Alparslan Türkeş’in, kavga devrindeki etkili salon konuşmalarını süsleyen bu cümlenin ilk bölümü, bundan 40 yıl kadar önce binlerce genci bir anda coşturmaya yetiyordu. Salona sığmayan Ülkücü yüzbinler de Türk milletinin en önemli kutsallarından biri olan Türk bayrağına benzetilmekten memnundu, gururluydu. Cümlenin ikinci bölümü ise uyarı amaçlıydı ve Başbuğ, bu lekesiz Bozkurtlarına bayrak gibi istikrarla dalgalanmayı, hep yükseklerde kalmayı telkin ediyordu.
Ülkücüler, o günden bugüne asimetrik bir psikolojik savaşın mağdur tarafı oldular. Çünkü bu savaş, Ülkücülerin en zayıf oldukları alanlarda, en acemisi oldukları silahlarla yürütülmüştü. Bu alan, basın yayın ve medya alanı, silahlar ise kalem, kağıt, klavye ve ekrandı.
Önce 12 Eylül askeri rejimi, Ülkücüleri itibarsızlaştımak için onlara devlet düşmanı muamelesi yaptı. Vatan hainlerinin bile hak etmediği işkencelerden geçirdi, alelacele yargıladı ve idam etti. Bir Ülkücünün idamıyla bin Ülkücününü idamı arasında bir fark yoktu. Darağacında sallanan, aslında Türk Milliyetçiliğiydi.
Ülkücüleri, devrimcilerden farklı kılan, sadece vatan, millet, devlet, bayrak, anayasa ve rejim konularında devletin çelik çekirdeğiyle barışık olan duruşları değildi. Ülkücüler, materyalist devrimcilerden farklı olarak ileri derecede maneviyatçıydı. Bu yüzden kendilerini devletten, halktan ve dünyadan alacaklı görmek gibi bir devrimci tutum içine girmediler, işkencelere ve ölümlere devrimciler gibi ağıtlar yakarak beşeri sempati kazanmaya çalışmadılar. Madalya ve minnet arayışı içinde olmadılar.
Şehadet ve onu takip eden uhrevi mertebelerin dünyevi ödül veya intikam talepleriyle lekelenmesi ihtimali, onları içine kapattı. Allah’ın rızası yeterliydi. Bu yüzden kendilerini kimseye anlatmadılar. Son cinnet yıllarına kadar, politik bir karşılık almak için bile 70’li yıllardaki o fedakarlık günlerini kimsenin başına kakmadılar.
Ülkücülerde bu yüzden devrimcilerdeki gibi propaganda ve intikam duygusuna bindirilmiş müzik, sinema, ve devrimci intikamcılık zemininde yürütülen bir basın yayın faaliyeti görülmedi. Türk töresine uygun olarak kahramanlıklarını yaptılar ve yürüyüp gittiler.
O lekesiz bayraklar, sonra acılarını kalplerine gömerek çoluğa-çocuğa karıştılar. Buna rağmen veya belki de bu yüzden meydanı boş bulan ideolojik düşmanlar, yıllar içinde Ülkücülerin gerçek imajına büyük bir karartma uyguladılar. Eğitimsiz ve nevzuhur Ülkücülerin de “
çakal” veya “
kolpacı” fotoğraflar vererek katkıda bulundukları bu karartma sonucunda ortaya çıkan Ülkücü karikatürünün o “
lekesiz bayrak” la uzaktan yakından ilgisi yoktu.
Başbuğ, manevi sonuçlar elde etmek için maddi fedakarlık yapmak konusunda ısrarlıydı:
“
Millete hizmet yolunda başarı, şahsi menfaatlerden, şahsi zevklerden feragattir. Vazgeçmektir. Kişiler kendilerini millet için feda ederler. Türk Milleti'nin büyüklüğü böyle yükselecektir. Onu sizler yaşatacak, sizler yükselteceksiniz.
Alparslan Türkeş, bu sözleriyle de “
Allah rızası”nın yanına “
millete hizmet için kendini feda etmek” gibi yeni bir manevi değer ihdas ederek, Ülkücülerin dünya menfaatlerinden bir adım daha uzaklaşmasını onaylıyordu. Millete hizmet ideali, Allah’ın rızasına göre hiç şüphesiz dünyevi karşılıkları da olan, nispeten siyasi bir hedefti. Halkımız, milletin yükselmesi için kendisini feda eden gençlerin değerini anladığında bu adanmışlığın, siyasi sonuç vermesi mümkündü.
Böylece dervişane bir siyasi terbiye alan Ülkücüler, kendi aralarında adeta uhrevi bir “
adanmışlık cemaati” gibi tanışır ve bilişirken, dışarıdaki maddeci dünya erleri tarafından geliştirilen Ülkücü imajı yüzünden büyük haksızlığa uğradılar. Ülkücüler uzun yıllar “
Ülkücüyüm” veya “
MHP’liyim” demekten çekinir oldular. Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Bu yüzden de bu cümleye itiraz edenler çıkabilir; ancak 1980’den sonra Ülkücülerin göğsünü gere gere “
MHP’liyim,” “
Ülkücüyüm” diyebildiği yıllar neredeyse Başbuğ’un son yıllarıdır. Yani 12 Eylül öncesinde zaten ateşten bir gömlek olan MHP’li olmak, 80’den sonraki 15 yıl boyunca kitle partilerinin popüler seçmenlerine oranla bir marjinallik ifadesiydi. Herkes “
Fener’liyim,” “
Cimbom’luyum” derken “
Eeee.. ben de Kayseri Erciyesspor’u tutuyorum” demek gibi bir şeydi. Bunun ilk sebebi, şüphesiz, MHP’nin popülizme karşı, “
Başbuğ refleksleriyle” direnen bir ideoloji partisi olmasıydı.
Aslına bakarsanız, MHP’li olmanın en popüler imaj olduğu, adeta inatçı bir kahramanlık olarak algılandığı onurlu bir dönemi yaşıyoruz. Bunda hiç şüphesiz, MHP’nin Başbuğ’un son yıllarındaki kitleye açılma politikasına ehliyetle halef olan Devlet Bahçeli beyefendiliğinin büyük rolü vardır. En büyük şeref ise ihale ve istihdam menfaatçiliğine, yani “
ferden satılmaya” karşı sürdürülen 10 yıllık direnişten gelmektedir.
Bazı Lekelenme Örnekleri
Cumhuriyet tarihinin bu en uzun 10 yılında, Ülkücülere bazı kitlesel hastalıklar hiç bulaşmamış da değildir. Son yıllarda konjonktürü okuyarak safları sıklaştırmak yerine, “
AKP malı götürüyor, bize bir şey kalmıyor” gibi bir vesveseye kapılanların sesini yükselttiğine bile şahit olabiliyoruz. Bu kadar pespaye bir amaçla olmasa da MHP’ye kan kaybettiren bazı düşünsel Ülkücü rahatsızlıklarını şöyle sıralayabiliriz:
“Bayrağı Lekelemeyin, Kirletmeyin”e rağmen...
A- Ülkücü Harekette Düşünce Lekeleri
1- “Halk”la “Millet”i birbirine karıştıranlar:
Halk, otuz kırk yılda bir değişen bir insan topluluğu fotoğrafıdır. Millet ise uzun metrajlı ve baki olması için tüm varlığımızla figüre ettiğimiz bir dizi filmdir. Halktan oy almak ve iktidarda kalmak için milletin binlerce yıllık birikimlerini heder etmeye yani AKP’ye özenenler, kendilerini bir ideolojik sapmanın içinde bulurlar.
2- “Dindarın oyu” ile “Allah’ın rızası”nı birbirine karıştıranlar:
“Allah’ın rızası için çalışan bizdik; dindar oylar başkasına gitti!..” Bu muhakemeden, “AKP’den daha fazla dindar olursak, dindarların oyunu daha fazla alırız” fikri doğdu. Bu Ülkücüler, MHP’nin kendi çizgilerine gelmemesi üzerine de ya AKP’ye gittiler, ya BBP’ye katıldılar, ya da parti içi muhalefet bayrağını açtılar.
3- Jakoben Kemalistler gibi millete olan güvenini yitirenler:
“Hangi millete hizmet edeceğiz,
% 50’si AKP’li, % 25’i CHP’li % 7’si BDP’li millete mi?” sorusu bazı Ülkücülerin, “
millete hizmet” ve “
Allah rızası” orucunu bozmaya kadar vardırmıştır. Bütün Türk Tarihine şamil olan “
millete hizmet” anlayışının öfkeyle terk edilmesi bayrağın yere düşmesi anlamına gelirdi.
B- Ülkücü Harekette Soldan Lekelenme
4- İmama kızıp oruç bozanlar:
“% 100 Müslüman olanlar, din ve ahlak konusunda bu kadar toleranslıysa yani “hepimiz ermeniyiz” çığlığına ve teröriste bu kadar fırsat vermek Müslümanlıksa ben Müslüman değilim” düz mantığı ile bazı Ülkücüler, daha fazla Türkçülük merakı içine girebildiler. “Ulusalcı Ülkücülük!” böyle bir şeydi.
5- Ulusalcıların büyüsüne kapılarak edebini yitirenler:
Rejim endişesi taşıyan bazı tembel Kemalistler, cazibelerini kullanarak bizim bazı “
Tarkanları” büyülemeyi, başardılar. Böylece 40 yıllık “
Fethulla Hoca” birden “
fettoş” oluverdi ve “
sağın bütün değerlerine karşı” sol söylemli saldırı başlatan bir Ülkücü tipi daha ortaya çıktı. Bu da ahlaki bir kirlenmedir.
6- Türkçü Sol veya gölge Bektaşilik merakı içine girenler:
Bazıları ise Marksist ve Nurcu Kürtlere asabiyetle düşman olunca geriye pek bir şey kalmadığından bir Alevi-Bektaşi sempatizanlığı içine girdiler. Cemaat ve AKP etkinliğine tepki gösteren bu asabi, iletişim çağı Ülkücüsü, ifratıyla, kendi mezhebinin bin yılıyla on yıllık bir zaman dilimini apansız dengelemiş oldu.
C- Ülkücü Harekette Sağdan Lekelenme
7- Pasif ve MHP’yi kerhen destekleyen küskünler:
AKP’nin yerinde MHP olabilirmiş ve aynı rolü üstlenebilir, Atlantik rüzgarlarını yelkenine doldurarak Turan’a veya İslam dünyasının huzuruna doğru yol alabilirmiş gibi düşünerek, AKP karşısındaki göreceli başarısızlık nedeniyle partisine küsen Ülküdaşlarımız da oldu. Bu yaklaşım, Bayrağa leke davet etmekten farksızdı.
8- Bayrağını alıp kaçanlar:
Davanın öz terminolojisine, Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin ilim metoduna, yabancı olanlar, ANAP’ta veya DYP’de olduğu gibi AKP’de de Ülkücülük bayrağını taşıyabileceklerini sandılar ve bu partiye kimlikleriyle birlikte iltica ettiler. Bu arkadaşlar, ceplerinde bayraklarıyla gittikleri ideoloji bataklığında gömülüp kaldılar.
9- Bayrağını bırakıp kaçanlar:
Bazı arkadaşlar, zaman zaman AKP tarafından “
Eski Ülkücü” diye vitrine çıkarılma görevine karşılık çeşmeler akarken testilerini doldurmaya yöneldiler. Tam seçim zamanı kıt kanaat barajı geçen MHP’yi arkasındaki % 50’yle beraber hançerleyen, bu Ülkücülere artık Ülkücü demek mümkün görünmemektedir.
Bütün bunlara rağmen Başbuğun şu sözleri, samimi Ülkücülerin kulaklarında çınlamaya devam edecek:
“
Ülkücüler, insanlık âlemi içinde ne uşak olmayı, ne de başkalarını uşak olarak kullanmayı kabul etmeyen, şerefli bir bayrağın taşıyıcısıdır.”
Düşman, safımıza hergün dalsa da,
Bir kaç kardeşimizi esir alsa da,
Bir ikisi düşmana uşak olsa da;
Bu lekesiz bayrak dalgalanacak!..