“Bir taş, bin bahar görse de yeşermez.”
Mevlana
Yabancıların Türkiye'de mülk edinmesine ilişkin esaslar 22 Kasım 1934 tarih ve 2644 sayılı Tapu Kanunu'nda ve özellikle de bu Kanun'un 35. maddesinde ele alınmıştır. Bu alandaki mevzuat Türkiye tarihinin tecrübeleri de dikkate alınarak tam bir karşılıklılık ve sıkı denetim esasına dayanmıştı.
Bu kanunun bazı maddelerinin değiştirilerek yabancıların Türkiye'de mülk edinmelerinin kolaylaştırılması için, 4916 sayılı Kanun yürürlüğe konulmuş, Anayasa Mahkemesi'nin 14 Mart 2005 tarihli 2003/70 esas ve 2005/14 karar sayılı kararı ile ilgili Kanun'un temel bazı fıkra ve cümleleri iptal edilmiştir. Ancak bu Kanun'un yürürlükte kaldığı iki yıllık süre, yabancıların Türkiye'de emlak alımı eğilimlerini gösterdiği için önemlidir.
Anayasa Mahkemesi’nin 14 Mart 2005 tarihinde Tapu Kanunu’nun yabancılara mülk satışının önündeki engelleri kaldıran hükmünü iptal etmesinin ardından hazırlanan yeni kanun taslağı 29 Aralık 2005 tarihinde Tapu Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair 5444 sayılı Kanun şeklinde yasalaşmıştır.
Bu düzenleme, sadece yabancı özel kişilerin ve ticari şirketlerin Türkiye'de mülk edinebilmesini, alıcı bazında 2.5 hektarın (Bakanlar Kurulu izniyle 30 hektar) aşılmamasını, çeşitli nedenlerle (sulama, enerji, tarım, maden, sit, inanç ve kültürel özellikler, özel koruma alanları, flora ve fauna özelliği, stratejik ve askeri alanlar) mülk edinilemeyecek alanları belirlenmesinde il yüzölçümünün binde beşini geçmemek kaydıyla Bakanlar Kurulu'nun yetkili kılınması esaslarını getirmektedir.
Bu düzenlemelere bile itiraz edilirken bu kez basına düşen haberlerde İktidarca yeni tasarının hazırlandığı yer aldı.
Tasarıya göre halen yabancılar için mevcut olan 2.5 hektarlık sınırlama, 30 hektara yükseltiliyor. Bakanlar Kurulu’na da bunu 60 hektara kadar çıkarma yetkisi veriliyor. Yürürlükteki düzenlemeye göre yabancılara mülk ve toprak satışında karşılıklılık esası aranırken yeni düzenlemeye göre karşılıklılık esası aranmayacak. Hangi ülke vatandaşlarına veya ticari şirketlere taşınmaz satılabileceğini, Bakanlar Kurulu belirleyecek. Askeri yasak bölgeler veya stratejik bölgelerde taşınmaz satışında ise, Genelkurmay Başkanlığı yetkili olacak.
Tasarıyla, mülk edinmede “işyeri ve konut” sınırlaması kaldırılıyor. Ayrıca yabancı gerçek kişilerin taşınmaz edinebilecek yerleri ve oranlarını belirleme yetkisi ile bu uygulamanın kısmen veya tamamen durdurulması yetkisi de Bakanlar Kurulu’nda olacak. Yapısız alanlarda taşınmaz ediniminde ise, proje geliştirilmesi için 2 yıl süre verilirken, süresi içinde proje gerçekleştirilmeyen taşınmazlarda tasfiye öngörülüyor.
1934-2003 arası ve 3 Temmuz 2003-26 Temmuz 2005 arası (4916 sayılı Kanun) ve 26 Temmuz 2005'den günümüze kadarki (5444 sayılı Kanun) dönemlerde yabancıların Türkiye'de mülk alım eğilimleri farklı tablolar ortaya koymuştur.
İrlanda, Danimarka, Norveç, İsveç, Hollanda ve Belçika’dan da hatırı sayılır sayıda alıcı güney sahillerinde mülk edinmiştir. En çok tercih edilen ilçelerin Alanya, Fethiye, Didim, Bodrum, Kuşadası ve Ürgüp olduğu görülmüştür. Almanlar ve İskandinav ülkeleri vatandaşları ağırlıklı olarak Alanya’da yaşamakta, Fethiye ve Didim ise artık ‘Küçük İngiltere’ olarak anılmaktadır. Diğer ülke vatandaşları ise bu altı bölgeye dağılmış durumdadır.
Bu arada Hatay ili açısından, Fransız mandası döneminden kalma Suriyeli mülk sahiplerinin özel durumlarının söz konusu olduğu bilinmelidir. Kamuoyunda yerleşik olduğu görülen bir başka kaygı da, son dönemde verime kavuşturulmuş GAP bölgesi topraklarının yabancı ülkelerin stratejik projeleri doğrultusunda satın alma yoluyla kontrol altına alınmasıdır.
Türklerin dışında hemen herkesin hak iddia ettiği Türkiye toprakları emperyalizmin öncelikli hedefidir. Bu siyasal hücumun nihayetinde ise Sevr’i yeniden hortlatmak ve Türkiye’yi parçalama gayesinin esas alındığı izahtan varestedir.
Büyük Ortadoğu Projesi’nden, Büyük Kürdistan hayaline, Büyük İsrail Projesi Arz-ı Mevud’dan, Megalo İdea’ya, Yeşil Kuşak Projesi’nden, Kültürel Mozaik’e kadar, sözüm ona bu projelerin hepsinin hedefi bu topraklardır.
Yabancılara toprak satışı emperyalizmin Doğu’ya yönelttiği silahlardan biridir. Bu silah 19. yüzyılda Osmanlı’ya karşı da kullanılmıştır. O zamanın büyük devletleri maliyesi bozuk Osmanlı'dan, bazen para karşılığında, bazen tehdit ederek birçok ödün almıştır. Bunlardan biri de yabancıya toprak satışıdır.
Bu uygulamaya Atatürk döneminde son verilmiş, ne yazık ki Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde 2003 yılında yeniden başlatılmıştır. Böylece Lord Curzon’un Lozan’da cebine koyduklarından biri daha çıkarılıp önümüze itilmiştir.
Yabancılara satılan toprak miktarı rekor seviyeye çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin 80 yılında satılan toprağın dört katı sadece 8 yıl içinde yabancıların olmuştur.
Hâlbuki Avrupa Birliği ülkelerinde yabancıya toprak satışları serbest değildir, kurallara bağlanmıştır. Örneğin;
İspanya, Danimarka, Norveç ve İngiltere’de toprak millîdir. Bu konuda koruyucu kanunlar vardır, birey ve toplum yeterli ölçüde bilinçlenmiştir.
Yabancıya ev satılmaktadır; ama toprak satılmamaktadır.
İngiltere’de
“Toprak devletin asli unsurudur” anlayışı geçerlidir, yani İngiltere toprakları
Büyük Britanya Kraliçesi’ne aittir ve
49-99 yıllığına kendi vatandaşlarına dahi kiraya vermektedir. Satış yapılınca, arazinin tapusu verilmez. Halk, sadece toprağın üzerine dikilen konut ve işyerlerinin kullanım hakkına sahiptir.
İsrail’de de topraklar
devletin olup yüzde 5’i vatandaşın, yüzde 13’ü Yahudi Ulusal Fonu’nundur.
Türkiye'de ise toprak millî değildir. Yani ülkemiz
“mutlak mülkiyet tapusu” vermektedir. Türkiye'de satışlar, yabancıları dahi şaşırtan bir kolaylıkla sürüp gitmektedir.
Sonuç olarak; Para, refah, büyüme her şey demek değildir. Türkiye gibi
özel bir tarihi ve
stratejik konumu olan ülkede, yabancıların arazi ve emlak edinmesi salt bir mülkiyet sorunu gibi değerlendirilemez.
Yabancıya toprak satışları,
misyonerlik faaliyetleri ile birlikte düşünülmeli, satışlar bu açıdan ayrıca analiz edilmelidir.
Yabancı şirketlerin, toprak alımlarında Türk görünümlü
aracı şirketler kullandıkları anlaşılıyor. Bu konudaki araştırmalar derinleştirilmelidir.
Toprak satışı sürecinde görünürdeki iyi niyetler (üretim, teknoloji getirme,…) arka planda
kötü niyetleri gizlemek için kullanılabilmektedir.
Topraklar yalnızca toprak olarak değil, altındaki
maden kaynakları için de satın alınabilmektedir. Dolayısıyla yabancıya toprak satışı derken, bu boyutu da göz önünde tutmak gerekir.
Yabancıların gayrimenkul edinmeleri
sınırsız ve koşulsuz olamaz. Dileyen her yabancı, Türkiye'nin her yerinde gözüne kestirdiği her arsayı, her tarlayı, her binayı parasını bastırıp alamamalıdır. Bu nedenle yabancıya mülk satışları konusunda
halk aydınlatılmalı ve uyarılmalıdır.
Hükümetin yabancılara toprak satışını serbest bırakmasının temelinde yalnızca AB’nin talep ve baskısını görmek eksik bir yaklaşımdır. Konu
emperyalizm boyutunda değerlendirilmeli ve yorumlanmalıdır. Nitekim 1856’da Osmanlı’ya da toprak satışı dayatıldığı akıldan çıkarılmamalıdır.
Ortadoğu ülkelerinde, dolayısıyla Türkiye’de de yabancılara toprak satışı, ABD’nin
Büyük Ortadoğu Projesi'nin araçlarından biri olduğu unutulmamalıdır.
Yabancıya toprak satışının
uluslararası boyutları ile gelecekte doğuracağı sorunlar titizlikle araştırılmalı ve ortaya konmalıdır.
Bütün bu sebeplerden dolayı, değil yeni tasarının kabulü mevcut haliyle bile yabancılara toprak satışları Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarlarına aykırıdır.
Sağlıcakla kalın.