23 Mayıs 2012, Çarşamba
Anasayfa | Künye | İletişim | Haberiniz Olsun Ana Sayfan Yap Açılış Sayfası Yap | Haberiniz Olsun sık kullanılanlara ekle Sık Kullanılanlara Ekle | Haberiniz Olsun RSSRSS
Loading

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

OSMAN ÇELİK
Uygarlığa Kendi Duruşumuzla Katılmak, Kendimiz Olmak, Kendi Oyunumuzu Oynamak…(1)
26 Ocak 2012                740 kez okundu.             Yazar E-posta:osmancelik6780@gmail.com
Ülkemizde çok önemli değişimler yaşanmaktadır. Bu değişimlerin temelinde itici güç görevi ifa edenlerin ideolojik, düşünsel durumlarının analizini yapmak ve bu bağlamda milli devletten yana ortak bir tavır geliştirmeye yönelik hamlenin başlangıcı olabilir. Uzun yıllardan bu tarafa ülkemizi soykırım yapmakla suçlayan bir anlayışa karşı verilen mücadele gibi birçok milli davamız son on yılda aleyhimizde gelişmelere sahne olmaktadır. Bunun sebeplerini ortaya koymak elbette bir makalenin boyutunu aşar. Bu yüzden bir yazı serisiyle konuya yaklaşımımızı ortaya koymaya ve tartışmaya çalışacağız.

Tarihsel süreç süreklidir; bugünün geleceğe nasıl yansıyabileceğini bilmezsek, geçmişin bugüne nasıl dönüştüğünü hiç anlayamayız.” E. H. Carr

Bu cümleden hareketle Fransa, Ermenistan ve Türk tarihi’ne bakmak gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Meseleye yakın tarih ve güncel gelişmeler ışığında bakacak olursak, doğruyu bulmamız milletler mücadelesi çerçevesinde mümkün olamaz. Çünkü tarihin kadim bir milleti olarak Türkler eski, dünyanın 85 milyon kilometre karenin,55 milyon kilometre karesinde uzun zaman dilimlerinde iktidar oldukları gibi, söz konusu coğrafyalarda yaşayan insanların yaşamsal, kültürel, ekonomik, siyasi konularda söz sahibi olmuş ve izler bırakmıştır. Dünyanın bu gün geldiği şekle katkısı yadsınamaz bir gerçektir.

Batı ülkeleri temelde uygarlığın temelinin Helen-Hıristiyan uygarlığına dayandığı iddia ederler. Kendilerini diğer milletlerden üstün yaratılmış olduklarını öne sürerler. Özellikle Müslüman toplumların eğer fırsat bulurlarsa kendilerini yok etmek isteyeceklerini savlar ve gerektiğinde hadlerinin en acımasız şekilde verilmesi gerektiğini inanırlar.

Batılılara göre modernleşmenin yegâne yolu Batılılaşmadan mümkün değildir. Bu bağlamda bu ilkel toplumların batılılaşması için her türlü konuda, misyonerler yetiştirir ve sektörler yardımıyla toplumlar içinde kamuoyu oluşturmaya yönelik etkili, yetkili misyonerler edinmenin yolunu aramayı kendileri için görev edinmişlerdir. Bu bağlamda batı ülkelerinde üretilmiş her hangi bir malın öteki ülkelerin kültürel çerçevesinde kolayca yer edinebilmesi ve hatta merkeze yerleşmesi batılılaşmanın önemli göstergelerinden sayılır.

Bu bağlamda yerelde bulup eğittikleri insanları batılı değerlerin pazarlanması için desteklerler. Stratejik ittifaklar kurmaktan geri durmazlar. Bu uzun giriş ve batı tanımlamasından hareketle ‘‘Yabancının arkasından giden kendisini kaybeder.’’[1] Bunu unutmamalıyız.

Tarih tek bir guruba aitmiş gibi yazılamaz. Medeniyet kademe kademe oluşmuştur, bugün birinin katkılarıyla, bir başka gün diğerinin. Tüm medeniyet Avrupalılara atfedilirse, bu antropolojistlerin ilkel kabilelerden duyduklarıyla aynı şey olur.[2]

Avrupa tarihi ‘‘Aydınlanma çağı’’nın başından bu tarafa uzmanlarının kafa yorduğu konuların başında gelen batının üstünlüğünü kabul ettirecek kurumların inşası olmuştur. Bu kurumların önemli işlevlerinden ikisi; kendi insanlarına manevi enerji vermek, işbirlikçilerine aklama aracı sunmaktır. Temelde uygarlığı Helenlere bağlamak, aydınlama çağı ideolojisi olsa da bu gün hala devam etmektedir. Bu ideologların tezi, uygarlık Greklerden kaynaklanmıştır; Grekler uygarlığı kuranlardır; uygarlığın meşalesini onlar yakmışlardır; eğer Türkler gelerek Grekleri egemenlikleri altına almasalardı, bu meşale hala yanıyor olacaktı.

Bu fikirler kitap sayfaları arasında kalmış fikirler değildir. Bu iddialar Sevr dayatması sırasında hayata geçirilmek istenmiştir. Türkiye’yi paylaşmak için kurulan Onlar Konseyi[3] şöyle diyordu:

‘‘Tarih boyunca Türklerin sayısız başarılarına ve yenilgilerine rastlıyoruz… Ama bütün bunların arasında, ne Avrupa’da, ne Asya’da, ne Afrika’da her hangi bir ülkede Türk Hâkimiyeti’nin başlamasıyla birlikte refahın gerilemediği ve kültür seviyesinin düşmediği bir örneğe rastlamıyoruz. Öte yandan, Türk Hâkimiyeti’nin sona ermesiyle refahın ve kültür seviyesinin yükselmediği bir örneğe rastlamıyoruz. İster Avrupa’nın Hıristiyanları arasında; ister Suriye, Arabistan ve Afrika’nın Müslümanları arasında olsun, Türklerin tek yaptıkları fethettiklerini imha etmek olmuştur. Türkler hiçbir zaman savaşta kazandıklarını barış için geliştirebildiklerini gösterememiştir.’’

Bu iddia batı’nın Türklere bakışının merkezine yerleşmiş bakış açısıdır. Türkiye’de batı yargısını benimsemiş çevrelerin bu düşünceleri kabullendiğine en bariz örnek, sekizinci cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın yazdığı iddia edilen kitabı ‘‘Tarih ve Miras’’[4] gösterilebilir.

 

Batı olarak kast ettiğimiz toplumlara doğu’da yaşayan ancak temelde Hıristiyan köklere bağlı toplumları da eklemek yanlış olmaz. Şöyle ki; Darvinci toplumbilimi benimseyen, hatta kafasına göre geliştiren Karl Marks da Türkleri evrimin en geri halkasına yerleştiriyordu.’’Asya Tipi Üretim Tarzı’’ adını verdiği ve kendi ortaya attığı bir kavramdan yola çıkarak Türkleri yerden yere vuruyordu. Onun iddiaları, daha sonra, Lenin-Stalin ikilisi tarafından Türk soykırımında ve Türkleri kelimenin tam anlamıyla esarete düşürülmesinde aklama aracı olarak kullanıldı.

Türkiye’de bu gün görülen aydın ihanetini yıllardan bu tarafa sürmektedir. Bu ihanete nefer olan aydın tipinin yegâne sermayesiyse Türk düşmanlığı olduğunu, aklı başında olaylara bakan her kes anlayabilir. Başımıza gelenlerin temelinde yatan bu yaklaşımları kabullenmiş aydın tipi’nin batı tarafından desteklenip, korunması, kollanmasını görmediğimiz sürece halimiz nice olacaktır.

Liberal ekonominin dünyayı kurtaracağını, toplumsal gerilimleri dengeleyeceğini, küreselleşmenin yoksullar lehine sonuçlar doğurma gücüne sahip olduğunu öne sürenler hep bu türden aydın tipleridir. Oysa bu tiplerin bizlerden gizledikleri esas gerçek, batı’nın bizim gibi toplumları kendilerinden saymadıkları ve saymayacaklarıdır. Çünkü bu aydın tiplerinin ululadıkları, Hegel şöyle demektedir ; ‘‘Dünya tarihi Doğudan Batıya doğru ileriliyor, çünkü Avrupa gerçektende tarihin sonu, Asya ise başlangıcı… Çünkü her ne kadar dünya yuvarlaksa da tarih onun etrafında bir çember çizmiyor, belirlenmiş bir doğusu var ve bu da Asya. Dış fiziksel güneş buradan doğuyor, Batıdan batıyor; buna karşılık daha üstün bir ışıltı yayan bilinçlenmenin iç güneşi Batıdan doğuyor.’’

İşte bu yazdıklarımız bu gün küreselleşmenin sermaye organizatörlerinin aklanma aracıdır. Unutulmasın Hegel’de toplumları bir sıraya dizmiş ve Türkleri en son sıraya koymuştur. Bu gün bu ifadeleri benimseyen ve doğru kabullenenler aydın olarak toplumun önündedir…

Devamı var.


[1] Kıpçak atasözü

[2] Batı Medeniyetinin Doğulu kökenleri, john M.Hobson.YKY Yayınları,2006,s.17

[3] Onlar konseyi: Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren Paris Konferansının temel organıdır. Konsey, ABD, İngiltere, Fransa; İtalya ve Japonya’nın başbakan ve dışişleri bakanlarından oluşuyordu. Bu organa yüksek konsey de denirdi. Ne var ki, bir süre sonra Japonya’nın devre dışı bırakılmasıyla, en yüksek organ, üç galip ülkenin başbakanı ve ABD başkanın katıldığı bir konseye dönüştü ve adına Dörtler Konseyi denildi.


[4] Tarih ve Miras Antik Çağdan Cumhuriyet’e Anadolu, Türk ve İslam Medeniyeti Yakın Plan yayınları



Bu sitede yer alan bilgiler Haberiniz adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
FaceBook'tan Yorumla

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Copyright © 2012 Haberiniz Ulusal Haber, Köşe Yazısı, Analiz, Fotoğraf ve Video Portalı. Tüm hakları saklıdır.