KÜRŞAT TECEL
Hükümet Cemaat Gerginliği ve "Dindar Gençlik Söyleminin Vurduğu Hedef!
23 Şubat 2012
788 kez okundu.
Yazar E-posta:kursattecel@hotmail.com
Bu günlerde Sayın Başbakan’ın söylemlerine yansıyan konular hakkındaki düşüncelerine bakarak, İktidara geldiği günlerde, çıkarttım dediği Milli Görüş gömleğini tekrardan giydiğini, giymediyse bile bütün samimiyeti ile buna niyetlendiğini düşünmemek elde değil… Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ikinci ameliyatından hemen önce yaptığı açıklamada dindar gençlik yetiştirme projelerini kamuoyu ile paylaşmış olması bunu düşündüren en büyük etkendir. Başbakan’ın bu son hamlesi solcu aydınlar, liberal “Taraf”lar ve İslami yazarlar arasında da oldukça sert tepkiler ile karşılandı. Kimi Cumhuriyetin kuruluşu sonrası uygulanan “Eğitim Enstitüleri”nin faaliyetlerine benzetti, kimisi bu senin görevin değil, sen tornacı mısın, tek tip insan mı yetiştireceksin? Sualini yöneltti.
Ülkenin gündemi dindar gençlik tartışmaları ile meşgulken yaşanlar ve gündemi kasırga gibi kasıp kavuran malum MİT soruşturmasının ardından Sayın Başbakan, geçtiğim Pazar günü de Partisinin Gençlik Kolları toplantısında yaptığı konuşmada; “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.” Sözleri ile nasıl bir “Dindar gençlik” sorusunun cevabını veriyordu…
Evet, kininin davacısı bir gençlik!
Yıllarca Hürriyet Gazetesinde genel yayın yönetmenliği de yapmış olan kıdemli gazeteci Ertuğrul Özkök’te yapılan bu konuşmayı “Kin kelimesinin manasına baktım” başlıklı yazısında “Allah için; Etkili, hatta çok etkili bir belagatti” cümleleri ile okuyucularının dikkatine sundu.
Belagat kelimesinin yaklaşık manası “ Söz ile inandırma yeteneğidir.” O halde Sayın Başbakan son günlerde dini eğilim çağrışımları yapan bu iki çıkışı neden yaptı? Hatta başörtüsünün ilköğretim beşinci sınıftan itibaren serbest bırakılacağını da gündeme getirerek bu üç çıkışı diyelim…
Kanaatim odur ki; Başbakan’ın bu son belagati hakkında birçok kimse tarafından yapılan yorumların tamamı, hedefin tamamını görmekten bir hayli uzaktı. Bu çıkışın yegâne hedefi sanıldığı gibi yeni bir siyasi yaklaşım, ya da eğitim politikasını başlatmak değildi, Başbakan’ın sağlık durumundan kaynaklanan duygusal bir yaklaşım da değildi. Bu çıkışın altında yatan başka bir sebep daha olmalıydı, o da; son günlerde yaşananlar ile iyice gün yüzüne çıkan ve inkârı mümkün olmayan “Cemaat-Hükümet” rekabetidir… Başbakan’ın; Türkiye gerçeklerini ve Türkiye’nin geldiği noktayı oldukça dikkatle analizinin bir sonucu olarak yaptığı bu değerlendirmeler, bir yerde bu çıkışa mecbur olduğunu göstermektedir.
Bunun dışında Başbakan’ı eskiye oranla daha radikal İslami politikalara mecbur bırakan iç ve dış politikanın geldiği noktadır da diyebiliriz. Dış politikada Suriye’ye ve İran’a karşı yürütülen ABD direktifli politikalara karşı içeride oluşacak direnci kırmak ve muhafazakâr kitlelerin safını sıklaştırmak amaçlanmakta iken , İç politika da ise herkesin malumu olduğu üzere kendiliğinden oluşan sivil koalisyonun 12 Haziran seçimleri sonrası çatırdamasına karşı tabana hâkim olma mücadelesidir.
12 Haziran sonrası, sivil koalisyonun en büyük iki ortağı birçok noktada birbirlerine karşı güven duygusunu yitirmiş durumdadır. Bu güven sorununun en büyük nedeni, seçim öncesi ve sonrası cemaatin siyasete doğrudan müdahil olma girişimleridir.
Cemaatin siyasete karşı nefsini kontrol edemediğini 3 Nisan 2011 tarihli “Cemaat, Siyasete Müdahil Olmuştur” başlıklı yazımda da vurgulamıştım. 12 Haziran Seçimleri akabinde Cemaat’in siyasette olan düşkünlüğünü henüz bu olaylar yaşanmamışken şu cümleler ile vurgulamıştım: “Bu Cemaatlerin, öne çıkanları ile AKP hükümeti dönemlerinde, alenen ve gayet bilinçli bir şekilde yönetim paylaşımı olduğunu söylemek, yanlış bir tespit olmasa gerek. İktidar ile Cemaatlerin, başka ortak paylaşım alanlarının olduğunu söylemek de yanlış olmaz.
Cemaatlerin tamamı için ön görülen, “yarım elma gönül alma” tarzında bazı ufak tefek atamalar, kolaylıklar ve ziyaretler olsa da, içlerinden birisi, yani bütün Türkiye’nin yıllardır tartıştığı malum Cemaat “Aslan payını” almış ve doğrudan siyasete müdahil olmuştur...
Diğer bir deyişle; Ülke sınırları içerisinde ve dünyanın birçok ülkesinde okullar açan, çok büyük bir insan kitlesini etkisi altında bulunduran Türkiye’nin en büyük cemaatinin, ülke yönetiminde doğrudan söz sahibi ve İktidarın “erk” ini paylaştığı izlenimi oluşmaktadır.
Aynı yazımızda yaptığımız en önemli tespitlerden biriside: “Buna paralel olarak, Türkiye’de, ekonominin ve icracı bakanlıkların kontrolünün siyasilerde, Adalet, İç İşleri ve Milli Eğitimin ise Cemaatin etkisi altında olduğu izlenimi öne çıkmaktadır.” Gerçeği olmuştur.
Ve seçimlerde elde edilen % 49’luk başarının ardından her iki kesim de kontrollü olarak iktidarlarını daha da güçlendirmek yoluna gitmiştir. “Bilinçli paylaşım” sekteye uğrama tehlikesi ile karşı karşıya kalmış, özellikle Emniyet İstihbarat Şube ve Terörle Mücadele Şubesinin Cemaatin kontrolüne girdiği iddia edilmiş ve bu da kamuoyunca normalmiş gibi algılanmaktadır.
Cemaat-Hükümet mücadelesinin aleni olarak ilk yaşandığı olay 3 Temmuz 2011 tarihinde Türkiye spor kamuoyunu derinden sarsan şike operasyonlarının gerçekleştirilmesi ve aylardır süren bir belirsizlikle milyonlarca taraftarı olan kulüplerin gerekli gereksiz tartışmalar neticesinde yıpratılması olmuştur. Şu günlerde savunmasını yapmakta olan Fener Bahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’da boş yere Türkiye sporunu ele geçirmek isteyenler tarafından haksız muameleye tabii tutulduklarını söylememektedir. Sayın Başbakan’da Aziz Yıldırım gibi düşünmüş olacak ki; Şike Yasası’nı Cumhur Başkanı’nın iadesine rağmen yeniden Meclise getirterek yasalaştırmıştır. Şike Yasası, iktidarın en büyük iki ortağının güven duygusunu tamiri imkânsız boyutta derinden sarsmıştır.
Futbolda Şiddet (Şike ) Yasasının ardından derin bir sessizlik oluşmuş, bununla bağlantılı olarak 6 Şubatı 7 Şubata bağlayan gece Türkiye tarihinin belki de en önemli olaylarından birisi yaşanmıştır. Hiç kuşkusuz bu önemli olay yeni bir sürecin alenen başladığının da bir göstergesi olmuştur.
7 Şubat’ta MiT Müsteşarı Özel Yetkili Savcı tarafından ifadeye davet edilmiş ve gazetelere yansıdığı kadarıyla mealen, dolaylı olarak PKK’ya ve KCK’ya yardım ve istihbarat faaliyetlerinin dışına çıkmakla isnat edilmiştir. Bu aynı zamanda, Başbakan’a (dolaylı olarak ) uzanacak olan bir sürecin düğmesine basıldığı anlamına da gelmektedir. Yani bir nevi dinlemeler ve kovuşturmalar sonucu özel yetkili bir bürokrasi kesimi ( Cemaatten aldığı yönlendirme ile) inisiyatif kullanarak, terör ile mücadele metodunu vatana ihanet boyutunda suçlu ilan etmiştir.
Hükümet; kendisine karşı yürütüldüğüne inandığı bu süreci doğrudan varlığına kasteden bir komplo olarak değerlendirmiş, hatta daha da ileri giderek 27 Nisan’dan daha ağır, 28 Şubat’ın da sivil bir versiyonu gibi görerek, hiç zaman geçirmeden “ Öz Bürokratlarını” kanun zırhı ile korumaya almıştır. Ne var ki; mücadeleye tutuştuğu kesim ile kamuoyunun gözü önünde polemiğe girmekten de imtina etmiştir.
Çankaya’da, Hükümet’e, Şike Yasasında yanlış yerde mevzilendim, “atanmışların” safında değilim mesajı verir gibi MİT yasasını geldiği hızla onaylamıştır.
Şike yasasının ve bardağı taşıran MİT soruşturmasının üzerine Sayın Başbakan “Seçilmişleri atanmışlara kul etmeyiz, ettirmeyiz!” sözleriyle kimi kastetmiştir? Şüphesiz bunu söylerken aralarında Engin Alan ve Mehmet Haberal gibi saygın tutuklu milletvekillerinin varlığını göz ardı etmiş olamaz. Öyleyse bu ifade de, son dönemde iktidar mücadelesine girişen karşı tarafa ayağını denk al mesajından başka bir şey değildir.
Cemaat ayağını denk almaz ise?
Bu sorunun cevabını da Hükümetin en yakın medyasının Hükümete en yakın yazarı veriyor. Yenişafak Gazetesi Yazarlarından Ali Bayramoğlu köşesinde; “Ak Parti-Cemaat İttifakı Sona Erdi” başlığı ile yayınladığı yazısında Cemaat’i bir adım daha ileri gitmemesi konusunda uyarıyor. Aynı yazıda daha fazla ileri gitmesi halinde olacaklarında ipucunu veriyor, ileri giderse tasfiye edileceği hususunda Cemaati son kez uyarıyor. Nitekim İstanbul Emniyet’inde geçtiğimiz hafta gerçekleşen üst düzey Şube Müdürleri ile başlayıp yaklaşık 300 polis memuruna kadar uzanan yer değiştirmeler de Hükümetin Cemaate resti ve Ali Bayramoğlu’nun açık ifadelerinin dayanağı niteliğindedir.
Bu tehdit karşısında cemaat ne yapar?
Örtülü sivil darbenin başarısızlığının ardından Pensilvanya’dan başlatılan ve Başbakan’ın sağlığı üzerinden yürütülen acil ricat hamlesinin bütün yaraları saracağını söylemek gerçekçi olmaz. Soruşturma olayının tazeliğini koruduğu günlerde Cemaat ile özdeşleşmiş bazı yazarların “kazan-kazan” politikasının devam ettirilmesinin her iki kesim açısından da faydalı olacağı tezi (örtülü tehdidi) üzerine yazıp çizmeleri de, olan olmuştur, bu meseleyi daha fazla uzatmayalım anlamına gelecek türden yaklaşımlardır.
İktidar ne yapar?
Hükümetin bu olaylar karşısında kamuoyu kadar şaşırdığını zannetmiyorum. Zira taban siyasetinden Başbakanlığa kadar yükselmiş birisinin, elini verdiğinde kolunu da isteyen, ahtapot gibi bir fıtrata sahip Cemaatin, içinde bulunduğu döneme ve şartlara göre politika geliştirdiğini bilmemesi mümkün değildir. Aksine, Milli Görüş geleneğinden gelen herkes için cemaat; genleri ve diyalogcu ritüeli gereği en az solcular kadar ötekidir ve bu algının değişmesi mümkün değildir. Bundan böyle siyasetin doğasının doğal sonucu olarak iktidar; “korkulu rüya görmektense uyanık yatmak” evladır diyecektir. Yani karşı taraftan gelecek yeni bir hamleye her zaman hazırlıklı olacak, yeni önlemler almaktan geri durmayacaktır.
Alınacak önlemler ise Ali Bayramoğlu’nun dediği gibi tasfiyeye de dâhil kapsamlı konuları içerecektir…
Bu sitede yer alan bilgiler Haberiniz adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
bekleyiniz...
Henüz hiç yorum yapılmamış.
Yorum yazabilmeniz için Üye Girişi yapmanız gerekmektedir.
|
Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.
|