Her bireyin küçük yaşlarda başlamak üzere edindiği bilgiler, hayat tecrübeleri ile pekiştirdiği
temel inançları(core beliefs) vardır.
Davranışlar da bu temel inaklara uygun olarak belirlenir. Mesela, annemizin gözlemlediğimiz davranışları ve annemiz hakkındaki bilgilerimiz annemizin - fedakâr- olduğu inancına neden olur ve bu inanç annemize sevgi ve saygı içeren davranışlara neden olur. İnançların oluşması beynin otomatik bir görevidir, bilinçle kontrol edilemez. İnançların oluşması ve değişmesi ancak çok önemli bilgi, tecrübelerle zaman içerisinde gerçekleşir.
Bilmek ve inanmak ayrı şeylerdir. Sadece bilmek, haberdar olmak inanmak için yeterli değildir. Günlük hayatta birçok bilgi ediniriz (duyar, okuruz) ama bunların çok azına inanırız.
Bir bilgi davranışa dökülmediği, günlük hayatta uygulanır hale gelmediği sürece o bilgiye henüz tam olarak inanmıyoruz denemektir. Günlük hayatta, pratik olarak, davranışa döktüğümüz, uygulamaya başladığımız bilgilere ise artık inanıyoruz demektir ve bu bilgi artik bizim inançlarımızdan biridir.
Dini inancımız da buna dahildir. Bilginin teorik yoğunluğu ve pratikte uygulama yoğunluğu kişinin inancının seviyesinin göstergeleridir.
Manen ve madden sağlıklı bireylerde inançlar (core beliefs)
ile davranışlar birbiri ile ters düşemezler. Eğer, kişinin inançları ile davranışları birbirine ters düşüyorsa bu durumda kişi sürekli çatışma içerisinde ve psikolojik olarak rahatsızdır. Birey bu durumu uzun sure devam ettiremez,
sonunda ya inançlarını davranışlarına uygun ya da davranışlarını inançlarına uygun hale getirmek zorunda kalır. Bunu yapmadığı sürece kişi huzursuzdur, kendi kendisi ile çatışma içerisindedir.
Bu inanç ve davranış uyum süreci iki yönlüdür;
inançlar davranışları düzenlediği gibi, davranışlar da inançlarımızı düzenler, değiştirirler. Bilimsel terimlerden/ jargonlardan uzak durarak bu durumu basit bir örnekle açıklamaya çalısalım. Bir araç motorunun görevi tekerlekleri döndürmektir. Eğer motor çalışıyor motor ile tekerlekler arasındaki aksamlar sağlıklı ise tekerlekler de dönmek zorundadır. Eğer bir zorlama ile tekerleklerin dönmesini engellersek bir sure sonra motor stop etmek zorunda kalır. Aksi halde motor ile tekerlekler arasındaki balata, dişli, aks gibi ara aksamlarda zarar görür. Aynı şekilde birey in belli bir konudaki inancı motor, tekerleklerin hareketini de davranışlar olarak kabul edersek; bir konudaki inanç bireyi belli davranışlara zorlar, eğer beyin ile organlar arasındaki ara sinirlerde bir aksaklık yoksa birey o davranışı gerçekleştirir. Öbür yandan eğer herhangi bir şekilde istenen davranış gerçekleşmez ise bu defa inançlarımız değişmeye baslar, aksi halde beyinde çatışmalar baslar.
Nasıl bireyin temel motivasyonlarında biri kendi fiziksel varlığını, bütünlüğünü devam ettirmek, maddi manevi sağlığını korumak ise
beynin de temel motivasyonlarından biri ve başta geleni şüphesiz kendi maddi-manevi sağlığını korumaktır. Zaten kişinin tüm aktivitesi kendi beyninin fonksiyonudur. Beyin bu çatışmayı yaşamamak için –
algılamada seçicidir- yani, beyinde mevcut olan inançlarla çatışmaya girecek muhtemel yeni bilgileri bir filtre ile süzer ve dışarıda bırakır... Yani, birey olayları gözlemleyip tecrübe edinirken, bir yazıyı okuyup, bir sohbeti dinleyip bilgi edinirken bunların kendi temel inançları ile ters düşmemesi için önlem alır.
Bu tepki otomatiktir,
bilinçsiz ve anında gelir. Temel inançlarımıza ters düsen bilgileri dinlemek, okumak dahi istemeyiz. Çünkü bu durum beyni rahatsız eder. Bu durum beynin yıllardır emek verip kurduğu, zaman zaman renove ettiği binaya saldırıdır, yıllardır edindiği bilgiler, yasadığı hayat tecrübeleri, sonucunda bin bir emekle inşa ettiği binaya saldırıdır. İnançlara ters düsen bilgiler, yıllarca emek verilen bu binanın, hatalı olduğunu, yıkılıp yerine yenisinin yapılması gerektigini söylemektir. Bu ise beyin için kabul edilemez bir külfettir. Dolayısıyla beyin bunları duymak dahi istemez ve beyin algıda seçicidir, bu saldırıları bir süzgeçle dışarıda tutmaya çalışır.
Ancak birey, dost bildiği sevip saydığı bir kaynaktan gelen dostane tavsiyeleri değerlendirir. Bu tavsiyeler uygulanabilir az emek isteyen tavsiyelerse birey bunlara uyar. Yani, birey dostane tavsiyeler sonucu inanç binasında küçük değişiklikler yapabilir; binanın balkonunu, penceresi belki değiştirebilir ama binanın tamamı asla söz konusu olamaz.
Günlük hayatta inanç dediğimiz zaman aklımıza ilk gelen -
dini inancımızdır- ancak her bireyin dini inancı yanında şayisiz inançları (core belifs) vardır. Bireyin ilk inancı yakın akrabaları annesi babası, sonra sosyal çevresi, doğal çevresi, fiziki çevresi ve kendi hakkındaki inançlarıdır
. Birey doğası gereği 14-15 yasına kadar soyut düşünemez.
Manevi ve moral değerler hakkındaki edindiği bilgiler somut bilgilerdir. Dini, milli değerler adalet duygusu soyut kavramlardır ve birey bu değerleri tam olarak ancak 14- 15 yasından sonra anlayıp, benimseyebilir.
İnançlar, bazen birçok kaynaktan edinilen bilgilerin bir sentezidir. Bazen bizzat şahit olduğumuz veya bizzat yasadığımız hayat tecrübeleridir. Annemizin nasıl biri olduğuna dair oluşan inancımız, annenin bize ve diğerlerine karsı olan davranışlarının bir sentezidir. Burada annenin sözlerinin fazla bir önemi yoktur. Anne sözel olarak -
seni sevmiyorum- dese bile onun tutum ve davranışlarına bakarak bu sözün doğru olmadığına inanırız. Çocukluğunda defalarca köpek saldırısına maruz kalmış, ya da köpeklerin başkalarına saldırdığına şahit olan çocuklara köpeklerin zararsız ve masum, sevimli hayvanlar olduğuna inandıramazsınız. Çocuğun bizzat tecrübeler sonucunda kopeğin zararlı bir hayvan olduğu konusundaki inancı pekişmiştir. Bu inancını köpekten uzak durarak, ya da köpekleri taslayarak davranışlara döker.
İnançlarına dayalı olarak her insanin davranışları diğerlerinden farklıdır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi inançlar bir kez oluştuktan sonra değişmeleri zordur. Bu nedenle
bireyin sonradan edineceği bir inanç önceki inançları ile uyum içerisinde olmak zorundadır. İnançları bir binanın taşları olarak kabul edersek, her taş alttaki, üstteki ve yandaki taşlarla uyum içerisinde olmak zorundadır. Aksi halde yukarda belirttiğimiz gibi beynimizde çatışmalar ortaya çıkar. Annesinin –
fedakâr- olduğuna inanan kişi bu inecine ters düsen biri ile evlenmeye kalkarsa, bu durum çatışmalara neden olur.
İnançların, önceden edilen ve sonradan edinilenler olarak bir zaman sıralaması olduğu gibi, bir de önem sıralaması vardır. Dini ve milli inançlarımız inançlar binamızın temel taslarıdırlar. İnançlarımızı birbiri ile uygun hale getirirken, önemsiz inançlarımızı önemli inançlarımıza, davranışlarımızı da inançlarımıza uygun hale getirmeye çalışırız. Bu uyum sağlanmazsa kişide çatışmalar devam eder.
***
Konuyu temel yönleri ile özetledikten sonra, gündemimiz olan bireyin ve toplumların inanç sistemlerinin temel taşları olan dini ve milli inançlarına gelelim.
Eğer bir birey Türk olduğuna inanmış ise, bu inecine uygun davranışlar geliştirir. Türk’ü Türk yapan değerleri benimser: Türk Milli değerlerini diğer milletlerin milli değerlerinden üstün tutar. Bu inanç ve tutumunu gönlük hayata davranışlar olarak yansıtır; Türkçe konuşur, Türk gelenek görenek, örf ve adetlerine saygı gösterir bu değerleri diğer milletlerin değerlerinden üstün tutar. Eğer kişi Türk olduğuna hakikaten inanıyor ve bazı zorluklar nedeniyle bunları yapamıyorsa, bu durumda kişi çatışmalar yaşar, bu çatışmalardan kurtulmak için
bu defa inancını davranışlarına uygun hale getirmeye çalışır.
Bir bireyin veya bir toplumun inançlar binasının en önemli temel taşlarından diğeri ise dini inancıdır. Dini İnancın birey ve toplum hayatında çok özel bir yeri vardır, çünkü dini inançlar, bu dünyada olduğu gibi, olum sonrası hakkındadır.-
Nereden gelip nereye gittiğimiz, neden ve kim tarafından, ne amaçla yaratıldığımız, bu dünyadaki yükümlülüklerimiz nedir- gibi çok temel sorulara cevap verir.
Dini öğretiler her ne kadar bu temel sorulara fiziki deliller göstermeye çalışsa da bu cevapların günlük hayatta test edilme imkânı yoktur. Hicbir canlının ölmeden ölüm sonrasını test etme sansı yoktur. Bu nedenle dini öğretiler –
Tabudur- kayıtsız şartsız, sorgulamadan kabulü gerektirir. Ancak insan doğası gereği inanmak için, acık deliller görmek ve tecrübe etmek ister.
Bu yüzden, peygamberler acık delil olarak belli mucizelerle donatılmıştır; Davut Peygamber kuşlara, dağlara hükmetmiş, İsa peygamber beşikte iken konuşmuş, ölüleri diriltmiş, Musa asasını yılana cevirmiş, Kızıl Denizi ikiye ayırmış, Hz. Muhammet gökyüzündeki ayı ikiye bolmuş, bir gecede yedi kat göğe yani Miraca gidip gelmiştir.
Bu mucizelere şahit olmayan kişilerin, teorik bilgilerle inançlarını pekiştirmeleri zordur, bu nedenle kişiler inançlarını pekiştirmek için davranışlarını değiştirirler, yeni edindikleri bu davranışı tekrarlayarak inançlarını düzenlemeye çalışırlar.. Yukarıda belirttiğimiz gibi
davranışlar değişirse inançlar da davranışlarla uyuşmak zorunda olduğundan inançlar da davranışlarla uyum içerisine girer ve pekişir. Tarikat ve cemaatler bu metodu izlerler. İnancı pekiştirmek için teorik bilgi yeterli olmayacağından, fazladan ibadet ve zikre yönelirler. Bunun en bariz örneğini
İmam Gazali’de görürüz. Gazali hayatının bir dönemimde şüphelere duşmuş ve bu şüphelerden kurtulmanın çaresini ibadette bulmuştur.
Elbette ki -
Dini İnanç-
her birey, her toplum için hayati öneme sahiptir. Birey yaradılışı gereği dine ihtiyaç duyar. Bu nedenle yeryüzünde –
hak- olsun -
batıl- olsun inançsız bir toplum yoktur.
İbn-i Sina’nın -
Tayyare Adam- örneğinde olduğu gibi insanlar belli bir yaşa geldikten sonra -nereden gelip nereye gittiklerini yaradılışları gereği düşünmek, sorgulamak ve bu sorulara doyurucu cevaplar bulmak zorundadırlar. Sina’ya göre, bir kişi hiçbir hareketin, hiçbir ses ve görüntünün olmadığı bir mekanda, uzuvlarının dahi birbirine değmediği kolları, bacakları yanlara acık –
Tayyare- seklinde ergin, ve akli selim halde boşlukta var olsa dahi
bu kişi mutlaka var olduğunu ve kendisini bir gücün var ettiği gerçeğini kavrayabilir.
Bizim inecimize göre
hak dinlerin kitabı olur kitapsız dinlere bilindiği üzere –
Kitapsız- deriz.
Kitapsız derken o dinin kurallarının Yaradan tarafından değil de kul tarafından belirlenmiş olduğuna inanırız. Bu yüzden Kitapsız dinler bize göre batıl dinlerdir.
İslam’ın kutsal kitabı yüce
Kur’an’dır. İnanırız ki Kur’an yukarıda söz ettiğimiz, -
nereden geldik nereye gidiyoruz, ne için ve kim tarafından yaratıldık, ölüm sonrası nedir, kul olarak bu dünyada nelerle yükümlüyüz- gibi temel sorulara Allah’in( cc.) biz kullarına gönderdiği bilgiler ve yapmakla yükümlü olduğumuz emirlerdir.
Bilindiği üzere biz Türklerin İslamiyet’ten önce bu temel sorulara cevap verebilecek sistemli bir dini inancımız ve sistemli bir ibadet seklimiz yoktu. MS 750’lerde İslamiyet’le tanısan Türkler bu inanç sistemini kendilerine yakın buldular ve benimsediler. Çünkü din, bir milleti millet yapan öğelerden biri idi ve İslamiyet insanın doğası gereği merak ettiği sorulara kusursuz cevaplar veriyordu.
İslam dini Türkler de olduğu gibi sistemli bir dini inançları olmayan toplumlar tarafından kolayca benimsendi. Bu milletlerin önceden sistemli ve sağlam bir inançları olmadığı için bir inanç çatışması yasamadılar.
Ancak, daha önceden sistemli inançları olan, Hindular, Budistler, Yahudiler ve Hıristiyanlar her ne kadar münferit katılımlar olduysa da temelde kendi inançlarını korudular ve korumaya da devam ediyorlar.
Dediğimiz gibi Türkler sistemli bir inançları olmadığından, bir inanç çatışması yasamadan İslamiyet’i kabul ettiler. Türk Milleti, İslamiyet’in Kur’an’da zikredilen Allah’ın varlığı ve birliği, Hz Muhammed’in O’nun elçisi olduğu, meleklerin olduğu, ölüm sonrası hayat olduğu, orada bir hesap günü olduğu… gibi İslam’ın Şartları ve İmanın Şartlarını kabul ve iman etmede fazla bir sorun yasamadı. Gerek Türk Toplumu gerekse Arapça konuşmayan diğer toplumların tek sorunu –
Kur’an’ın Tercümesi olamaz- hükmüyle ortaya çıkan dil sorunu idi. Allah(CC)’ın onlarca ayette –
bunları size okuyup ibret alasınız diye gönderdim- buyurmasına rağmen Arapça bilmeyen toplumlar Kur’an’ı okuyup anlayamıyor ibret alamıyordu. Bu sorunu ortadan kaldırmak için yabancı bir dili, Arapçayı öğrenmek gerekiyordu. Bazı kıssaları anlamak için ise Arapça bilmek de yetmiyor, Arap Tarihini hatta Arap Kültürünü bilmek gerekiyordu.(Bu konu çok kapsamlı olduğu için bu konuyu ileride başka bir baslık altında irdelemeye çalışacağım).
Bilindiği üzere, Hz. Muhammed 40 yasında ilk Vahiyi aldı ve ölünceye kadar 33 yıl boyunca bu vahiyler gelmeye devam etti. Bu vahiyler, kemik deri ve papirüsler üzerine kaydedildi. Hz Muhammed’in ebediyete intikalinden sonra ayetler bir araya getirildi ve Hz Osman zamanında çoğaltıldı.
Allah(CC)’ın emri (farz) olduğuna inandığımız, Kur’an’da yer alan hükümler ekseriyette genel hükümler seklindeydi. Mesela –
Namazı doğruca kılın- emrediliyordu ama namaz vakitleri, namazın nasıl ve kaç rekât kılınacağı net bir şekilde belirtilmemişti, -
zekât vermek- emredilmişti ama zekâtın kime ve ne kadar verileceği açıkça belirtilmemişti… Tüm bu hükümleri netleştirmek ve günlük sosyal-hayatı İslam Kurallarına uygun hale getirmek Hz Muhammed’e ve O’nun Ashabına bırakılmıştı.
Hz Muhammed’in 33 yıl boyunca bu hükümleri günlük hayata uyarlamak için sözlü söylediklerine ve Hz Muhammed’in müdahale etmediği, yani doğru bulduğu Ashabın sözlerine Hadis denir. Ayrıca yine 33 yil boyunca Hz Muhammed’in günlük hayattaki örnek teşkil edilen davranışlara Sünnet denir.
Bu Hadisler, 33 yıl boyunca yazıya aktarıldı, davranışlar örnek alındı. Doğal olarak bu Hadis ve Sünnetler bir toplumun sosyo-kültürel olarak tamamen yeniden inşasını sağladı. Hadis ve Sünnetler bir bireyin, bir toplumun günlük hayatta her konuda nasıl davranacağını belirliyordu. Dediğimiz gibi, bu konular Allah’ın emir olan farzlarının günlük hayatta nasıl uygulanacağından başlamak üzere, hukuki, bilimsel, sosyal, gelenek, görenek, sağlıktan tutun da bir insanin suyu nasıl içeceği, suyu nasıl bir kaptan içeceği, sacını-sakalını nasıl keseceği, giyim kuşamdan, tuvalete nasıl gideceğine kadar bir toplumun ve bir bireyin günlük hayatındaki herşeyi yeniden belirleniyordu.
Tüm bu yeni hayat düzenine rağmen İslam’a ters düşmeyen Arap gelenek, görenek, örf ve adetlerine dokunulmadı. Mesela, İslamiyet’ten sonra Araplar çocuklarına atalarının isimlerini vermeye devam ettiler, çok evlilik, kölelik, cariyelik gibi birçok gelenek devam etti. Bazıları üzerinde de ise küçük değişiklikler yapıldı. Mesela kurban kesmek, oruç tutmak, Kâbe’yi tavaf etmek, zaten İslamiyet öncesinde vardı, bunlar üzerinde sadece küçük usul değişiklikleri yapıldı. Sünnet (fazla derinin kesilmesi) İslamiyet’ten önce vardı, bu gelenek olduğu gibi korundu.
Elbette, binlerce yılda oluşabilen bir kültürü yeniden inşa etmek kolay değildi. Bu nedenle zamanla özellikle Hz Muhammed’in ölümünden sonra, Kur’an, Hadis ve Sünnetler bir toplumun sosyal hayatının her alanına kesin şekilde belirlemeye yetmedi ve dolayisiyla sonradan Kelam, İcma ve Kıyas, Tefsir, Fıkıh çalışmaları ile karşılaşılan müşkül durumlar ve fikir ayrılıklarına çözüm bulunmaya çalışıldı ama bunlar da sorunu çözemedi ve sonunda mezhepler, tarikatlar, cemaatler şeklinde görüş ayrılıkları ortaya cıktı.
Tüm bu deliller ve kaynaklara rağmen binlerce yıldır aynı coğrafyayı paylaşan, yakın kültürler arasındaki sorunlar tam olarak giderilemedi. Öyle ki, Hz Muhammed’in vefatından sonra, cennetle müjdelenmiş, peygamberin yol arkadaşı, ashab arasında dahi anlaşmazlıklar cıktı. İlk büyük anlaşmazlık Ebubekir’in halifeliği döneminde, Hz Muhammed’in mirasının paylaşılması konusunda Hz Muhammed’in amcasının oğlu Hz Ali ve Hz Ebubekir arasında baş gösterdi. Diğer üç halife, sırasıyla Hz Ömer, Hz Osman ve Hz Ali yine Müslüman olan karşıt gruplar tarafından şehit edildiler.
Araplar kendi aralarında bu durumda iken İslam Arap olmayan Arapça bilmeyen, gelenek, görenek, örf ve adetleri, dini inançları Araplardan çok farklı toplumlar arasında yayılmaya başladı. Yazımızın ilk basında da belirttiğimiz gibi bu toplumların kendilerine özgü milli, dini inançları kendilerine özgün binlerce yıllık kültürel birikimleri vardı. Bu yeni durum hemen hemen aynı kültürün urunu, hemen hemen ayni dili konuşan Arap aşiretleri arasında baş gösteren zorluklardan çok daha farkli idi.
***
Bu toplumlardan biri de Türk Milleti idi.
Türk Milleti İslamiyet’le tanıştığında her ne kadar sistemli bir dini inançları olmasa da milli şuura sahip bir milletti. Buna dayalı olarak kendi tarihine, kültürel değerlerine sahip çıkan, şayisiz devletler kurmuş, binlerce yıllık geçmişe sahip bir milletti. Zaten bunu başaramayan milletler tarihten silinip, başka milletler içerisinde eriyip yok olmuştu.
Türkler İslamiyet’i bir din olarak benimsediler.
İslam’ın şartları ve İmanın şartları, Kur’an hükümleri ile kendi mevcut inançları arasında bir çelişki yasamadılar. Ancak, bunun dışında kalan tüm konularda Türkler kendi milli değerleri ile İslam arasında bir seçim yapmak zorunda idiler ki binlerce yıldır oluşmuş bir kültürü silip yeniden bambaşka bir kültüre bürünmek elbette kolay değildi.
Türkler topluca Müslüman oldular; İmanın şartlarına, İslam’ın şartlarına riayet ettiler ama konu
Sünnet ve Hadis hükümlerine gelince bu konuda sorunlar ortaya cıktı. Çünkü bu hükümlerin birçoğu Türk Milli değerlerine alternatif değerler niteliğinde idi; giyim, kuşam, kılık, kıyafet, evlenme-boşanma, eş dost ziyaret şekli, toylarda kadın ve erkeklerin mekân paylaşımı, çocuklara verilen isimler, suyun nasıl ve hangi kaptan içileceği, rüyaların nasıl yorumlanacağı, hastalıkların nasıl tedavi edileceği tutun da adalet anlayışı ve devlet duzeni gibi kökeni binlerce yıllara dayanan değerlerin terk edilerek yeniden, bambaşka bir kültür oluşturmak gerekiyordu.
Kökeni binlerce yıla dayanan bu değerlerin terk edilmesi durumunda ise Türk’ten geriye kalan sadece biyolojik bir vücut idi. Türkü Türk yapan bütün değerlerden arındırılmış bu et ve kemikten ibaret vücuda hala Türk demek mümkün müydü, bunun yorumunu sizlere bırakıyorum.