Katı’ sanatı… Türklerin tarihin en eski devirlerinden bu zamana getirdikleri efsunlu sanatı, yani sanatkârın bin bir türlü kağıdı, derileri kendi hayal alemindeki sırlı dünyalarından aldığı ilham ile şekil be şekil kesip pek nadide eserler meydana getirmesi…
Sabır işi, inatla, büyük emeklerle meydana gelen, hayalin gerçeğe dönüştüğü , olağanüstü bir renk cümbüşü içinde yaşanan bir sanat katı’ sanatı…
Katı’ sanatını tanıtmak amacıyla bu alanın pek kıymetli sanatkârı olan Nimet Kalkanlı ile sohbet etmek istedik.
Hekimoğlu Ali Paşa Külliyesinin kütüphanesinde buluştuk. Burada Gülbün Mesara üstadımızın başkanı olduğu Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver Sanat Atölyesi çalışmalarına devam ediyor.
Nimet Kalkanlı Gülbün Mesara Hocamızın talebesi. Katı’, tezhip ve minyatür alanlarında sevgili Hocamızdan feyz almaya devam ediyor. Katı’ sanatında hakikaten üstün bir sanatkâr olan Nimet Kalkanlı hepsi birer nadide eser olan son çalışmalarını bize gösterdi. Kendisinden çok değerli bilgiler aldık. İşte sorularımız ve cevapları.
S.Ç.: Nimet Hanım, bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Bu efsunlu yolculuk sizin için nasıl başladı , yani katı’ sanatı ile nasıl buluştunuz? Bu vazgeçilmez sizi nasıl yakaladı?
N.K. : Refahiye doğumluyum. Mecidiyeköy Lisesi mezunuyum. Özel bir Türk bankasında ve yabancı bir bankada görev yaptım. İş hayatım döneminde yağlı boya ve cam süslemeciliğiyle ilgilendim.
1999 yılında Bakırköy Kültür ve Sanat Merkezi’ne devam etmeye başladım. Osmanlı dönemine ait motif ve nakış desenlerini ipek üzerine boyayarak hazırladığım koleksiyon MEB İstanbul İl Müdürlüğü’nde sergilendi. Bu çalışmalarımdan sonra kendimi geleneksel sanatlara daha yakın hissettim ve 2004 yılında başladığım İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Anabilim Dalı Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver Nakışhanesi’ nde Gülbün Mesara Hanımefendi ile birlikte çalışma şansına sahip oldum. Tezhiple başladım.
Önceden yaptığım katı’ denemelerim vardı. Bu konuda kendimi geliştirmek ve hocamızın eşsiz bilgilerinden faydalanmak istiyordum. Gülbün Mesara Hocamız katı sanatında da üstattır. Hocamız, tezhip ve minyatürde verdiği desteği katı sanatında da verdi. Bu çok önemli destekle katı’ ağırlıklı çalışmalarıma başladım. Bu arada Şermin Ciddi ile adım attığım minyatüre de devam etmekteyim. 2008 yılından itibaren Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver Sanat Atölyesi olarak faaliyetlerimize devam etmekteyiz.
S.Ç: Hocamız Gülbün Mesara Hanımefendi ile ilgili bilgi alabilir miyiz?
N.K: Atölyemizin başkanı olan Hocamız Gülbün Mesara Hanımefendi Türk süsleme sanatına yıllarını, gönlünü ve emeğini veren nadide bir sanatçıdır, özellikle tezhipte ve Kanuni döneminde yaşayan, o dönemin saray nakışhanesinin sermüzehhibi olan Kararmemi konusunda tam bir uzmandır. Karamemi’nin Muhibbi Divanını süslediği eşsiz tezhiplerini biz Hocamızın eli ve gönlü ile tanıdık. Hatta Türkiye tanıdı. Hocamız Sayın Gülbün Mesara Türk Süsleme Sanatlarında çok güzel araştırmalar yapmış ve makaleleri yayınlanmıştır. Ayrıca Süheyl Hocamızın katı’ konusunda yazdığı kitabı daha da genişleterek “Türk Sanatında İnce Kağıt Oymacılığı (KATI’)” adlıyla sanat camiasına kazandırmıştır. Türk Süsleme Sanatlarının neredeyse her alanında sayısız esere imza atmış, yurt içinde ve dışında çeşitli tezhip ve minyatür sergilerine katılmıştır. Hanımefendiliği ve kişiliği ile örnek bir insan olan hocamız, daima ilham kaynağımızdır. Ufkumuzu genişletip yeni kompozisyonlar oluşturmamıza yardımcı olmak adına, çok zengin olan arşivini daima bizlerle paylaşmaktadır. Kendilerinden öğreneceğim çok daha fazla şeyler olduğuna inanıyor ve çalışma ekibinde olmaktan gurur duyuyorum.
Nimet Kalkanlı, kendi çalışmaları olan Mehmet Selim Divanı sayfa süslemelerinin röprodüksiyonları ile birlikte.
S.Ç.: Eserleriniz bizi büyüledi. Renkleriniz, desenleriniz fevkalade. Çok zor, bir o kadar da sabır isteyen bir sanat vadisinin ustası olmuşsunuz. Ama isterseniz başa dönelim, hiç bilmeyen için soralım: Katı’ ne demektir, katı’ sanatı nedir?
N.K: Hocamızın ifadesi ile söyleyelim. Kat kesme, kesilme demek. Katı’ da kat’ eden, kesen, durduran manasına geliyor. Özetlersek, Katı’, tasarlanan kompozisyonun kağıt, deri gibi malzemenin çok zarif, ince bir şekilde oyularak, kesilerek, başka bir zemine aktarılıp yapıştırılması suretiyle eser olarak meydana getirilmesi sanatıdır. Katta’ kat’ eden sanatkâr demektir. Bu sanatkâr bahse konu ince malzemeleri dantel gibi işler, oya gibi süsler. Kimi zaman öyle fevkalade eserler meydana gelir ki onun oyularak, kesilerek yapıldığını anlamak bile pek zordur.
Konuyu teknik anlamda tarif edersem önce herhangi bir tezyini motif veya yazı örneğinde karar kılıyoruz. Sonra uygun kağıt veya deri tespit etmek gerekiyor. Ardından bu malzemenin kesilmesi ve oyulması safhası başlıyor. Elbette Kesme ve oyma için gerekli olan değişik aletlerimiz var.
Sonra… Demin söylediğim gibi başka bir kağıda veya malzemeye yapıştırma da son fasıl. İşte bu şekilde meydana getirilen eserler katı’ sanatına aittir. Oyulup çıkarılarak başka bir zemine yapıştırılan kısma “erkek oyma”, oyulan kısma ise “dişi oyma” deniliyor. Katta’, yani katı’ sanatkârı dişi ve erkek oymanın her ikisini de duruma göre değişlik kompozisyonlarda değerlendirebilmektedir.
S.Ç: Gelelim bu harika sanat alanındaki eserlerin nasıl yapıldığına. Süreci bize anlatabilir misiniz?
Süreç… Evet, zorlu, bir bakıma sancılı, heyecanlı bir süreç. Önce dış dünyada gördükleriniz veya iç dünyanızda yaşadıklarınız ve yaşattıklarınız ya da her ikisi ilham aleminden kapı açıyor ve sanatkârı zorlamaya başlıyor. O kapıdan gelen ilhamı hisseden sanatkârın gönlü ve beyni sırrı yakalamaya uğraşıyor evvela. İlham anlaşıldıktan ve sanatkâra ait düşünce alanına indikten sonra sırada tasarım var. Yani eserin ilk önemli safhası başlıyor. Öyle ki bu tasarım tamamlanana kadar hep sizinle, uykuda bile onun rüyasını görüyorsunuz. Onun renkleri, çizgileri, ahengi, şiiriyeti öylesine sizinle birlikte ki bazen yanınızda konuşulanları dahi duymuyorsunuz.
Sonra desen faslı geliyor. Yani soyuttan somuta geçiş… Özenle ve ince bir şekilde çizilen desen, orta kalınlıktaki uygun kağıdın tersine geçiriliyor. İnce uçlu keskin bir aletle, çizilen yerlerden dikkatlice kesiliyor. Simetrik motifli desenlerde kağıt ikiye katlanıyor. Desenin yarısı kağıdın tersine geçiriliyor, çift kat olarak oyma işlemi yapılıyor.
Oyularak elde edilen desen, başka bir zemine yapıştırılıyor. Yapıştırmada nişasta muhallebisi kullanılıyor. Şap ile pişirilen muhallebi, amacına göre farklı kıvamlarda hazırlanıyor. Yapıştırma işlemi de ayrı bir özen gerektirmektedir. Bu sırada ortam serin, güneşsiz ve rüzgarsız olmalı. Muhallebi oymanın tersine değil, yapıştırılacak olan zeminin belirlenen bölgesine ince bir şekilde sürülüyor. Kurumadan, hazırlanan oyma dikkatli bir şekilde yerleştiriliyor. Üzerine kaba bir kağıt örtülüp hafifçe sıvazlanarak muhallebinin fazlası alınıyor. Bu işlem temiz kağıtlarla birkaç kez tekrarlanıyor ve gölgede kurumaya bırakılıyor. Yapıştırma işlemi usulüne uygun yapılmadığı takdirde hazırlanan oyma maalesef ziyan olabilir.
Yukarıda da değindiğim gibi kesme ve oyma ustalıkla yapıldığı taktirde hem erkek hem dişi hatasız çıkmakta ve gereğinde karşılıklı sayfalara uygulanabilmektedir. Süheyl Ünver Hocamızın böyle pek güzel eserleri bulunmaktadır.
S.Ç: Ne tür kağıtlar kullanıyorsunuz? Ebrulardan faydalanıyor musunuz? Deri oymayı denediniz mi?
N.K: Katı’da el yapımı orijinal kağıtlar, aharlı kağıtlar, ebru ve kendi boyadığım kağıtları kullanıyorum. Yapılması düşünülen kompozisyona uygun ebrularla doyumsuz güzellikte sonuçlar alınıyor.
Evet, deri oyma denemem oldu. Cilt kapağı için hazırladığım salbekli şemse ve köşebentlerini deriden oydum. Tıraşlanarak kağıt inceliğine getirilen deriyi koparmadan oymak oldukça zor. Desen çizgisini, noktalar halinde ilerleyerek kesmek bir hayli dikkat ve özen gerektiriyor.
S.Ç: Sevgili Nimet Hanım, bize biraz da Katı’ Sanatının tarihinden de söz eder miydiniz?
N.K: Katı’ sanatının en eski örneklerine XV ve XVI. Yüz yıllarda Herat’ta yaşamış olan ustaların eserlerinde rastlanmaktadır. İslam aleminde ise XV.. Yüz yılda uygulanmaya başlanmıştır.
Bu sanatın XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlılar tarafından pek beğenildiğini, Kanuni döneminde çok önemli bir sanat kolu olarak kabul gördüğünü tarihi kaynaklardan anlıyoruz. Pek çok el yazması nadide eserlerin süslenmesinde tezhip sanatından sonra katı’ sanatı kullanılmıştır. Osmanlı yazarlarından tarihçi Gelibolu’lu Mustafa Ali “Menakıb-ı Hünerveran” adlı eserinde, en eski ve en büyük sanatçının Herat’ta yetişen ve orada üne kavuşan Abdullah Kaat’ı olduğunu belirtir. Üstadın sanat kudretini en güzel şekilde ortaya koyan ince oyma yazıları ile oyma tabiat ve hayvan tasvirleri, TSM Kütüphanesi’ndeki Fatih Albümü’nde bulunmaktadır. Aynı eserde bahsedilen diğer ustalar Abdullah Kaat’ı’nın oğlu Şeyh Muhammed Dost Kaat’ı, Seng-i Ali Bedahşi, Mevlâna Muhammed Bâkır ve Mevlâna Nâdir’dir. Bu sanatkârlara ait bazı eserler de TSM Kütüphanesi’nde yer almaktadır.
Gelelim Katı’ sanatının sonraki tarihi serüvenine: Bu sanat XVII. yüzyılda da revaçtadır tarihi verilere göre. Özellikle çiçek türündeki eserlerde canlılık ve rağbet söz konusu. Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver ve Sayın Gülbün Mesara’nın yayınlanmış eserlerinden anlıyoruz ki Osmanlı katı’ sanatkârları minyatürden tezhibe, hüsn-i hat’ta kadar bütün sanat kollarında katı’ sanatını uygulamışlardır. Neredeyse bütün motifler ve tarzlar bu eserlerde dile gelmiştir.
Öte yandan XVII. yüz yılda Osmanlı’ya gelen Batılı seyyahlar bu sanatın güzelliğine elbette ilgisiz kalmamışlar, bu nefis sanat alanında yapılan kimi eserleri Avrupa’ya götürmüşlerdir. Bunun sonucunda XVII, XVIII. yüzyıllarda Avrupalılar bizim bu harika sanatımıza büyük değer vermişlerdir. Böylece Avrupa’da da katı’ sanatı yapılmaya ve kendilerine has eserler meydana gelmeye başlamıştır.
Osmanlı’nın gerilemesiyle bu sanat da unutulmaya başlamıştır. Ne hazindir ki XIX. yüz yılda bu alanda hiçbir ciddi eser görülmemektedir. Ama bu gün yeniden yeşermeye başlayan bu sanatın gün yüzüne çıkmasında Süheyl Ünver Hocamızın çok büyük emekleri vardır. Süheyl Ünver Hoca tezhipte, minyatürde ve diğer Osmanlı sanatlarında olduğu gibi bu konuda da sönen ateşi yakmış, başta Gülbün Mesara Hanımefendi olmak üzere bütün öğrencilerinin eline birer sanat çerağı vermiştir.
S.Ç. Bu vadinin ünlü sanatkârları kimlerdir? Dönemleriyle birlikte bilinen eserlerinden kısaca söz eder misiniz?
N.K: Katı’ sanatındaki sanatkârlardan ve eserlerinden kısaca bahsedecek olursak, 16. Yüz yılda Benli Ali Çelebi’nin “Kırk Hadis”i, Efşancı Mehmet’in “Şah Mahmud Nişâpurî Albümü”, Mehmet bin Gazanfer’in “Guy ve Çevgan”ını söyleyebiliriz.
XVII yüz yılda yaşamış Bursa’lı Mevlevî Fahri Dede’nin, yurt içi ve yurtdışı koleksiyonlarda ve TSM Kütüphanesi’nde oyma eserleri mevcuttur. Ayrıca Mahmud El Gaznevî’nin cildinden süslemesine, tamamen kendisinin hazırladığı “Tuhfe-i Gaznevî” adlı albüm, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde yer almaktadır.
XVII yüz yıl sanatçılarından Derviş Hasan Eyyubî, Halazâde Mehmed, Cambazzâde Osman ve XIX yüz yıldan Vahdetî, Mehmed Rıfat, Süleyman ve Osman Rıfkı’ya ait eserler muhtelif müze ve kütüphanelerde muhafaza edilmektedir.
Bu vesileyle adlarını yeniden andığımız ustaları ve eserlerinin altına imza atmama tevazuunu gösterdiklerinden dolayı isimlerini bilemediğimiz üstatları saygıyla yad edelim.
S.Ç: Katı’ tarihinde iz bırakmış birkaç örnek daha verebilir misiniz, özellikle yurt dışı ve yurt içi eserlerden?
N.K: Elbette. İlk ikisi yurt dışından olsun isterseniz. XVII. yüz yılda İstanbul’a gelen batılı seyyahlar buradan satın aldıkları, çarşı ressamlarına ve oymacılarına yaptırdıkları eserleri ülkelerine götürerek albüm haline getirmişlerdir. Bunlardan bir tanesi British Museum’daki içinde 129 adet oyma bulunan “Mundy Albümü”’dür. 53 adet oymadan oluşan bir diğer eser ise Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan “Kıyafet Albümü” dür. Yine British Library’de bulunan 18.yy’a ait Türk Şiir Antolojisi kitabındaki dört adet vazolu buket katı’ klasiklerindendir.
Ayrıca Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde nadide eserler listesinde yer alan 1700 tarihli Mehmet Selim Divanı’nın ilk üç sayfasını süsleyen katı’ vazolu buketler ve Konya Mevlana Müzesi’nde bulunan iki adet katı’ buket en güzel örneklerdendir.
S.Ç: Hüsn-i Hat ile ilgili Kat’ı misallerinden de söz edelim mi?
N.K: İlk bakıldığında kamış kalemle yazılmış hissini veren oyma yazılar, ince kağıt oymacılığının en eşsiz örneklerini teşkil eder. Daha önce de isimlerinden söz ettiğimiz “Guy ve Çevgan” ,“Kırk Hadis” ve Bursalı Fahri Dede’nin oymaları Hüsn-i Hat’ın önemli eserlerindendir.
Ayrıca Süheyl Ünver tarafından oyma olarak yapılan “Aşk-ı Mevlâna ile hayretzede, Mevlevi Seyyit Hasan Leylek Dede” istifi klasikleşmiş katı’ eserlerdendir.
S.Ç: Bu sanat dalının günümüze kadar gelebilmesi… Bu konuyu biraz daha açalım mı?
N.K: Yukarıda bir nebze bahsetmek istediğim gibi, Osmanlı’nın başı sıkıntılara girince her alanda duraklama, ardından gerileme başlıyor. XVIII. yüz yılın ikinci yarısından itibaren diğer kitap sanatlarıyla birlikte katı’ sanatı da gerilemeye başlıyor ve XIX. yüz yılda iyice yok olmaya yüz tutuyor. Süheyl Ünver Hocamız, çok etkilendiği katı’ sanatının yeniden canlanması için büyük çaba sarf etmiştir. Bu konuda yurt içinde ve yurtdışında araştırmalar yapmıştır. Sayısız doküman toplamış, makaleler yazmıştır. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde kurucusu olduğu Tıp Tarihi Ve Deontoloji Anabilim Dalı’nda talebeleri Meliha Altay, Azade Akar ve Gülbün Mesara ile birlikte gerçekleştirdikleri çalışmalar sonucunda eserler meydana getirerek katı’ sanatının yeniden canlanmasına büyük katkıda bulunmuşlardır. Süheyl Ünver sayesinde hak ettiği değere tekrar kavuşan katı’ sanatı günümüzde oldukça ilgi görmekte ve bu konuda başarılı çalışmalar yapılmaktadır.
S.Ç. Bu alanda tercih ettiğiniz belli bir konu veya alan var mı? Mesela bu sanat ile minyatür yapılabilir mi?
N.K.: Katı’ sanatına uygun her konuda zevkle çalışıyorum, ayrım yapmak çok zor. Her birinin kendine has farklı güzelliği var çünkü. Minyatür kuralları çerçevesinde tabi ki bir bahçe veya doğa kompozisyonu yapılabilir. Nitekim bu konuda çok eskilerden bu tarafa pek güzel eserler meydana getirmiştir eski üstatlar. Bir misal verelim: Şah Mahmut Nişaburi albümünde pek güzel çiçeklerle süslü bahçe manzarası vardır. Bu eser halen İstanbul Üniversitesi Kütüphanesindedir.
S.Ç.: Sevgili Nimet Hanım, biraz da sergilerden bahsedelim mi? Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver Sanat Atölyesinin güzide bir elemanısınız. Atölye olarak hangi sergileri açtınız? Bildiğim kadarıyla sergiler çok güzel kitaplar oldu, biraz da bunlardan bahseder misiniz?
N.K.: Atölye olarak aldığımız teklifler üzerine bir çok sergi açtık. Hepsine de ayrı bir heyecan ve coşku ile hazırlanıldı. Amacımız, tarihi zenginliklerimizi gözler önüne sermek ve kaybolmaya yüz tutmuş ve yitirilmekte olan bezemeleri kayıt altına almak. Bu çalışmaların kitap olarak basılması, böylece kültür ve sanat hayatına kazandırılması sevindirici.
Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver Nakışhanesi yorumuyla 2005 yılında İzmir’de “Ege Yöresinin Mimari Osmanlı Taşları”, 2006 yılında Kayseri’de “Kayseri ve Anadolu Selçuklu Tezyinatından Örnekler”, 2007 yılında Amasya’da “Amasya Selçuklu-Osmanlı Mimarisi ve Bezemeleri”, 2008’de Konya’da “Konya Selçuklu ve Osmanlı Mimari Bezemeleri” sergileri kitap olarak basılmıştır. Ayrıca 2008 yılında Edirne Sultan II. Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi’nde ve yine aynı yıl İstanbul CRR Uluslararası El Yazmaları Sempozyumu’nda karma sergilere katıldık.
Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver Sanat Atölyesi olarak, 2010 yılında Mardin’de “Mardin Mimari Anıtlarından Tezyini Yorumlar”, İstanbul Divan Edebiyatı Vakfı’nda “Şiirin Sultanları” ve yine İstanbul Ali Emirî Kültür Merkezi’nde “Bugünün Ustaları” sergilerini açtık. 2011’de ise Kocaeli’nde “Hüsn-i Hat, Tezhip, Minyatür, Ebru, Çini, Naht ve Katı’ sergisine katıldık.
S.Ç.: Katı’ sanatı masraflı mı? Öğrenmek isteyenlere ne tavsiye edersiniz?
N.K: Çok masraflı olduğu söylenemez fakat zengin bir ebru ve kağıt arşivi gerektiriyor. Tezhip öğrenildikten sonra katı’ çalışılmasını öneririm.
S.Ç.: Bu sanattaki idealiniz, neler yapmayı düşünüyorsunuz?
N.K.: Yıllardır katı’ sanatının içinde olmama rağmen, daha yapılacak çok şeyler olduğuna inanıyorum. Yeni projelerim de var tabi ki, bunları zamana yayarak gerçekleştirip koleksiyonumu daha da zenginleştirmeyi hedefliyorum. İdealim, kağıda yeniden can verme olarak tanımladığım bu sanat dalında iz bırakabilmek.
Bu sohbette biz Sayın Nimet Kalkanlı’ya bir soru daha sorduk. Ancak sorumuzu edebinden dolayı cevaplamaktan çekindi. Ama biz hem soruyu, hem de cevabı anlatmak isteriz.
Mevlana’nın olgun başak tarifi nasıldır bilirsiniz. Olgun başağın boynu yere eğiktir. Yani, kişi ne denli insan-ı kamil seviyesine yanaşmışsa o denli mütevazi olur, övünmekten kaçınır. Sanatta da bu muhteşem kural geçerlidir. Sayın Nimet Kalkanlı da işte tam da bu noktada sessiz kalmaya karar kıldı. Ama bize anlatmaktan niçin çekindiği tahmin ettiğiniz o hatırayı - onun affına sığınıp- anlatacağız.
Sorumuz : “ Sanatkârı olduğunuz bu dalda unutamadığınız hatıranız…” idi. Çekindi Sayın Nimet Kalkanlı. Ama sorumuzun cevabını, yani andıkça hep çok mutlu olacağı o hatırasını biz biliyorduk ve hatırası şuydu:
Nimet Kalkanlı nefis bir tezhip örneğini günlerce, gecelerce, büyük bir aşkla, ince ince çalışıp harika bir katı’ eseri meydana getirmişti. Gülbün Mesara Hocamız bu nefis çalışmayı görünce Nimet Hanım’a şöyle demişti:
“-Üstat Süheyl Ünver bu çalışmanızı görseydi altına zevkle kendi imzasını atardı!”
Edebi, tevazuu, ve sohbeti için Sayın Nimet Kalkanlı’ya çok teşekkür ediyor, kendinden daha nice güzeller güzeli eserler bekliyoruz İnşAllah.