Röportaj: Fatma Ülkü Yıldız
Bugünün “24 Kasım Öğretmenler Günü” olması hasebiyle bugüne kadar pek çok öğretmen, bilim adamı ve akademisyen yetiştirmiş, 25 öğrencisinin “doktora” tezine imza atmış yaşayan en büyük Türkologlardan Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tuncer Gülensoy ile bir sohbet gerçekleştirdik.
- Hocam önce 24 Kasım Öğretmenler Gününüzü kutlarım. Bütün bilim âleminin malûmudur ki şu anda üniversitelerimizin Türkoloji kürsülerinde başarıyla görev yapmakta olan pek çok akademisyenin hocasısınız. Sizce “âlim”, “bilgin” ve “profesör” ne demektir, aralarında ne gibi bir nüans vardır?
Osmanlı döneminde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında “
Bilgin ve Profesör” unvanları yoktu. Osmanlı Türkçesindeki
âlim(doğru imlâsı: ‘ilim) “
çok okumuş, bilgin” demekti. Arapça (‘ilm) kökünden gelen
âlim sözcüğüne benzer
âlim sıfatı da “
elemli, kederli, ıstırap çeken” anlamına kullanılırdı. Her ikisinin imlâ farkları vardı: 1.si
ayın+elif, lam+mim; 2.si ise
medli elif, lam+mim harfleri ile yazılırdı. Şimdilerde 2.sinin ne imlâsı ne de anlamı kaldı, tarih oldu gitti. Birinci
âlim ise yerini Türkçe
bilgin[<bil-gi+n]’e bıraktığı için ölüme terk edildi.
Arapça
‘ilm(fi’l) kökünden yapılmış bir ad olup, buradan
‘âlim,
mu’allim,
‘ulûm,
ta’lîm gibi sözcükler türetilmiştir.
- Medrese ve müderris ne anlamlara geliyor, Hocam?
Medrese sözcüğü, eskiden “
1.İçinde dinî dersler okutulan yer; 2. ders gören talebenin, içinde yatıp kalktıkları bina” anlamında “
ism-i mekân” olup, burada ders veren “
âlim” de “
müderris” adı ile anılıyordu.
Tedrisât adı
tedris’in çoğulu (cemi) olup “
öğretim” demekti. Buradan:
Tedrîsât-ı âliye “
yüksek öğretim”,
tedrîsât-ı ibtidâiye “
ilköğretim” ve
tedrîsât-ı taliye “
orta öğretim” tamlamaları yapılmıştı.
- Hocam, eskiden kullandığımız bu sözcüklerin yerine bugün hangi sözcükler kullanmaktayız?
Şimdi biz bu
ilim,
âlim,
muallim,
müderris,
tedrisat,
âliye,
ibtidâîye,
talîye sözcüklerinin yanında daha nicelerini kaldırıp attığımız için kelime hazinemizi 150-200lere indirdik. Osmanlı Türkçesini öğrenmek, öğretmek ve konuşmak ayıp, Cumhuriyet karşıtı olmak gibi algılandığı için ders veren üniversite “
hoca”ları, “
hukuk” okuyan-okutan ve savunan; “
adliye sarayları”nda “
adalet” dağıtan “
hâkim”ler artık Osmanlı Türkçesini unutur oldular.
Her neyse, biz dönelim
âlim ve
bilgin sözcüklerine.
Âlim sözcüğünün Arapça
‘il(i)m kökünden
ism-i fail olduğunu belirtmiştik.
Bilgin özcüğü de Türkçe [
bil-] fiil kökünden yapılmış bir addır:
bil-gi+n.
Bil- fiili en eski Türkçenin kelime hazinesinde vardı ve
Kök Türk Yazıtları ile
Uygur yazmalarında.
Dîvânu Lügati’t-Türk ve
Kutadgu Bilig ile çağdaşı eserlerde geçiyordu. Eski Türkler “
bilgili, iyi ahlâklı, olgun ve örnek kimse”ye
bilge(<
bil-ge), “
insan aklının erebileceği olgu, malûmat”a
bilgi(< ET.
bil-(i)g) diyorlardı. Biz bu kökten
bilgiç(<
bilgi+ç) “
bilgili kimse” adını türettik.
Profesör, Fransızca(
prefessour) sözcüğünden dilimize girmiş “
Yükseköğretim kurumlarında en üst aşamada olan öğretim üyesi” demektir. Yani, ömrünün belirli bir yılını üniversitede geçirerek en üst seviyeye gelebilmiş kişiye profesör deniyormuş. Profesör, eser(ler), makale(ler) yazmasa, uluslar arası kongrelere tebliğ(ler) [bildiriler] sunmasa, kendisinden sonra gelecek nesillere ders verip onları eğitecek asistanlar yetiştirmese ve doktora tezleri yönetmese de hasbel kader bir yabancı dil sınavını verip (kopya çekerek de olabilir), iki makale + bir kitap olan yayınlardan geçtikten sonra kolokyumda da başarılı olup “
doçent” olduysa beş sene sonra kadrosu bulununca
profesör olur. Yani, profesör olmak için eskiden olduğu gibi eser vermek, makale yazmak, tebliğ sunmak, doktora yaptırmak, rapor yazmak için eser okumak yoktur. Doçent olduktan sonra “
kafese konmuş bir kanarya” bile, yalnızca öterek beş yıl sonra profesör olur. [
Haydi canım sen de demeyin, size onlarcasını isim isim sayabilirim.] Diyeceğim şudur ki Profesörlük
âlimlik ya da Türkçesi ile
bilginlik değildir; yalnızca bir akademik unvandır.
Şimdi üniversitede her hangi bir bilim dalında dört ya da daha fazla eğitim görmüş lisans+lisansüstü(master)+doktora yapmış kişiye “
Yardımcı Doçent(Yard. Doç.)” unvanını vererek, sırtına taşıyamayacağı sorumlulukları yükleyip sahaya salıveriyoruz. 4 yıl lisans+2 yıl YL + 3-4 yıl Doktora ders ve tezleri ile eğittiğimiz öğrencimiz daha kendine gelmeden lisans+YL.+ (bazen) Doktora dersleri de yükleyerek “
dolap beygiri” gibi gece gündüz çalışmasını istiyoruz. Bir de (bazen) Dekan Yardımcılığı, (bazen) Bölüm Başkanlığı, Enstitü Müdürlüğü, Yüksekokul Müdürlüğü vb. gibi görevleri de yükledik mi sınav kâğıdı okumaktan kitap ve makale okumaya, kütüphanesini geliştirmeye, sempozyumlara tebliğ yazmaya ve sunmaya mecali kalmayan gencimizden bilimsel performans bekliyoruz.
- Biraz da kendi tahsil ve bilim hayatınızdan bahsedebilir misiniz, Hocam?
Ben İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümüne 1960 yılında girdim, 1962 öğretim yılı sonuna kadar burada okudum:
Ord. Prof. Dr. Reşid Rahmeti Arat,
Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu,
Prof. Dr. Muharrem Ergin,
Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş gibi hocalardan
Türk Dili Tarihi, Türk Lehçeleri, Osmanlı Türkçesi, Türkçenin Grameri, Anadolu Ağızları gibi
dil dersleri;
Prof. Dr. Ahmet Hamdi Tanpınar ve
Prof. Dr. Faruk Akün’den
Yeni Türk Edebiyatı, Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri gibi
Yeni Edebiyat dersleri;
Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan ve
Prof. Dr. Ali Alpaslan’dan
Eski Türk Edebiyatı, Metin Tamiri, Metin Tahlili, Hat gibi
Eski Türk Edebiyatı dersleri;
Prof. Dr. Ahmet Ateş ve
Tahsin Yazıcı’dan
Farsça; Çeşitli hocalardan
Ataürk İlke ve İnkılâpları Tarihi ve
İngilizce dersleri aldım. 1963 yılında yatay geçiş yaptığım DTCF’nde de
Prof. Dr. Hasan Eren,
Prof. Dr. Saadet Çağatay,
Prof. Dr. Zeynep Korkmaz,
Prof. Dr. Vecihe Hatipoğlu gibi hocalardan
Türk Dili Tarihi, Türk Lehçeleri, Eski Anadolu Türkçesi, Anadolu Ve Rumeli Ağızları, Eski Türkçe (Orhon ve Uygur Dönemi) gibi
Dil;
Prof. Dr. Hasîbe Mazıoğlu’dan
Eski Türk Edebiyatı dersleri; Prof. Dr. Kenan Akyüz’den
Yeni Türk Edebiyatı, Türk Şiiri gibi
Edebiyat dersleri;
Prof. Dr. Meliha Ambarcıoğu’dan
Farsça ve
Grameri;
Prof. Dr. Ahmet Temir’den
Moğolca dersleri aldım.
4 yıl süren “
Moğolların Gizli Tarihi’nde Hâl Ekleri ve Cümlede Kullanılış Şekilleri” adlı Doktora tezimi de Prof. Dr. Ahmet Temir’in danışmanlığında tamamlayarak, açılan bir sınavı da kazanıp, Nisan 1972’de “
Dr. Asistan” [şimdiki Yard. Doç. Dr.] unvanı ile DTCF’nde göreve başladım. Dört yıl Kütahya ve ilçeleri ile 56 köyden malzeme toplayarak hazırladığım “
Kütahya ve Yöresi Ağızları” adlı Doçentlik tezimi, Prof. Dr. Hasan Eren, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Prof. Dr. Sadettin Buluç ve Prof. Dr. Muharrem Ergin’den kurulu jüri önünde savunup, kollokyum ve “
Deneme Dersi”ini de başarı ile verdikten sonra
doçent oldum. 1989 yılında da “
Doğu Anadolu Osmanlıcası -Etimolojik Sözlük Denemesi-” adlı takdim tezim ile de Profesör unvanını aldım. Akademik hayatım boyunca 80 kadar Yüksek Lisans ve 25 Doktora öğrencisi yetiştirdim. Bunlardan pek çoğu Prof. ve Doçent, birkaçı da Yard. Doç. unvanı ile Erciyes, Fırat, Trakya, Ahi Evran, Bozok, Sakarya üniversitelerinde görev yapıyorlar. 500’den fazlası bilimsel(ilmî), 1200 kadar makale-bildiri, 58 kitap yazdım; 400’den fazla kongre (sempozyum, panel, çalıştay) gibi bilimsel toplantıya tebliğ sundum.
Bütün bunları niye mi açıklıyorum? Kısaca ona da değineyim: Her şehre bir üniversite ve çeşitli fakülteler açarak hocasız, kütüphanesiz ve laboratuarsız eğitimle nereye varabileceğimizi düşünüyorum. Şimdi bakın, benim okuduğum İstanbul ve Ankara üniversitelerinde gördüğüm
Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi ile oraya buraya açtığımız fakültelerdeki
Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi arasındaki farkı kıyaslayın. İstanbul, Ankara(Ankara, Hacettepe ve Gazi Üniversiteleri), İzmir, Konya-Selçuk gibi üniversitelerdeki Türk Dili ve Edebiyatı Bölümlerindeki eğitim her halde aynı değildir. Haydi, Kocaeli, Sakarya, Bursa-Uludağ, Çanakkale-18 Mart, Edirne-Trakya, Kırşehir-Ahi Evran, Kayseri-Erciyes, Sivas, Elazığ-Fırat, Malatya-İnönü, Erzurum-Atatürk, Trabzon, Samsun, Ordu, Eskişehir-Orhangazi, Bolu-İzzet Baysal gibi üniversitelerdeki gelişimi de dikkate alıp eğitim seviyesini biraz daha iyi görürsek, öteki üniversitelerde eğitim gören gençlerimize haksızlık etmiyor muyuz? Benim yetişmemde katkıları olan 18 ünlü Profesör ile öğünüyorum ama
ya hiç eser sahibi Profesör yüzü görmeden mezun olup da sözde yüksek lisans ve Doktora yapan gençlerimize ne diyeceğiz. “
Ülkemizin şartları böyle, kusura bakmayın!” mi diyeceğiz.
Bir de bazı üniversitelerimizdeki Profesör, Doçent ve Yardımcı Doçent unvanlı hocalarımızın performansına bakalım. Çok uzun yıllar Doktora ve Doçentlik sınav jü¬rilerine girerek bugün üniversitelerimizde ders veren pek çok hocamızın bilimsel yeteneklerini yakından gördüm. Üç kez kendi ana bilim dalından doçentlik sınavına girip de yazdığı kitap(!) ve makale (!) gibi
eserlerden dönen ve ana bilim dalını İlahiyat Fakültesinin “
İslâmî Türk Edebiyatı” ana bilim dalı ile değiştirerek önce
Doçent, sonra da zamanın rektörünün adamı olduğu için onun himmeti ile kadro bularak, esersiz-kitapsız
Profesör unvanı alan bir “
bilim adamı”(!) tanıyorum. Bu bilgin şimdi bir fakülteyi yönetiyor.
Türk Dili Anabilim Dalı’na doçentlik için müracaat edip,
Kök Türk Yazıtları ve
Uygur Yazmaları,
Kutadgu Bilig,
Kıssa-Yı Yûsuf,
Dede Korkut vb. gibi Eski ve Orta Türkçe metinlerini okuyama¬yan, gramer tahlili yapamayan, Kiril harfleri ile yazılmış Kazak, Kırgız, Azerî, Türkmen Türkçesi metinlerini okuyamayan; Türk lehçeleri arasındaki fonetik ve morfolojik karşılaştırma yapamayan; hele hele eski
Kök Türk(Orhun) ve
Uygur Türk alfabelerini bilmeyen ve bu harflerle yazılmış metinleri okuyamayan pek çok adayın nasıl profesör olduklarım hep merak etmişimdir. Demek ki, ben de bazı zamanlarda gaflete düşüp, yanlışlıklar yapmış, onların profesörlüğe uzanan sınavlarında başarısızlıklarına imza atmışım. (Yazıklar olsun bana!)
- Bu konuda bir anınızı anlatmanız mümkün mü acaba?
Hiç unutmadığım ve kendimi de affetmediğim bir anım vardır: Yıllardır girdiği Rusça doçentlik yabancı dil sınavından başarılı olamayan bir aday için rahmetli hocam
Prof. Dr. Hasan Eren’e ricacı olmuştum. O da “
Oğlum Tuncer, adayın girdiği sınavda verdiği cevapların toplamı 16-17 puan. Ben buna nasıl yardımcı olayım!”, demişti. Her nasılsa, birkaç yıl sonra jüri üyeleri o adaya yardımcı olup geçer not verdiler. Daha sonra doçentlik jürisinde bulunan arkadaşlarıma da adını vererek yardımcı olmalarını istemiştim. O kişi şimdi profesör unvanlı bir “
bilgin” ama “
âlim” değil.
Atatürk ilke ve İnkılâpları Anabilim Dalı’nda doktora yaptıktan sonra doçentlik için başvuran bir tarihçi(!) üç kez yazdığı eserlerden dönmüştü. YÖK yönetmeliğine göre anabilim dalını “
Genel Türk Tarihi” olarak değiştirip dördüncü kez aynı eserler(!) ile yeniden doçentliğe başvurdu. Araya giren bazı hocaların “
yazıktır, günahtır; çoluk çocuğu var” ricaları ve himmeti ile doçent olabildi. O da şimdi bir profesör...
Tanıdığım bir kişi de 22 sene önce Doktora yapıyordu. Hocası şimdi rahmetli oldu. Ben de o zamanlar bölüm başkanıyım. Hocasını güya çok sayıyor ve seviyordu. Önce doktor oldu, sonra da (makale ve kitap yazmadan, zamanın Dekanının isteği üzerine) “
Yard. Doç.” unvanı verildi. İki yıl sonra “Yard. Doç.”lik uzatması gelince, bir-iki makale ile yeniden Yard. Doç.luğa atandı. Sonra doçent de oldu. Doçent olduktan sonra “
Artık hocama ihtiyacım kalmadı!” deyince hocasının yerine ben yıkıldım, kahroldum. Akademik hayatta doktora yaptıran hoca o kişinin “
Doktora Babası”dır. O lafı söyleyen kişi şimdi “
Profesör” de oldu ama “
akademik terbiye”den yoksun, öylesine yaşıyor işte... Ha, araştırma görevlisi de yetiştiriyor artık...
Birisine de hem Yüksek Lisans hem de Doktora yaptırdım. Benim akademik terbiyeme göre bu kişinin de “
doktora babası”yım. İki defa doçentlik yayınlarından döndü; 60 sayfalık küçük boy üçüncü kitabının 3. sayfasına “
Hocam Prof. Dr. Tuncer Gülensoy’a ithaf ediyorum!” diye yazmış. Arkadaşlarım da onu “
Ne vefalı çocuk” diye (gıyabımda) ödüllendirmişler. “
Doçent” oldu; havasından geçilmiyor. O da üç buçuk sene sonra Profesör unvanlı bir “
bilgin” olacak, ama sanırım “
âlim” olamayacak.
Almanya’da Türkoloji doktora eğitimi görmüş “
havalı” bir adayın doçentlik jürisinde idim. Yayınlarından 3’te 2 (zoraki) geçti ama kollokyumda hiçbir soruya cevap veremediği için dönmüştü. Nasıl olduysa bir yıl sonra doçent oldu. Şimdi o da profesör...
Bugün hayatta olup, hem yetiştirdikleri öğrencileri, hem de yayımladıkları kitap ve makaleleri-bildirileri ile Türkolojinin kalbinde yer alan
Zeynep Korkmaz,
Hasibe Mazıoğlu,
Talat Tekin,
Kemal Eraslan,
Mustafa Canpolat,
Birol Emil,
Ahmet Bican Ercilasun,
Efrasiyap Gemalmaz,
Mertol Tulum,
Saim Sakaoğlu,
Hamza Zülfikar,
İnci Engigün,
Olcay Önertoy,
Semih Tezcan,
Fikret Türkmen,
Dursun Yıldırım,
Umay Türkeş Günay,
Bilge Ercilasun,
Bilge Seyitoğlu,
Cem Dilcin,
Şerif Aktaş,
Osman F. Sertkaya gibi 2., 3. ve 4. nesilden Türkologları saygı ile anıyorum. 5. ve 6. nesilden
Gürer Gülsevin,
Hatice Şahin,
Ayşe İlker,
Zeki Kaymaz,
Ali Berat Alptekin,
Ahmet Buran,
Vahit Türk,
Zikri Turan,
Sema Barutçu Özönder,
Şuayıp Karakaş,
Fatma Özkan,
İsa Özkan,
Nevzat Özkan,
Necati Demir,
İsmet Çetin,
Fatih Kirişçioğlu,
Cengiz Alyılmaz gibi pek çok Türkolog da eser ve yetiştirdikleri öğrencilerle Türkolojinin unutulmazları arasına gireceklerdir.
Yukarıda adlarım verdiğim bilim adamları(âlimler) yıllarını ilime adamış, daha profesör unvanı almadan eserler vermeye başlamışlardır. Yukarıda yazdığım olumsuz sözlerden onları tenzih ederim.
Demek ki âlim olmak ile bilgin ve profesör olmak arasında Kaf Dağı kadar fark var. İlim adamı her şeyden önce “
alçak gönüllü, yeni fikir ve değişimlere açık, tenkide müspet bakan, çok okuyan ve okuduklarını yorumlayarak yazabilen, kıskanç olmayan, her zaman yapıcı” olmalıdır, diye düşünüyorum. Bir de
vefa sözcüğünü gönlünde taşıyabilmelidir.
- Bize zaman ayırdığınız için sizlere çok teşekkür ederiz, Sevgili Hocam…