“Milletvekilleri konuşuyor” yazı dizimizin bugünkü konuğu MHP Ankara Milletvekili Prof. Dr. Mustafa Erdem. İmam Hatip mezunu ve ilahiyatçı bir kimliği bulunan Mustafa Erdem’e neden Milliyetçi Hareket Partisinde siyaset yaptığını sorduk. Bu soruyu sadece biz değil, kendisini tanıyan, kendisiyle tanışan pek çok insanın aynı soruyu yönelttiğini öğrendik.
Zor şartlar altında bugünlere gelmiş Milletvekillerinden bir tanesi olan Mustafa Erdem Kızılcahamam doğumlu. Çocukluğu termal şehrin ara sokaklarında geçmiş. Eğitimiyle babası çok fazla ilgilenmemiş ama bu manada amcasına bir vefa borcu olduğunu da söylemeden edemiyor.
Yine bir mücadeleli hayat hikâyesinin bulunduğu bir Milletvekili profiliyle işte İbrahim Gökdemir’in Röportajı
Biraz kendinizi tanıtır mısınız? Çocukluğunuz nerede geçti, siyaset öncesi hayatınız nerelerde geçti?
KÖYDE DOĞDUM ZOR ŞARTLARDA YETİŞTİM
Bir Türk Milletinin çocuğu hangi şartlarda hayatın zorluklarını yenerek nasıl bir mücadele içerisinde bulunuyor bir model olarak bunu ifade etmekte fayda var. Şimdi bakın ben Kızılcahamamlıyım ve köyde doğdum aslında. 1955 doğumluyum ama babam 1957’li diye yazdırmış. O devirlerde böyle bir esneklik oluyormuş demek ki. Sonra kendi iradem dışında İmam Hatip Okulu’na girdim. Çünkü ben köylü çocuğuyum ne din biliyorum ne başka bir alan biliyorum ve bizim köyde hemen hemen ilk eğitim alanlarından birisiyim çünkü köylülerde biliyorsunuz hayata atılmak ve bir şekilde maişeti temin etmek kaygısı vardır.
BABAM OKULUMLA HİÇ İLGİLENMEDİ
Bu noktada babam benimle ilgili duygularını paylaşma noktasında bir şekilde okusun demiş. Ama babam benim okulumla hiç ilgilenmedi. Üniversiteyi bitirdiğim zaman bile benim hangi okulu bitirdiğimi bilmiyor desek doğru olabilir. |Ama Allah rahmet etsin amcam özellikle benim eğitimimde çok büyük hakkı olan birisidir. Fakat o mübarek de bana para vermezdi de hep takip ederdi. Dolayısıyla ben İmam Hatip’in yarısından sonrasını yatılı okudum. İmam Hatip’ten sonra İlahiyat Fakültesi’ne biz giremiyorduk. Bir şekilde Atatürk Lisesi’ni de dışarıdan vermek suretiyle hem İmam Hatip’i hem liseyi bitirmiş oldum. Ama bu arada ifade edeyim ki bu benim için bir onur İmam Hatip Okulu’nun lise kısmını iki senede okudum. Yani üçüncü seneyi bir şekilde notlarım çok yüksek olduğu için her ders sekiz olursa bir üst sınıfın imtihanına girebiliyordunuz. Rahmetli ağabeyimle beraber aynı sene mezun olduk. O bir sene önceydi benden.
İKİ ODALI BİR EVDE İKİ AİLE VE BİZ YAŞADIK
İmam Hatip çok renkliydi benim için. Bir kere, hem dersleri takip ediyordum, çok iyi bir talebeydim, hem de güreş takımında çalışıyordum. Bir şekilde popülaritemiz iyiydi ama şu benim hayatımda çok çok önemli, İmam Hatip’e başladığımız gün iki odalı bir evde bir başka amcamın iki çocuğu, ikisi de evli. Birisinin iki çocuğu var. Bir de biz iki kardeş aynı evde yaşıyoruz. Tekrar söylememe gerek var mı, iki odalı bir ev, iki tane aile, birisi yeni evlendi, birisinin iki çocuğu var. Bir de biz aynı evde yaşıyoruz. İki kardeşiz, İmam Hatip’e gidiyoruz. Fakirlik, zorluk. Şundan dolayı hem üzülürüm hem onur duyarım. Sınıf arkadaşlarımız her Cuma günü Türkçe hocamızın himmetiyle para toplarlardı. Kumbaramız vardı. Üç kuruş, beş kuruş ne varsa o gün içinde talebelerden kumbaraya. Sınıfın içerisinde en çalışkan en fakir talebe olarak ben görüldüm ve sene sonunda o toplanan parayla ilk takım elbisemi, Allah rahmet etsin, o hocam diktirmiş ve o katkıda bulunan arkadaşlarım, Allah hepsinden razı olsun rahmeti rahman’a kavuşanlar varsa Allah rahmet etsin, onların parasıyla ilk takım elbiseyi giymiştim. Zor şartlarda yetiştim. Bir şekilde Cenabı Hak yardım etti, hamdolsun Allah herkese nasip etsin pek çok nimete kavuştum. Ben imamlık yaparak İmam Hatip’te talebeliğimin bir kısmını devam ettirmek zorunda kaldım. Çünkü talebeyken evlendim. O zaman mecburum ailemin geçimini temin etmeye fakat kısa bir süre sonra Diyanet İşleri Başkanlığı’nın merkezinde görev aldım.
TRT MUHABİRLİK SINAVINI BİRİNCİLİKLE KAZANDIM ALMADILAR
Aynı yıllarda iki yıl sonra yine talebeyken TRT Genel Müdürlüğünde göreve başladım, devam ettim yatay geçiş. 1979 senesiydi sanırım İlahiyat mezunu olmama rağmen Muhabirlik sınavını birincilikle kazandım TRT’de. Fakat ne hikmetse o dönem Ecevit iktidarı gelmişti. Bizim sınavı kazandığımızdan kısa bir süre sonra bizim ülkücü kökenli olmamız dolayısıyla mülakatta o günün jürisi bizi eledi. Demek ki TRT’de hizmete pek layık bulmadılar. Öyle diyelim, biraz daha yumuşak geçelim. Fakat ne hikmetse aradan kısa bir süre geçti bu sefer TRT’de yine prodüksiyon görevlisi sınavı açıldı. Bütün üniversite talebeleri katılıyor. Yani Siyasal, Hukuk dahil mühendislikler dahil. Bir de TRT o zaman tek Yayın Kuruluşu. Tekel’i var başka bir şey de yok. Prodüksiyon görevlisi sınavına girdim. Onu da beşincilikle kazandım. O dönemde de Ecevit hükümeti Sayın Demirel Başbakan fakat TRT yapılanmasında hala sol zihniyet vardı.
Ben de o zaman TRT-Bir diye bir derneğimiz vardı onun Genel Sekreterliğini yapıyordum. Bu sefer mülakata yine girdim orada da ilahiyatçıdan öte Ülkücü İlahiyatçı olduğum düşüncesiyle beni yine TRT’de hizmete layık bulmadılar. 1980 yılında istifa ettim TRT’den. Bu sefer param yok, müşterim yok, tecrübem yok kuyumculuk hayatına başladım. Babamın o sıra bir miktar parası olmuştu, ayrıldım ve hayatın en zor dönemleri. Aşağı yukarı 1984 senesine kadar askerlik dahil kuyumculuk işine devam ettim. Rahmetli ağabeyim o zaman TRT’de muhabirdi. O bana yardım ediyordu ara ara. Sonuçta bazı ilahiyattan gelen giden arkadaşlarımız, hocalarımız “
ya kuyumculuğu herkes yapıyor ne işin var burada git ilim yap” falan diyordu. Dayanamadım, doktoraya Hadis Ana Bilim Dalı’ndan başladım. Sonra baktım ki hem kuyumculuk hem ilim ikisi bir arada olmuyor. Bu defa kuyumculuktan da istifa ettim. Döndüm ilahiyata dinler tarihinden asistan oldum. Hadis’ten başladık dinler tarihinden. Burası çok önemli, anam rahmetli geçmişte beni çok seviyordu, tabi yedi sene çocuğu olmamış falan, çocuklarının gözünün önünden ayrılmasını istemiyordu. Onun için duymuş burs alan, yatılı okuyanlar hizmete Ankara dışında gidecek. Benim burslarımı kredilerimi neyse işte saklıyor, yumurta, yoğurt, tereyağı falan filan parasıyla ödedi. Ve ben ilahiyattayken 16 TL burs aldım, faiziyle birlikte 29,50 TL ödedim. Bugün bin lira o günün parasıyla. Sonra bir şekilde ilahiyata girdik. Bunu şunun için anlatıyorum. Anam 1986’da rahmetli oldu. Ben ondan sonra Ankara dışına, yurtdışına çıkmaya başladım. Bir anlamda o vefatıyla benim hem eğitim hem siyasi hayatımın önünü açmış oldu. Sonra 1990 yılında doktor, 1993’de doçent, 2000 yılında, iki sene de bekledim kadro yoktu, profesör oldum.
Siyasete nasıl girdiniz?
GENEL BAŞKANIMIZ MKYK’YA ALDI
O arada ben 1993 yılında Türkiye Diyanet Vakfı aracılığıyla Kırgızistan’a gönderildim. Ama ben orada hiç kalmadım. Diyanet Vakfı oraya bir İlahiyat Fakültesi açtı. O Devlet Türkçe’yi yerinde öğrenim arzuları itibariyle Ankara’ya Türkiye’ye getirilmesi daha yararlı bulundu. Dolayısıyla çocuklar oranın fiziki şartları hazırlanıncaya kadar Türkiye’ye geldi gitti. Yani 1993 yılından 2004 yılına kadar fiilen bu projeyle ilgilendim ve hayatımın en verimli en hayırlı, en güzel dönemlerini de o dönemde yaşadım. Bir sürü talebemiz mezun oldu. Mezunlarımız oranın sosyal, kültürel ve dini hayatına çok önemli katkılarda bulundu. Bir örnek vereyim, mesela 1996 yılında biz orada resmen fakülteyi açtığımızda, öğrenciler buradan gelip de oraya gittikten sonra Komsomolskaya Pravda Gazetesi çok önemli bir başlık atmıştı. Benimle bir buçuk saat görüştü. “
Siz demokratik laik bir ülkesiniz ne işiniz var, ilahiyat eğitimi yapıyorsunuz, fundamentalizm, radikalizm, İran, Taliban, İslam dünyası, Libya, Cezayir…” Ben onlara dedim ki “
bir ayet vardır, o da şudur; din insanoğlunun yaratılışında vardır. Eğer bu dini duygu ve inanç legal yollardan reel bir şekilde tatmin edilmezse insan bunu illegal yollardan irreel bir şekilde tatmin etmeye çalışır. O zaman sizin endişe ettiğiniz legalite devlet işi çıkar, onun yerine illegalite başlar, fundamentalizm, radikalizm.” Çok şahsiyetli bir yazarmış ki ertesi hafta hemen bir başlık attı, “
Oş Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kırgızistan’ın Mekke’si. Türkiye’den Gelen İlahiyatçı Doktor Mustafa Erdem (bana doktor diyorlardı)
Kırgızistan’da sadece sosyal, kültürel ve dini hayat değil aynı zamanda ekonomik hayatın da ıslahına, düzelmesine katkı sağlayabilecek önemli bir projeye katkıda bulundu” diye. Bundan dolayı ben orada vermiş olduğum hizmetlerin Kırgızistan’ın ve iki ülke arasındaki ilişkilerin ne kadar katkısına, yararına olduğunu düşünmeye başladım. Sonra yine Türkiye’de devam ediyordum. Ben aynı zamanda İlahiyat Fakültesi’nde de öğretim üyesiydim. 2006 yılında Milliyetçi Hareket Partisi’nin Büyük Kongre hazırlıkları vardı. Bu kongre hazırlık öncesinde Sayın Genel Başkanımıza bir özgeçmiş sunmuştum. Ve siyaset yapma arzumu bir şekilde ifade etmiştim. Şimdi Sayın Genel Başkan bunu değerlendirerek beni 2006 yılında Milliyetçi Hareket Partisi Merkez Yönetim Kurulu Üyesi olarak görevlendirdi ve böylece fiilen siyasi hayata adımımı atmış oldum. 2007 yılında Ankara ikinci bölge’den beşinci sıra milletvekili adayı oldum. Çok çalıştım, samimi çalıştım ama aziz hemşerilerim benim o dönemde milletvekili olmama müsaade etmediler. Kendilerine buradan sitem değil teşekkürlerimi ifade etmek istiyorum. Belki de benim siyaseten olgunlaşmama katkıda bulunmak için böyle bir yolu tercih etmiş olabilirler. Tabi bu arada ben 2009 Merkez Yönetim Kurulu Üyeliği ne de yeniden seçilmiş oldum kongre sonrasında.
Buraya seçildikten sonra partimizin içinde biraz daha aktif hale geldim ve AR-GE’den sorumlu Genel Başkan Yardımcımızın yardımcısı olarak buradaki görevlerime devam ettim. Bu arada da partimizin eğitim faaliyetlerine hem buradaki siyaset okulu, parti içi okulu, hem de taşradaki eğitim faaliyetleri seminer ve konferanslara katılmaya başladım. Sonra 2011 seçimleri öncesinde yeniden mutat olduğu üzere Ankara ikinci bölge’den milletvekili adaylığımızı koyduk ve Allah’ın takdiri, hemşerilerimizin tensipleri doğrultusunda bugün bu millete hizmet, bu şerefli Parlamento’da bulunmak ve bir şekilde de bize devletimizin hizmetinin bedelini ödemek gibi önemli bir sorumluluğu üstlenmiş oldum. Tabi hemen akabinde de Merkez Yönetim Kurulu Toplantımızda Sayın Genel Başkanımızın tensibi ve Merkez Yönetim Kurulu Üyelerimizin de takdiri ile partimizin Eğitim Faaliyetlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı göreviyle şu anda sizinle birlikte olmamıza vesile olan masaya oturmuş olduk.
İlahiyatçısınız ve MHP’de Milletvekilisiniz. Sizin neden AKP’de siyaset yapmadığınızı sorumuyorlar mı?
Şimdi biz şu yanılgıyı düzeltmemiz lazım. Bu milletin yüzde 99’u Müslüman. Bu doğrudur. Eğer bu yüzde 99’luk kısmın içinde bir kısmı yüzde 50’lik oy alıyor ve ‘Müslümanlar AKP’ye oy veriyor’ deniliyorsa bu geri kalan yüzde 50’ye hakaret, saygısızlık, insafsızlık, vicdansızlık olur diye düşünüyorum.
YURT DIŞINDAN FARKLI GÖRÜNÜYORUZ
Bunun acılarını ben yurtdışındaki çalışmalarımda çok hissettim. Örneğin Mısır’a gittiğimde, Türkiye’de Hizbul İslam olarak o dönemin şartlarında rahmetli Necmettin Erbakan’ın partisi gündeme getiriliyordu. Ben 1993 yılında ilk defa Kırgızistan’a İlahiyat Fakültesi’nin koordinatörlüğüyle ilgili olarak gittiğimde orada bana soruyorlardı, “
Sizin orada da Müslüman partisi varmış.” diye. Merhum Erbakan’dan söz ediyorlardı. Şimdi bir insanın kendisini Müslümanların temsilcisi gibi gördüğünüzde o zaman bugün merhum Erbakan’ın arkasındaki parti, varsayalım ki şimdi Saadet Partisi’ne oy verenlerin oranı Türkiye’de yüzde 1’e düştüyse bu Türkiye’deki Müslümanların oranının yüzde 1’e düştüğü anlamına mı gelir? Bu inanç bazında ciddi bir sıkıntıyı beraberinde getiriyor.
Ama ne hikmetse, gerek bundan önceki referandum, yani 12 Eylül’de yapılan referandumda, gerekse de 12 Haziran’da yapılan seçimlerde kamuoyunda, siyasiler ve onlar adına piyasa oluşturan, onlar adına kitleyi döndürenler tarafından, Müslümanlara hizmet, Müslüman partisine hizmet, Müslüman’a hizmet gibi iğneli bir şekilde dürtüler gündeme getirildiği için ve bu insanların Müslüman olduğundan dolayı buralara oy verilmesi istendiği için ve o zaman, ilahiyatçılar da o partide olmalı, Müslümanlarda o partide olmalı, diyanetçiler de o partide olmalı, tarikatçılar da o partide olmalı gibi algılandı. Yani ben kendimi Müslümanlığın hangi renk ve tonunda hissediyorsam o partide olmalıyım gibi algılandı. Bu doğru değil, CHP’ye de oy verenler Müslüman’dır, MHP’ye de oy verenler Müslüman’dır, AKP’ye de oy verenler Müslüman’dır. Eğer işe İslam açısından bakacaksanız.
Ama bunların
bir kısmı İslam’ı işporta malzemesi gibi kullanır. Bir kısmı İslam’ı insanın Allah karşısındaki duyarlılığı, sorumluluğu gibi değerlendirir. Ve bu bağlamda da yegâne itibar kazanacağı alanı Allah’la olan ilişkilerinde görür. Ve bunun yansımalarının da ahrette kendisinin ahret hayatını etkileyeceğine inanır. Bunu bir ağır itham için söylemiyorum ama maalesef Türkiye’de AK Parti’ye oy verdirenler ahrette alacaklarını dünyada kazanmanın bir aracı gibi algılamaya başladılar. Buna bir takım kurum ve kurallar da alet edildi. Buna bir takım Sivil Toplum Örgütleri de malzeme yapıldı. Ve bunu itham için söylemiyorum, sadece olgusal bir durum olarak tespit etmekte fayda var. Şimdi adam beni gördüğü her yerde “
Hocam siz ilahiyat hocasısınız değil mi?”, “
Evet efendim.”, “
Tüh be keşke bütün MHP’liler senin gibi olsa.” Diyorum ki “
ya niçin bütün MHP’liler benim gibi olsun ifadesini kullanıyorsunuz? Bütün AKP’lilerde benim gibi olsa. Eğer ben bir modelsem, eğer ben örnek alınması gereken ahlaki değerlere saygılı, insani değerlere saygılı, vatanına milletine dinine devletine saygılı isem, bu değerler de bir fazilet ise o zaman bütün insanlar benim gibi olsa ne olur?” Veya tam tersi “
Hocam yanlış parti seçmişsiniz sizin yeriniz AKP olmalıydı. Niçin MHP’lileri itham ediyorsunuz?” Niçin MHP’lileri zan altında bırakıyorsunuz? Niye onları dışlıyorsunuz? Niye onları İslam dairesi içerisinde mütalaa ederek kuşatan, kapsayan, bütünleyen insanlar olmuyorsunuz? Şimdi bir varsayalım, şimdi AKP yüzde 50 oy aldı. Senin tabanından oy aldı, benim tabanımdan oy aldı, onun tabanından oy aldı. Düne kadar MHP’ye oy verenlerden bugün AKP’ye oy verenler çıktı ise
düne kadar gâvurdular bugün Müslüman mı oldular? Düne kadar CHP’ye oy verenler nitekim geçmişte Türkiye’de CHP tabanı çok ciddi oy aldı. Şimdi CHP tabanından oy veren olmasaydı AKP bugün bu noktaya gelir miydi? Gelmezdi. İtida hareketi nasıl gerçekleşti de dün CHP’deyken gâvur sayılanlar bugün MHP’deyken veya bugün AKP’deyken Müslüman sayıldı? Buna hiç kimsenin hakkı yok. Bu milletin inanç değerlerini işporta malzemesi gibi pazara dökmeye, sokağa dökmeye veya bunları bir şekilde takdir, tefcir veya tekfir suçu gibi algılamaya gerek yok. Bırakın herkes dinini yaşayabildiği kadar yaşasın. Bırakın herkes gerçek anlamda Müslüman olsun ve yaptığı güzel işleri Allah için, yaptığı yanlışlar varsa bunlardan da Allah için dönmeyi kendisine bir erdem olarak ifade etsin diyorum.
Siyaseten neden MHP’desiniz?
Şimdi siyaseten şunu ifade etmek istiyorum. Bu da işin bir başka ahlaki problemi. AKP’nin Türkiye’de dini değerleri ön plana çıkaracağı, geçmişteki dini yaşantının bir şekilde AKP tarafından icra edileceği, bir anlamda da Osmanlı’nın yeniden AKP’yle ihya edileceği gibi bir anlayış var. Ve işin üzücü tarafı bugün Arap Baharı’nın Müslümanları da bu inancın kurbanı olarak vagonları bu trene eklemeye çalışıyorlar. Şimdi ben size gayet açık söyleyeyim. Şimdi kimin Allah katında ne kadar ne yapacağı belli değil ama size şunu açıkça söylüyorum. AKP 10. yılına girdi, dokuz yıl bitti, dokuz yıldır iktidara talipken her üç seçimde de Müslümanların dini duygularını ön plana çıkararak, deyim yerindeyse istismar etmeye veya bir anlamda onlardan yararlanmaya çalışan bir siyasi hareketin, Türkiye’deki önceliklerine bir bakarsanız ne kadar dindara hizmet ettiğini, (ama bunları yazın) ne kadar dindara hizmet etmediğini, ne kadar dini değerlere itibar ettiğini görürsünüz. Ben onların ihale yolsuzluklarını, devletin malını kişisel çıkarları için kullandıklarını, ahlaki değerleri siyasete tercih etmediklerini ifade etmekten öte bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. O da nedir biliyor musunuz? Bugün AKP’nin din anlayışında olmazsa olmaz unsurlardan bir tanesi medeniyetler ittifakı projesi mi olmalıydı? Bugün AKP’nin olmazsa olmaz uygulamalarından bir tanesi Büyük Ortadoğu Projesi mi olmalıydı? Bugün AK Parti’nin olmazsa olmaz uygulamalarından bir tanesi Azınlık Vakıf mallarının iadesi mi olmalıydı? Bugün AKP’nin olmazsa olmaz uygulamalarından bir tanesi Sümela Manastırı’nın 15 Ağustos gibi Trabzon’un Müslümanlar ve Türkler tarafından fethinin intikamının alınmasına vesile olmak mı olmalıydı? Bugün AKP’nin yapmış olduğu bu Akdamar Kilisesi’yle ilgili uygulamaların Ani’ye uygulanması bir Müslüman’ın hakkı değil miydi? Yani burada şunu ifade etmeye çalışıyorum. AKP dini bir parti gibi gözüküyor, dindarın oylarını alıyor ama kendisini iktidara getirdiğine inandığı ve fiilen de kendisinin onlara medyun olduğu alanlara yatırım yapıyor. Bu bağlamda bakıldığında din ve din adına Türkiye’de yapılan hiçbir şeyin olmadığını üzüntüyle bir ilahiyatçı olarak tespit etmiş oldum. Bundan da rahatsızlık duyuyorum. Yine bakın Türkiye’de şimdi Anayasa kaosu var, kargaşası var. Şimdi bir takım insanlar kalkıyor sağda solda Anayasanın değişmez maddesi olmayacağı hükmünden hareketle devleti tümüyle temizlemeye, devleti devlet yapan unsurlardan kurtulmaya çalışıyor. Bunlardan bir tanesi de açıktan veya gizliden, sağda veya solda, sesli veya sessiz ifade edilen unsurlardan birisi laiklik. Dikkat edin bunu ifade etmekte mecburum. Bugüne kadar AKP tabanının en karşı olduğu değerlerden bir tanesi Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez maddeleri arasında yer alan laiklik değil miydi? Peki, AKP, siz bu tabandan oy alıyorsunuz sonuç itibariyle de Mısır’da Hüsnü Mübarek’e karşı olan ana kitleye destek vererek Türkiye’deki tabanınızla onlar arasında bir ortak payda kuruyorsunuz. Yani Hüsnü Mübarek karşıtlığı Türkiye’de Türkiye Cumhuriyeti’ne karşıtlık, askeriyeye karşıtlıkla paralellik arz ediyor. Ve bir şekilde bu paralellikte iki halk arasında ortak bir nokta kuruyorsunuz. Ben Mısır’ı çok iyi bilirim. Şimdi Mısır’da Hüsnü Mübarek karşıtlığında temel fenomenlerden bir tanesi Ihvan-ı Müslimin ve Müslüman Kardeşler dediğimiz olay. Şimdi Ihvan-ı Müslimin’e karşı çıkanlar onun Amerikancı olduğunu, statükocu olduğunu halka rağmen idarede bulunduğunu ifade ediyorlar. Siz de onlara bu manada zalim, despot, anti demokrat vs. diye destek veriyorsunuz. Ama bu Türkiye’nin bir şekilde başkalarının iradesi doğrultusunda yaptığı bir faaliyet gibi düşünülüyor. Neticede buradan oraya destek verirken halk bazında gayet flört iyi, ilişkiler sağlıklı, destek, paylaşım gayet güzel. Ne oldu da burada anti laik olanlar oraya gidip birden bire laikliği savunmaya başladı. O zaman buradaki din adına AKP tabanına destek verenlerin, daha doğrusu AKP’ye destek veren tabanın, AKP’nin din konusunda ne kadar samimi ve duyarlı olduğunu ne kadar tabanın duygularına destek ve onların isteklerini yerine getirme sorumluluğunu taşıdığını düşünmesi lazım. Burada laiklik karşıtı olup da Mısır’a gidip Mısır’da laiklik istediğinizde aklıselim şunu düşünür, ya burada sahtekârlık var, ya orada yalancılık var. Ya burada Amerikan çıkarları var ya orada Amerika adına konuşuluyor denilebilir. Bunu düşündüğünüz zaman siyaset konusunda da AK Parti’nin çok samimi olmadığını düşünürüm. Yine aynı şekildeki uygulamalara baktığımızda mesela gazetelere bugün bakın cem evlerinin ibadethane (bunu yazmayabilirsiniz) ile ilgili olduğu ve mahkeme kararlarıyla tescillendiği düşünülüyor. Şimdi Türkiye’de cami kavramını ibadethaneye dönüştüren kim bunu lütfen hesabını buraya yazın, bunun lütfen hesabını versinler. Avrupa Birliği’ne uyum adı altında bizim kültürel değerlerimizin ve inanç değerlerimizin temelinde yer alan cami kavramı ki bu şehirlerin imar planlarıyla da doğrudan alakalıydı, siz bunu ibadethaneye dönüştürüyorsunuz ve ondan sonra da kiliselerin açılmasına veya cem evlerinin ibadethaneye dönüştürülmesine müsaade ediyorsunuz. Şimdi o zaman bu tabanın beklentisiyle bu kararın uygulamaları arasında bir çelişkiye dikkat etmemize vesile olur mu, olmaz mı? Dolayısıyla ben AKP’nin tabanın oyunu almak için dini araç veya dini duyguları istismar ettiğini ama kendisini iktidara getirenlerin istekleri doğrultusunda da buna mecbur olduğunu düşünüyorum.
Tabi görevimiz bu. Bunları ifade etmek durumundayız. Siyaset yapmamızın temel nedeni de şunu bilin İbrahim Bey, ben şunu samimi olarak söylüyorum ben siyaseti inandığım değerleri insanlarla paylaşmak için yapıyorum. Ve bu inanç değerlerimin toplumla paylaşılmasına en uygum siyasi alan Milliyetçi Hareket Partisi olduğu için buradayım. Dolayısıyla ona göre şöyle buna göre böyle gibi bir durum benim ahlaki değerlerim, inanç değerlerim, milliyetçilik anlayışım ve insani değerlerim arasında olmaz. Ben burada eğer siyaset yapıyorsam dün şerefli Türk Milletine ve aziz hemşerilerim Ankaralılara bu noktalarda siyaset yapacağıma söz verdiğim için bunları bulunduğum her ortamda da ifade etmeye kendimi ahlaken zorunlu hissediyorum.
Teşekkür ediyoruz. Varsa önemli birkaç mesajınızı daha alarak sohbetimizi bitirmek istiyoruz.
Burada şunu gayet açık söylemek lazım siyasetçi siyaset yapmak adına her yola başvurmayı kendisi için meşru ve mübah saymamalıdır. Siyasetle uğraşanların da değerleri ve kriterleri olmalıdır. Siyaset yapma adına meşruiyetin sonuç itibariyle insanı nereye götürdüğünü maalesef görüyoruz. İkincisi sizin aracılığınızla bu mesajı da vermek istiyorum. Kamuoyu, bu millet siyasileri kristalize ederek beşer üstü vasıflar ona vermeye kalkarsa bu onun bir anlamda kutsallaştırılmasına sebep oluyor. Hedef kutsal ise hedefe gitmek için her yol meşru imiş gibi algılanıyor. Oysa siyaseti yapanların hepsi insandır. İnsan olarak başta ben olmak üzere hepimizin eksikleri ve yanlışları vardır. İyi olanın alınması, kötüyle ilgili hususlarda da uyarıcılık görev ve sorumluluğunun yerine getirilmesi herhalde olmazsa olmaz bir alan diye düşünüyorum. Dolayısıyla hem siyasetçiye hem de siyaset yapmak üzere ona bu görevi yükleyen değerli hemşerilerimize çok büyük bir görev ve sorumluluklar düşüyor diye düşünüyorum. Ama ne olursa olsun -bu son söz-siyaset bu ülke için bu insan için yapılıyor. Siyasetle meşgul olanların bu insana zarar, bu ülkeye zarar, bu devlete zarar noktasında çok samimi ve hassas olmaları lazım. Siyaset yapayım derken bu devletin çatısına, bu milletin geleceğine darbe vurulur ise bu devletle, milletle birlikte aynı zamanda o siyasetçinin de sonunu hazırlar.
İl Gazetesi