda. Bu, öyle bir hal ki vergi toplayan basit bir memuru bile onlar tayin ediyor ve bunlar ya Moğol çerisi oluyor veya Farisi.
Türkçe unutulmuş, Farsça konuşuluyor Selçuklu saraylarında ve baş vezirler de genellikle Farisi.
Moğollar herhangi bir aksaklıkta Anadolu’daki Türkmenleri basıp perişan ediyorlar, kimi zaman da katliam yapıyorlar.
İslam dünyası derin bir yeis içinde ve sultanlar, emirler can derdine düşüp Moğolların emirlerine girmişler.
Vaziyet böyle iken genç Memluklu komutanı Baybars Moğol ordusunu Ayn-ı Calut’da ikinci defa yenip perişan ediyor…
Bu savaş çok önemlidir. “Zira Ayn-ı Calut savaşı dünya tarihine etki yapan. dönüm noktalarından biridir.”(3) Bu savaşın dünya tarihini değiştiren en önemli neticesi Moğolların artık durdurulabilir olduğu ortaya çıkması, Türk İslam dünyasının kendine güveni yeniden kazanmaya başlamasıdır.
Bu savaş fevkalade mühimdir. Zira “Memlukların Ayn Calut’ta kazandıkları zafer ve istilacıların önünü kesmeleri”nin(4) ve ardından gelen Moğol yenilgilerinin en önemli neticelerinden biri Haçlı Moğol ittifakının kırılması, dolaylı etkisi de can çekişmekte olan Anadolu Selçuklu’nun yerine türeyen beyliklerin arasından Osmanlı’nın temellerinin yavaş yavaş atılmasıdır.
Tekrar edelim, bu savaş Türk İslam Tarihinin en mühim savaşlarından biridir. Zira Ayn-ı Calut zaferinden sonra efsane haline gelen komutan Baybars, bu zaferin tabii neticesi olarak kısa bir süre sonra Memluklu Sultanı olarak tahta oturmuştur.
Son derece yüksek bir siyasi deha olan Sultan Baybars başa geçer geçmez parçalanmış, bölünmüş İslam coğrafyasını toparlamaya çalışmış ve kısmen de başarı kazanmıştır. Kendi ülkesinde ve tesir alanında çok kuvvetli bir birlik tesis etmiştir. Haçlı dünyasının Orta Doğu ve Anadolu coğrafyasına uzanan kolunu kesmiş, bu coğrafyadaki kefere nüfuzunu yok etmiştir. O zamanki Mısır’ı son derece mamur hale getirmiştir.
Yıldırım gibidir, sırlıdır, ketumdur, aklından geçenleri paylaşmayı asla sevmez… Yanında kendine çok bağlı olan yiğitler yiğidi silah arkadaşları vardır ve hepsi de Türk’tür.
Uzun hikaye… Destansı bir hayat yaşar Deşt-i Kıpçak’lı Baybars, efsanelerle dolu, inanılmayacak kadar müthiş bir hayattır bu.
Mısır, Suriye, Irak, bir işareti ile sultanların önünde diz çöktüğü kudretine, gücüne ve dirayetine şahitlik etmiştir o uzun saçlı Kıpçak Türkünün.
Moğolların mandası haline gelen, onların karşısında halkını, özellikle Türkmenleri koruyamayan Anadolu Selçuklular canlarından bezmişlerdir. Fars kökenli başvezir Muiniddin Pervane mektuplar yazar Sultan Baybars’a gizlice, ondan yardım ister!
Hülasa edelim: Sultan Baybars bu teklifi kabul edip Anadolu’ya gelir! Gelir ama Muiniddin ikili oynamaya çok alışkındır ve Anadolu Selçuklu ileri gelenlerinin Moğollardan ödü kopmaktadır. Baybars’ın daveti kabul edip gelmesini duyduktan sonra Abaka Hanın neler edeceğini düşünüp kaçacak delik ararlar. Baypars Tarihi bu konuda şöyle yazar:
“Sultan Gıyas ad-din bütün serveti ile buradan çıkıp Tokat’a gitti ki Kayseri’den Tokat dört günlük yoldur.”(5)
Moğol hakanı Abaka Han bu hileli ve ikili oyunları çözer de Muiniddin Pervane’nin başını alıverir.
Ama… Tekrarda fayda var; Sultan Baybars Türk- İslam tarihindeki baş rollerden birini oynamış ve devran bir daha geri dönülmeyecek şekilde değişmiştir:
Moğol –Haçlı ittifakı kırılmıştır;
Çökmekte olan Anadolu Selçuklu’nun üstünde var olan Moğol baskısı ağır yara almıştır. Bu hal daha sonra tarih sahnesine çıkacak olan Osman Gazi’nin önü açılmıştır;
Türk- İslam dünyasıyla daha yakın temasa geçen Moğol İlhanlı’lar süratle Türkleşmeye ve şehirleşmeye başlamışlardır. Netice itibarıyla Müslüman olmuşlar, İslam düşmanı olan ilk hakanlardan sonra Moğol ilhanlar ve Noyanları kutsal dinimizi tercih ederek büyük hizmetlerde bulunmuşlardır.
Sonra ne mi olmuştur?
Rivayet muhtelif: Kimi kaynaklar 57 yaşına gelen yiğit Kıpçak en güçlü çağındayken dizanterinden vefat ettiğini yazar.
Kimi kaynaklar içtiği kımıza ağu katıldığı ve böylece uçmağa vardığını söyler.
Ama en güzeli ve en hüzünlüsü de şudur: Sultan Baybars Deşt-i Kıpçak’ı hiç ama hiç unutamaz… Vatanı onun için bir türlü kavuşamadığı güzeller güzeli, esrarlı bir sevgilidir.
O sevgiliye olan hasreti giderek öylesine kuvvetlenir, özlemi yiğitler yiğidi Baybars’ı öyle bir hale getirir ki 57 yaşındayken, bir gece sarayından gizlice çıkar ve atını sürer esrara… Kıpçak Çölüne doğru karanlıklarda kaybolur…
Türkçe konuşmaktan ve töresinden asla vaz geçmeyen gök gözlü, uzun saçlı koca Türk verdiği sözde durur, asla ihanet etmez. Halkına pek merhametli ve çok adildir. Ufuk ötesini görmekte ve tedbir almakta çok mahirdir.
İşte Türk budur, Türk denince işte bu ilkeler ve işte bu hayat gereklidir…
Şimdi,
diyorsunuz değil mi, Ya şimdi?
Şu İslam devletlerine bakınız, insanın içi acıyor. Emperyalist batının demokrasi palavralarıyla, onların silahlarıyla kardeş kardeşi boğazlıyor.
İşte Mısır, işte Libya… Kardeş kardeşi yok etti aylarca. Şu sokak çatışmalarına bakınız, bunlar mı devlet yönetecekler? Biz de İzmir ile bu kanlı oyuna dahil olduk!
Ya Suriye? Yine aynı oyun oynanıyor.
Ya biz?
Bize Suriye’yi tepeletmeye çalışıyor kefere haçlı.
1639 Kasr-ı Şirin ‘den bu tarafa savaş etmediğimiz İran ile karşı karşıya geldik. İpleri germek için elinden geleni yapıyor emperyalist haçlı.
Emperyalist haçlı bizim adımıza açıklamalarda bulunuyor…
Diyeceksiniz ki “ ama son günlerde terör konusunda çok başarılı işler yapıyoruz ABD ile birlikte. Bölücü kanlı örgütü ve siyasi uzantısı olan KCK’yı köşeye sıkıştırmaya başladık.”
Öyle mi? Neyin karşılığında:
Her girdiği ülkeyi yerle bir etmeyi kural haline getiren ABD Irak’ı da perişan etti, güya oradan çekildi. Şimdi Irak’ın kuzeyindeki kukla devleti bize ihale etmek zorunda.
İş bu sebeple PKK’yı sonuna kadar kullanan ABD Kürt- Türk Konfederasyonu için şartların oluştuğunu, artık bu bölücü kanlı örgütünün fonksiyonunu tamamladığını kabul edip terör kartını – daha sonra kullanmak üzere- masadan çekiyor. Bu yüzden kanlı ve bölücü örgüt ile ilgili istihbari bilgi akışı sağlanıyor.
Devletlûların on senede iyi semirttikleri ve bayındır hale getirip şımarttıkları bu kukla devleti Türkiye’ye ortak edeceğiz kendi elimizle ve böylece konfederasyona gideceğiz, ABD haçlı keferesinin dayatması böyle.
İşte bu sebeple Anayasamızı değiştireceğiz ve milli ve üniter yapımızı çok uluslu, çok dinli, çok hukuklu hale getirip konfederasyon yolunu açacağız şimdiki devletlulara göre…
İşte bu sebeple milli devlet felsefesine sahip çıkan ne ve kim varsa saldırıya uğradı sevgili Türkiye’mde: Önce itibarsızlaştırıldı, küçük düşürüldü. Yetmeyince hapishanelere tıkıldı.
İşte bu sebeple yargıya el atıldı, basın devşirildi, iş adamlarına aba altından ağır sopalar gösterildi.
Yeterli bulundu mu haçlı kefere tarafından? Hayır: Suriye’yi köşeye sıkıştırmak, hatta işgal ettirilmek için ellerinden geleni yapıp baskılar kuruldu Türkiye üzerine.
İran ile karşı karşıya getirmek için yeni yeni senaryolar geliştirildi, uygulamaya kondu.
Devletlular İnşAllah karşı durabilirler!
Pekiyi de neden bütün bu ahlaksızlıkları yapıyor kefere haçlı ABD?
Çok açık: Bir taşla çok kuş vurmak. Tekrar bir durum tespiti yapalım:
Öncelikle yanına Rusya’yı da alan Çin’i Afrika ve Orta Doğu’dan atmak ABD’nin en öncelikli amacı. Zira su ve enerji kaynaklarına sahip olma ve talan etme iddiası daimi.
Buna karşılık Çin de bu coğrafyalardaki enerji kaynaklarından faydalanmak istiyor ve özellikle Kaddafi liderliğindeki Libya’da ve Sudan’da büyük yatırımlar yapmıştı.
Rusya tekrar SSCB günlerine dönmekte kararlı. Bu sebeple ABD ile gizli bir kapışma halinde. Suriye’ye yapılması düşünülen her türlü yaptırımı bu sebeple veto ediyor. Enerji kapma savaşını sürdürmek zorunda. Şangay Beşlisi’ne dahil olan Rusya Suriye’yi eski arka bahçesi olarak korumak durumunda.
Şii Arap dünyasının tabii hamisi durumunda bulunan ve çok önemli enerji kaynaklarına sahip olan İran Hizbullah’ı, elbette Beşar Esad yönetimini desteklemek zorundadır. Zira Siyonist İsrail’i durduran şii yönetimli Suriye saldırgan haçlı – Siyonist ittifakına karşı İran’ın ilk ve çok önemli bir kalesidir.
ABD şii yayını kırmak ve İslam Dünyasında ağır bir şii- sünni kırılma yaratmak mecburiyetinde.
Niye? Eğer bu yay kırılır da İran’a diz çöktürülürse su ve enerji kaynakları yönünden çok önemli olan Orta Asya kapıları haçlı emperyalist kefereye tam açılmış olacaktır.
Ama… Afganistan’da ve Pakistan’da büyük hüsrana uğrayan emperyalist ABD artık ekonomik şartlar sebebiyle bu ahlaksız ve kanlı saldırıları devam ettirmek istemiyor ve maşa kullanmak mecburiyetinde.
Ve… Türkiye BOP eş başkanlığı masallarıyla inandırılıp sünni İslam dünyasının liderliği ve hamiliği payesiyle ileri sürülmek isteniyor. Böylece Türkiye ABD’nin çıkarlarını koruyan, kefere elinin yanmaması için ateşe sokulan maşa haline getirilmek isteniyor. Dolayısıyla Siyonist İsrail’i de koruması istenmektedir.
Aklımıza ister istemez şu soru geliyor: Ne oldu One minute?
Neyse….
Bu büyük ve dehşetengiz oyunda ilk adım anayasadaki vatandaşlık tarifini yapılan cümlede yapılacak bir kelimelik değişikliktir, yani Türk yerine Türkiye’lilik kelimesi… Gerisi laf ü güzaftır.
“Ne olur bir anayasada sadece bir kelime değişse” demeyelim, Bu kelime değişikliği Türkiye’nin çözülmesinde kilit rolü oynayacaktır.
Şimdi…. Dönelim tarihe ve gidelim çözülmekte olan Anadolu Selçuklu’ya ve dönek başvezir Muiniddin Pervane’ye.
Sahi, bu dönemin Muiniddin Pervaneleri ne kadar da çok değil mi?
Ve….
Deşt-i Kıpçak’lı yiğitler yiğidi Baybars’a gelirsek… İç çekerek gönülden bir “İnşAllah bir Baybars daha gelir” deyip ümit edelim.
Ve… Bu umudu asla yitirmeyelim. Çünkü Türk sonsuz ufuklara aşıktır, sırlı ve ebedi umutların sahibidir. Bu müjdeli umuda dair misalimizi usta şair Mehmet Ali Kalkan’ın dizelerinden verelim:
Ufuk bildim hudutları,
Diri tuttum umutları,
Mor dağların bulutları
Sağdığı yerden gelirim.
______________________________
KAYNAKLAR
1- Ramazan Şeşen: Sultan Baybars Ve Devri, İstanbul, 2009, s.10
2- Ramazan Şeşen: a.g.e. s. 9
3- Ramazan Şeşen: a.g.e. s 16
4- Jean Paul Rux: Moğol İmparatorluğu, İstanbul, 2001, s.517
5- Ebubekir Bin Ömer, Çev: Ord. Prof. Şerefüddin Yaltkaya: Baypars Tarihi, TTK, Ankara 2000, s 87